Bunu İngilizce yazabiliyor olmayı dilerdim, ama ben hangi dilde konuşursam konuşayım hislerim hep Türkçe olduğundan Türkçe yazıcam. Zaten eleştireceklerimin anlamasını beklemiyorum, o yüzden hiç zahmete girmeyeceğim.

Canımı sıkan bir mevzu var, canımı sıkmaktan da ötesini yapıyor hatta israf. Bilhassa yemek israfı. Öğle yemeği ofisimize catering (bunun Türkçesi yok, ne komik!) firmasından geliyor, bazen bitiyor, bazen delicesine kalıyor. Malum, Danimarka’dayız, bol bol domuz, lahana ve arada bir abuk subuk balık türevleri yiyoruz. Geldiğim ilk günden beri kalan yiyeceklerin direkt çöpe gittiğini görünce alabildiğim kadarını alıp onları “dönüştürmeye”, yetemeyeceğim zaman insanları da benimle birlikte almaya teşvik etmeye çalışıyorum. Her gün çıkış vaktine doğru yemeklerin olduğu köşenin başına geçip geleni gideni “Bütün yumuşaklığıyla sizi bekleyen bu güzel ekmeği almaz mıydınız” gibi sözlerle taciz ediyorum, yiyecekleri paketleyebilmek için aldığım buzluk poşeti tomarını en görünür yere koyup “İstediğiniz kadar kullanabilirsiniz, hatta nolur kullanın” diye yalvarıyorum. Anlayan ve yemeği yemeyecek olsa bile sırf beni susturmak veya bana yardım etmek için alanlar oluyor ki geldiğimden beri sırf o poşet tomarıyla ve sözlü tacizlerimle atılan yemek miktarını inanılmaz düşürdüm, daha da düşürmeye çalışıyorum. Bir kısım insanı ekmek haricinde hala ikna edemedim, neymiş, haftalık malzemelerini kapılarına kadar getiren bir hizmet kullanıyorlarmış, dolapları dopdoluymuş. Dondursana dingil, ya da reçel meçel turşu yapıp değerlendirsene. Carlasam faşoluk yapmış olacağım, kimseyi de zorlayamazsın ki. Yine de alan, almasa bile bu konuda üzülen ve bir şeyler yapmaya çalışan insanların varlığı yeter.

Ortaya bir poşet “sebili” koymakla ve biraz laf ebeliği yapmakla bu kadar değiştirdiysem daha büyük değişiklikler yapabileceğime inanıyordum ki, daha geleli 1 hafta olmayan yeni stajyerimiz çıkarken bir laf etti, bütün yol onu düşündüm, hala da düşünüyorum. Bu yazıyı yazma sebebim de o. Kız çok haklı olarak “Yok annem, yetti bu tatsız tuzsuz saçma Dan yemekleri, bari hafta sonu ara vereyim” demişti oysa ki. Kendi yaptığım yemeklerin müthiş lezzetinin (pek de mütevazıyımdır bu konuda) yanında damak tadıma hiç de uymayan bu tatlı (evet, bildiğin tatlı ve tarçınlı bütün yemekler) yemekleri ben de hiiiiiç yemek istemiyorum. Ama bir düşündüm, sevmediğim halde ben bu yiyecekleri neden alıyorum? Neden istemediğim, sevmediğim yiyecekleri yeme veya dönüştürüp, allayıp pullayıp bir şekilde kendime kakalama eziyetine katlanıyorum? Enayi miyim lan ben?

Cevap çok basit, ben (aslında biz ya da birileri) onları yemezsem o yemek çöpe gidecek. Birilerinin zar zor yetiştirip başka birilerinin kilometrelerce öteden getirdiği, bambaşka birilerinin parayla alıp yine bambaşka birilerin hazırladığı ve misler gibi de yenilebilir durumda olan yemek bildiğin kullanılmış pedlerin, plastik kapların, elektrikli süpürge haznesinden çıkanların yanına atılmak üzere çöp olacak. Midenizi bulandırdıysam özür dilerim, ama gerçekleri yüzüne vurmayınca, akılda kalıcı bir güzelliğin/iğrençliğin olmayınca kimse bi halt anlamıyor, yapmıyor. Hayır, bir de bunlar İsveç gibi doğru düzgün geri dönüşüm de yapmıyor, en azından benim gördüğüm kadarıyla kimse çöpünü ayırıp ayrı ayrı çöplere atmıyor, ne varsa yoksa hepsi aynı çöpe gidiyor yanmak üzere.

İşte ben bu saydıklarımla aynı çöpe atamıyorum onlarca insanın emeğini, yemeyeceğimi bildiğim, hatta aynı evde yaşadığım insanların da yemeyeceğini bildiğim ve bu yüzden kurtaramadığım her yiyecek için suçluluk duyuyorum. Kalan yığınla hazır yıkanmış derlenmiş taptaze salatayı almayıp da aynı malzemeleri gidip süpermarketten alıp aynı salatayı yapacak olanlar adına utanç duyuyorum. Bunlar yediği önünde, yemediği arkasında yaşasın, dünyanın öbür ucundan gelen yiyecekleri hala makul bir fiyata satın alabilsin diye emek harcayan, ne emeği ayol hayatını harcayan binlerce garip adına kurtardığım her yemek benim için bir onurdur; kurtaramadıklarım nolur beni affetsin. Ben de insanım, benim de limitlerim var, kilo aldım bak “bayatlamadan yiyeyim de bitsin” derken. Dünyayı da tek başıma kurtaramayacağım belli ki yardımınız olmadan. Ben mi gereğinden fazla hassasım bu konuda, evet öyleyim, fazlasıyla romantik ve bazen alıngan bir insanım, ama yazık lan. Canımı en çok sıkan da ne biliyor musunuz, bunların (sözde) dünyayı kurtaran projeleri ödüllendiren bir şirkette yaşanıyor olması…

Sikicem böyle medeniyeti… Dünyanın ikiyüzlülüğünden midem bulanıyor, kurtarmaya çalıştığım abuk subuk Dan yemeklerinden de olabilir, işte orasını bilemedim.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.