Günümüz şarkılarının büyücülerine: Siyasal iletişimde masallar ne işe yarar?

Bir gün bir ülkede yaşayanların hepsi, badem bıyıklı bir adamın esiri olmuşlar. Badem bıyıklı adam insanları kapının önünde bekleyen canavarlarla korkutuyormuş.

Siyaset, dünyayı değiştirmek gibi ulvi bir amaçla da yapılsa ya da sadece iktidarın nimetlerinden istifade etmek için yollara dökülmüş olsanız da seçmenlerin takdirini kazanmak için eninde sonunda bir masal anlatmak zorundasınız. Üstelik masalınız iyi de olmalı, çünkü kalitesiz masallara seçmenin karnı tok.

Söz konusu iletişim olduğunda, her iletişimci derdini anlatmak için kendisine iyi bir masal bulmak zorunda. Öykü, çerçeve ya da masal adını verebilirsiniz, ne iletmek istiyorsanız; onu bir bağlamın içinde iletebilirseniz başarılı olabiliyorsunuz.

İnsanların masal duymayı sevdiklerinden değil, masalların aslında çok değerli bir işlevi olmasından. Masallar geleceği kestirmemizi sağlayan akıl araçları, biz de iyi birer masal dinleyicileriyiz. Çocukken dinlediğimiz peri masalları bize henüz karşılaşmadığımız sosyal dünyanın nasıl işlediği hakkında bir fikir verir. “İyi”, “doğru”, “çirkin” ve “yanlış” gibi kavramları iletmek için en iyi araçlar, Ezop’un, Grimm’lerin, Lafontaine’in ya da Dedem Korkut’un masalları. O yüzden de bütün dünya çocuklarının dinlediği masallar bir yerde birbiriyle aynı.

Yaşımız büyüdükçe ve gerçek hayatla karşılaştıkça, masallar işlevlerini yitirmiyor; bilakis çok daha işlevsel hale geliyorlar. Sadece artık onlara masal demiyoruz ve “bir varmış bir yokmuş” diye başlamıyorlar. Anlattığımız masallar, eylemlerimizin muhtemel sonuçlarını gözümüzde canlandırmamızı ve “ölümcül” hatalardan kaçınmamızı sağlıyor. Tabii ki kimse büyükannesinin kılığına girmiş bir kurtla karşılaşmaz, ama bir arkadaşımızın öyküleştirerek anlattığı deneyiminden kolaylıkla ders alabiliriz: “ben bir gün….” Tabii ki hiçbir şey doğrudan deneyimin yerini tutmaz ama bedelini ödemeden deneyim kazanmak çok karlı olabilir.

Masallar/öyküler anlatarak binlerce grafik, rakam ya da hesapla iletemediğimiz bilgileri çabucak iletebiliriz. O kadar çok bilgiyle karşı karşıyayız ve o kadar çok bilgiye açız ki; masallar işimize yarayacakmış gibi gözüken bilgileri kolayca iletmeye yarayabilir. Ekonomi sayfalarındaki grafiklerle “Ayşe Teyze”yi karşılaştırın, hangisi daha ikna edici?

Üstelik masalları anlattıkça, karşımızdakiyle duygudaşlık kurma şansımız artıyor. Detaylı bilimsel çalışmalar gösteriyor ki masalları/öyküleri dinledikçe, kahramanla özdeşleşip onunla aynı şeyleri hissediyoruz. Onun bakış açısını benimsiyoruz ve onun hakkında empati kurabiliyoruz. Bu kalabalık dünyada hem dinleyen, hem anlatan için ne büyük lüks. Masalın burada saydığımız ya da sayamadığımız bütün bu işlevleri, neden masal anlatmayı/dinlemeyi sevdiğimizi açıkça gösteriyor.

Ayrıca neden iyi masalları olan siyasetçileri daha çok sevdiğimizi. Aslında kötü bir masalcı olan iyi bir siyasetçi var mı bilmiyorum.

Ders kitaplarına baksanız, seçmenler siyasetçileri akıl yoluyla tartar; vaatlerine bakar, hangisi işlerine daha fazla gelirse onu tercih ederler. O yüzden bazı siyasal danışmanlar da “şu kadar emekli var, onların işine gelen bir şey vaat edersek, kaparız oyları” diye düşünüyorlar. Çok kısa zamanda da kapamadıklarını öğreniyorlar.

Bebeğin içine doğduğu dünyanın karmaşıklığı, bir seçmenin karar verirken göz önünde tutması gereken etkenlerle kıyaslandığında çocuk oyuncağı sayılır. “Buna değil de ona oy versem, ne kadar para cebime girer”, “bu vaadi çok sevdim, ama sözünü tutar mı, tutsa da işime yarar mı” ya da “daha önce hiç iktidara gelmedi ki, söz verdiklerini yapacağını nereden bileyim”. İşte bu sorulara teker teker yanıt aramanın külfetini düşündüğünüzde, neden masalları dinlemenin daha iktisatlı olduğunu görürsünüz.

AbeLincoln’ün masalı ne? “Bir gün, bir ülke; bir meseleden dolayı ikiye bölünmüş. Sakallı bir kahraman o ülkeyi bir arada tutmaya yemin etmişmiş”. Robert Kennedy’nin öyküsü daha mı farklı? “Kahramanımız kötüler tarafından öldürülen kardeşinin yarıda bıraktıklarını tamamlamaya yemin etmiş”. Obama ulusuna umut vadeden ve “Yapabiliriz/YesWe Can” diyen kahraman değil mi? Hem de ne şartlarda yetişmiş bir kahraman. Baba “Afrikalı bir doktor”, anne “beyaz bir solcu”, vesaire vesaire.

Bütün masalların kahramanları iyi değil tabii ki. “Bir gün bir ülkede yaşayanların hepsi, badem bıyıklı bir adamın esiri olmuşlar. Badem bıyıklı adam insanları kapının önünde bekleyen canavarlarla korkutuyormuş”. Ya da “ülkenin biri çok fakirmiş, çünkü o ülkede halkın kanını emen bir canavar varmış, kahramanımız onunla savaşmaya karar vermiş”. Masalın burasında, her ülkeye uygun bir canavar ismi vermemiz mümkün.

Bizim masallarımız neler? Hemen hepimizin benimsediği ve inandığı bir masal mutlaka bulunur. “Ülkenin her tarafına refah götüren ama kötülerin öldürdüğü” Menderes, “Barajlar Kralı” Demirel; “Ülkeyi dışa açan” Özal, “Mücahit” Erbakan; soldan gidersek “Savaş Kahramanı” İnönü, “Kıbrıs Fatihi, Karaoğlan” Ecevit. Aslında ne kadar farklı ve ne kadar aynı değil mi?

Öte yandan siyaset sahnesi herhangi bir masalı ya da öyküsü olmayan onlarca siyasal aktörle dolu. Bir rüzgârın önüne kapılmış gidiyorlar ve Ortega y Gasset’nin de buyurduğu üzere “dalgaların arasında savrulan bir ceviz kabuğundan” farkları yok.

Farkı, bir masalın kahramanı olmaya adanmak yaratıyor sanırım. Siz ya da lideriniz kendisini bir masala adamışsa; onun masalını anlatmak çok daha kolay, onun masalı çok daha ikna edici.

Eğer bir masalınız yoksa değme şarkıların büyücüsü gelse; bir işe yaramaz.


Originally published at thebrandage.com on October 22, 2015.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.