Deliliğe Övgü

Bilen bilir, hep bir deli tarafım vardı ama çok da yoğrulmamış, çiğ, biraz da vahşi bir delilikti. Sürprizlerle doluydu ve ben sürprizleri hiç sevemedim. Kontrolü elden kaçırmayı da.

Deliliğimi tamir çalışmalarım hüsranla sonuçlandıkça daha da delirmekten sıkıldım, belki de deli kalmam gerektiğine kanaat getirdim. Tembellik içerisinde kendi kendimin bir zırdeliye dönüşmemi seyretmektense içimdeki deliye enerjisini boşaltabileceği bir alan sağlamam gerekiyordu.

İmdadıma tez yetişti. Tezin kendisi nasıl sonuçlanır bilmem, yetiştirebileceğimden, iyi bir iş çıkarabileceğimden bile emin değilim, ama tez sürecinden akıllı bir deli ya da delirmiş bir akıllı olarak çıkacağımı öngörüyorum. Bakalım.

Bilimin, felsefenin, teknolojinin, günlük hayatın hep ‘bulaştırıcı’ tipteki insanlar tarafından geliştirildiğini gözlemledim ve buna kendimi inandırdım. Normal düzende çok da seyredemeyen bu ‘bulaştırıcı’ karakterimi kendimce sevdiğimden onu haklı çıkarmaya ve onu korursam bir gün nihai amacımı gerçekleştireceğime kendimi inandırmaya çalıştığımdandır, bilmiyorum.

İnsanların tek tipleşmeye yatkın olması, normlara uyması hiç de kötü bir şey değil aslında, çünkü insan beyni örüntüleri, modelleri tanıyarak öğreniyor. Ama bu modeller katılaştı mı yandık. Deliyim, kendi tekerimle alıp başımı gitmek varken milletin aklının tekerine çomak sokacağım ya, bazen kendimin de uymayı tercih ettiği bir normu çürütmekle saatlerce uğraşabiliyorum. Maksadım insanları değiştirmek, kendi düşüncelerimi empoze etmek değil kesinlikle, onların tekerini sadece bir anlığına bile olsa durdurmak, dursunlar ki bir bakınsınlar etraflarına tekerlerini döndürmeye devam etmeden önce. Deli tekeri durdurdu, işbirlikçisi akıllı da boş durmuyor tabii, delinin durdurduklarına kendi kendilerine büyütüp yeşertecekleri ya da öldürüp hayatlarına kaldıkları yerden devam edecekleri sorgulama tohumlarını bulaştırıyor. Bendeki akıllının da aklından şüphe ediyorum, delilik ona da bulaşıyor olsa gerek.

Gelişim insandan insana yavaş, belki daha kalıcı, ama yavaş. Ama dünya hızlı ilerliyor. Ayrıca insanlara bulaştırmak için onlarla epey vakit geçirmem gerekiyor ve ben açıkçası bunu tercih etmiyorum. Umuyorum ki benim bulaştıklarım başkalarına da biraz olsun bulaştırıyordur. Bulaşabildiklerimin sayısı arttıkça elbette daha mutlu olurum, ama öyle çok büyük hırslarım yok, bir insanı ‘değiştirsem’ kafidir. Bir insan, bir dünya.

Ama bir de ‘dünyayı’ değiştirmek var, daha etkili, daha hızlı, daha kapsamlı. Dedim ya, hırsım yok bu konuda. Aklım, gücüm, vaktim buna yetmez, kendimi bazı açılardan çoğuna kıyasla biraz üstün gördüğüm doğrudur, ama o kadar da uzun boylu değil. Zaten günde en az 10 saat uyuyan, dikkatini 10 dakikadan fazla odaklayamayan birisinden çok bir şey beklemek, sadece benim için değil, beklentinin tanımı için de hayal kırıklığı olurdu.

Dünyayı inşa edenler, bulaşmadan, bulaştırmadan tekeri döndürenler, haklarını yememek lazım, dünya onların sayesinde dönüyor. Kendi tekerlerimize çomak sokulup da bir anlığına durup gözlemlemedikçe dünyanın doğru yönde dönüp dönmediğinden emin olamıyoruz aslında, güvendiğimiz ya da güvenmediğimiz birileri devam devam diye bizi pışpışladıkça tekerlerimizi daha da hızlı döndürme şevkiyle doluyoruz. Bir saatliğine misafirliğe giderken bile ekmek alan babamın en çok kullandığı atasözüdür, güvenme dayına, ekmek al yanına. Aynen öyle, güvenme. Tehlikeden doğan bir güvensizlik değil, şüpheden doğan bir güvensizlikle yaklaş her şeye. Ekmeğin yanına al. Sevgili babacım, beni böyle böyle sözlerle yetiştirdin ama şimdi de itaatsizliğime sitem ediyorsun ya, yaşlı tontuşluğuna veriyorum, bir de deliliğine, kontrolsüz deliliğine, canın sağ olsun.

Dünyanın sadece dönmemesini, dünyanın dönüşünün daha nasıl’larını düşünenler, düşleyenlerse hep bulaştırıcılar. Felsefeyle kafayı bozmuş bilgisayar bilimcileri, psikolojiyle uğraşan bitki bilimcileri, sanat meraklısı programcılar, uzaya çıkmayı düşleyen mühendisler…ve daha nicesi.

Yok, ben bunlardan biri olamayacağım, keşke olabilsem, ama olmaz işte. Zibille ülke, vize, aile, ilişkiler, alışkanlık, karakter sorunlarım varken, eh aklım da bu kadarına ermezken ben bunlardan biri olamayacağım, babacım sorrie cnms yha, annecim sana da sorrie yha, bu da böyle idare edin artık şurda kalmış kaç yıllık ömrünüz zaten. Zaten ara eleman ülkesinin ara şehrinin ara ailesinde ara bir hayatım, insan hayal kurmalı elbet, hiç bırakmamalı hayal kurmayı, ama hayalleri de temellenmeli. Göçebe, günübirlik, bencil düşünen insanlarız, hayallerimiz de temelsiz, hayal kırıklıklarımız da. İyi ki de deliyim ama, kırılsalar bile hayallerimi yapıştırıp yapıştırıp içlerine girip orada yaşıyorum. Hepsi yıkılmayacak mı nasılsa tepemize, kırıla kırıla tuz buz olup yapıştıramayacağım güne dek yapıştırıp yapıştırıp girip içine oturacağım, oh babaannemin, annemin pis inadını nasıl da almışım. Hepinizin tekerine çomak sokacağım, vallahi de billahi de size garezimden değil, sırf belki bir gün tohumu bulaştırdığım birileriniz sadece diğerlerini durdurmaz, koca dünyayı durdurmaya yeltenir umudumdan, hayalimden. Belki o da yapamaz, ama belki de yapabilecek birine bulaştırır. Ben görürüm, görmem, duyarım, duymam, benle ilgili değil bu durum, benim hayalimi gerçekleştirmem, kendimi tatminimle ilgili değil. Dünya dursun. Bir düşünelim. Bir delirelim.