-1-

Gözlerimi açıyorum.
Bilincimin yerine gelmesi bir kaç saniyeyi alıyor. Arabanın ön kısmından çıkan dumanları görüyorum.
Ayak parmaklarımı ve diğer eklemlerini oynatarak her şeyin sağlam olup olmadığını kontrol ediyorum.
Yoldan geçmeye devam eden arabaların farları arabamın içini aydınlatmasıyla kendime dikiz aynasında bir bakıyorum. Yüzümdeki kanı siliyorum. Biraz hırpalanmışım ama hayattayım.
Çok vaktim yok…
Kapıyı zorla ittirerek kendimi arabanın dışına atıyorum. Taş ve toprağa bulaşmış karın içinde emekleyerek ağaçların arasına giriyorum. Dikkat çekmemem lazım. Ayağa kalkıyorum ve arkamı dönüp ağaca yığılmış eski Ford’uma son bir kez bakıyorum.
Elim paltomun cebine gidiyor ve tabancamı kavrıyorum. Şarjöründe kalmış 3 kurşun geceyi atlatmama yetecek mi bilmiyorum.
Her geçen arabada kalp atışlarım hızlanıyor.
Havanın soğukluğunu yüzümde hissetmeye başlamam hareket etmem gerektiğini hatırlatıyor. Birikmiş karın içinde adım atmayı deniyorum. Sağ ayak bileğime ani bir sancı giriyor.
Düşüyorum.
İlerde tren istasyonunun ışıklarını görüyorum ve dişlerimi sıkarak tekrar ayağa kalkıyorum.
Durursan ölürsün. Kendime o seçeneği sunmuyorum. Hayır, daha değil, en azından bugün burada değil. Köpeklerin bile sıçmaya tiksineceği bir yol kenarında ölmeyeceğim.
Önüme düşen gölgemle yanaşan bir arabanın farlarını farkediyorum. İşte ayak bileğimin sancısına katlanmamı sağlayacak doğru motivasyon. Kalkıyorum ve derin karın içinde sekerek koşmaya en yakın olabilecek şekilde hareket ediyorum.
Arkamdan geliyor. Hissedebiliyorum. Daha önce hiç bu kadar yakın olmamıştık. Bugünkü dikkatsizliklerimin bedelini ödüyorum. Suçluluk duygusunun beni kontrol etmesine izin verdim.
Kalbimi boğazımda hissediyorum. Ağzım kuruyor ve soğuk havanın içimde izlediği yolu hissediyorum. Hızlanmak için raylara iniyorum ve ilerde trenin ışığını görebiliyorum. İstasyona yaklaşıyor. Kornasını çalmasıyla arkamda bir patlama duyuyorum ve kendimi yere atıyorum.
Iskaladı.
Kurşunun nereye isabet ettiğini göremedim ama omur ilikten hareket edip silahımı ara sıra araba farlarıyla aydınlanan, karanlığa doğrultuyorum.
Tüm varlığım sıkıca kavradığım Smith & Wesson’umun kabzasında nabzımla birlikte atıyor. Derin nefesler alıyorum. Ellerimin titremesini kontrol etmeye çalışıyorum. Onu koruyamadığım gibi kendimi de kurtaramama korkusunun damarlarımda yayıldığını hissediyorum. Belki de kurtulmayı hakketmiyorum.
Trenin fren sesleri yükseliyor, kendimi iç güdülerimin kontrolüne terk ediyorum ve üç şansımdan birini karanlığa doğru sıkarak kullanıyorum.
Kalk şimdi. Son kalmış gücümle trene doğru ilerliyorum.
İstasyonun ışıklarına yaklaştıkça içimi altyapısız bir rahatlık kaplıyor.
Beni peronlardan ayıran kısa duvarın üstünden atlıyorum ve trenin kapıları kapanmadan hemen önce kendimi içeri atıyorum. İçimdeki korku azalıyor. Kalp atışlarım yavaşlıyor. Gözlerim geldiğim yola dönüyor. Orada olduğunu biliyorum. Çık karanlıktan. Evet. Bir adımla aydınlığa çıkıyor. Sis yüzünü netleştirmeme engel olsa da o nefret dolu gözleri içimde hissedebiliyorum. Cebinden bir sigara çıkarıyor ve yakıyor. Sakin duruşu rahatlığımın altyapısızlığını onaylıyor. Tren hareket etmeye başlıyor ama bakışlarımızı birbirimizden ayırmıyoruz.
Sisin içinde kaybolmasıyla kendimi trenin pis koltuklarına bırakıyorum.
Neden ben, neden şimdi… Bu sorulara vakit ayıracak gücüm kalmadı. Gece uzun ve kaçacak yerim yok.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.