Bay Trump’ın muhtemel başkanlığının nedenleri

İddia sitelerinde Clinton’ın adaylığı 2’ye 5 verilirken; Trump’ın oranı 21’e 10. Özetle uzmanlar ve işin meraklıları ABD Başkanlığı’nı şimdiden Clinton’a münasip görmüşler. Bu işin beşiği olan İngiltere’de bile referandumların ve seçimlerin sonuçlarının anketler yoluyla tahmin edilememesi de bunu gösteriyor. Bu nedenle, Trump’ın yönetebileceği bir dünyaya hazır olmakta yarar var.

Bundan bir yıl önce, 16 Haziran 2015’te aday adaylığını açıkladığında, aklı başında hiç kimse emlak kralı, dolar milyarderi Donald Trump’ın 2016 Başkanlık Seçimleri’nde köklü Cumhuriyetçi Parti’nin adayı olabileceğine ihtimal vermiyordu. Aday adaylığını açıkladığında muteber adaylardan Jeb Bush’un destek oranı %17 iken; Trump’ı destekleyenlerin oranı sadece %12 idi. Amerikan seçimlerini takip edenlerin çok itibar ettiği Nate Silver (www.fivethirtyeight.com) Trump’ın Cumhuriyetçi Parti adaylığını kazanma olasılığını %2 olarak hesaplamıştı. Her ne kadar Mayıs ayında hatasını kabul etmiş olsa da, Silver’ın Trump’ı küçümseyenler arasında tek başına olmadığını hatırlatalım, çok sayıda uzman Trump’ın “önlenemez yükselişini” öngöremediği gibi, böyle bir olasılığı reddetmişti.

Henüz Ağustos ayındayız, Trump’ın adaylığının onaylandığı Cumhuriyetçi Parti genel kurulu yeni tamamlandı. Muhtemelen Eylül ayıyla birlikte kampanyalar hızlanacak ve Kasım 2016’da yapılacak seçimle dünyanın en güçlü insanı koltuğuna Clinton’ın mı, Trump’ın mı oturacağı belli olacak. En son anketler Clinton’ın oy oranını %49–43, Trump’ın oy oranıysa %45–41 aralığında öngörüyorlar. İstatistiki hata payları da göz önünde tutulursa, şu anda yarışta burun farkıyla Clinton’ın önde olduğunu söyleyebiliriz. Nate Silver’ın karmaşık istatistiksel hesapları Clinton’ın seçimi kazanma olasılığını %61 olarak tahmin ediyor. İddia sitelerinde Clinton’ın adaylığı 2’ye 5 verirken; Trump’ın oranı 21’e 10. Özetle uzmanlar ve işin meraklıları ABD Başkanlığı’nı şimdiden Clinton’a münasip görmüşler.

Eğer hayat istatistiklerle öngörülecek kadar basit olsa bu gerçeği kabul ederdik. Oysa istatistikler olasılıkları anlamak için çok işe yarasalar da, geleceği öngörmek konusunda çok başarılı değiller. Son dönemde kamuoyu araştırmacılarının yüzlerinin kara çıkmasının en önemli nedenlerinden biri de, bu tür araştırmaların sınırlılığı. Kimlerin oy kullanmaya gitmeyeceğini bilmediğinizden başlayarak, insanların anketörlere yalan söyleme konusundaki doğal eğilimlerine kadar her şey düzgün bir seçim sonucu tahmini yapmayı engelliyor. Bu işin beşiği olan İngiltere’de bile referandumların ve seçimlerin sonuçlarının anketler yoluyla tahmin edilememesi de bunu gösteriyor. Bu nedenle, Trump’ın yönetebileceği bir dünyaya hazır olmakta yarar var.

Amerikan başkanlık seçimlerinin en önemli özelliklerinden biri, çok fazla para harcanan, tabir yerindeyse kaba güç uygulanan seçimler olması. 2012 yılında harcanan toplam para 2 milyar dolar, her iki aday da eşit miktarda para harcamışlar. 2008’de Obama 800 milyon dolara yakın harcama yaparken, McCain’in mütevazi kampanyasında 350 milyon dolar harcanmış. 2016 kampanyasının toplam 3 ile 6 milyar dolar arasında bir hacme ulaşması bekleniyor, bunun büyük kısmının televizyon reklamlarına gideceği öngörülüyor.

Bu kadar büyük reklam harcamasını adaylar ceplerinden karşılamıyorlar elbette. 2012 kampanyasına bakacak olursak Obama 800 milyon doları doğrudan bağışlarla karşılarken, parti merkezi 300 milyon dolar, büyük bağışçılar da 75 milyon dolar harcamış. Romney de 467 milyon doları kendisi toplamış, parti merkezi 370 milyon dolar, büyük bağışçılar da 150 milyon dolar bulmuşlar. Şu ana kadar Clinton’un topladığı bağış 560 milyon dolarken, Trump’ın payına 261 milyon dolar düşmüş. Adaylığın kesişmesiyle Trump’ın da bağış toplama hızının artacağı söylenebilir, dolayısıyla 2016 Kasım ayına kadar adaylar arasında çok büyük bir fark olmayacak kaynaklar açısından.

Peki, anketlere göre sonuçlar bu kadar başa baş iken, bu kadar para toplamaya ve reklam kampanyalarına harcamaya gerek var mı? Konunun uzmanları bu kadar para harcamanın mantıklı olmadığını düşünüyorlar. Tabii ki özellikle televizyon reklamlarının erişimi çok fazla ama seçmenlerin oyunu değiştirme konusundaki etkisi bilinmiyor ve sınırlı olduğunu düşünenlerin sayısı da az değil. Yapılan araştırmalar seçmenlerin büyük kısmının şimdiden karar verdiğini ve özellikle başkanlık seçiminde seçmenlere fikir değiştirtmenin zor olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla bu kadar büyük reklam harcaması karar değiştirmesi muhtemel ya da henüz karar vermemiş çok az sayıda seçmen için yapılıyor. Tabii bu seçmenleri ikna etmeyi başarabilenin Amerikan Başkanlığı koltuğuna oturacak olması, her türlü reklam harcamasını meşrulaştırıyor.

Televizyon reklamlarıyla bütün seçmenlere mesaj verip oy değiştirecek yüzde 5’lik seçkin kitleye ulaşmaya çalışmanın mantıksız olduğunu herkes görüyor tabii ki. Son seçim kampanyalarında “mikro hedefleme” adı verilen yöntemler tercih ediliyor. Bu yöntemde ABD’de yaygın olarak bulunan veri tabanları kullanılarak seçmenlerin oy verme eğilimleri hesaplanıyor ve kampanyalar bu hedeflenen seçmenlere yöneltiliyor, deyim yerindeyse şahsa özel seçim kampanyası yapılıyor. Her ne kadar bu yöntemin çok başarılı olduğu ve hatta 2012 seçimlerini Obama’nın bu araçla kazandığı iddia edilse de; herkesi buna ikna etmek çok kolay değil, geleneksel yöntemler daha fazla tercih ediliyor.

Önümüzdeki üç aya gelince… Sadece aday profillerine bakılsa, Clinton’ın açık farkla daha “iyi” bir aday olduğunu söyleyebiliriz. Yakın zamanda tamamlanan bir araştırma, sayılan 9 kişilik özelliğinin sadece birinde, “aşırı uç” olma konusunda Trump’ın daha yüksek bir oranda belirtildiğini gösteriyor. Trump destekçilerinin adaylarında en fazla buldukları erdem ”kuvvetli inançları olması”, o da sadece %43 oranında belirtilmiş. Oysa Clinton taraftarları adaylarını çok daha değerli buluyorlar. Başka bir deyişle, ürünün içeriği açısından Trump dezavantajlı. Öte yandan aynı araştırmaya göre, Trump taraftarları adaylarının yönetiminde ABD’nin çok daha iyi bir ülke olacağına daha fazla inanıyorlar; yani Trump destekçilerini daha fazla ikna etmiş durumda.

İlk bakışta çelişkili gibi gözüken bu durumu da Trump’ın medya kullanımındaki başarısı ile açıklıyorlar. Trump reklam satın almaya daha az para harcasa da; haber bültenlerinde daha fazla yer alıyor, yani mecra kullanımını bedavaya getiriyor. Üstelik ne zaman haber olsa, çok kuvvetli ve basit bir mesaj ile yer alıyor. Dolayısıyla parayla satın alınan sayılı saniyede çok sayıda mesajı vermeye uğraşan Clinton’a kıyasla; basit mesajları hemen her televizyon kanalında bedava tekrarlanan Trump çok daha etkili olabiliyor. Seçim sürecinde de bunun azalacağını değil, artacağını düşünmeliyiz.

İleride 2016 seçim kampanyasını inceleyen tarihçiler “kaliteli ve karmaşık” bir ürünün, “basit ama kolay iletişim kuran” başka bir ürüne yenildiğini düşünebilirler. O zaman da vasata doğru hızlı bir yarışı da başlatmış olurlar.

Yapılan araştırmalar seçmenlerin büyük kısmının şimdiden karar verdiğini ve özellikle başkanlık seçiminde seçmenlere fikir değiştirtmenin zor olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla bu kadar büyük reklam harcaması karar değiştirmesi muhtemel ya da henüz karar vermemiş çok az sayıda seçmen için yapılıyor.


Originally published at thebrandage.com on August 30, 2016.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.