Oyuncak Dünya
Hala buradayım. Uykuya daldığım zamanlar haricinde fiziksel olarak maddi dünyada yerimde bir saniyeliğine bile dur(durul)muyorum, sürekli bir devinim ve etkinlik içerisindeyim, akşamları yatağa ne kadar yorgun girdiğimi tahmin bile edemezsiniz, ama tatlı bir yorgunluk gibi, fakat zihnimi kullanmamı gerektiren hiçbir entelektüel sınavla karşı karşıya kalmadığımdan beynimi nadasa bıraktım, otopilotta yaşıyorum. Yatağımı toplarken, dişimi fırçalarken, birkaç günlük ziyaretlerimiz için bavulumu hazırlarken, sofrayı kurarken, sofradayken düşünmeye vaktim hiç olmuyor dinlemekten ve ağzımı susmaya zorlamaktan, sofra çil yavrusu gibi dağıldıktan sonra en yavaş -ve şimdi olmasa da normalde en çok- yiyen olarak bana düşen sofrayı kaldırma görevini yerine getirirken, bulaşıkları henüz dolmamış makineye koymak yerine elimde hızlıca bol köpüklü süngerle ovalayıp üzerime sıçramasın diye debisine hassas ayar çektiğim musluktan akan soğuk suyla durularken, evin en genç ve de en diri üyesi olarak çok da ağır olmayan bavulları -hadi egzersiz olsun- egzersiz niyetine aşağı yukarı birkaç seferde taşırken, babamın daha yeni kokan arabasını kirletme endişesiyle ayaklarımı dikkatlice yerleştirdikten sonra arka koltukta oturmama rağmen ehliyet kemerimi bağlarken, bizimkiler yol boyu konuşur tartışırken ben hep aynı ciddi ve suratsız ifademle pencerem boyu kimisi yeşil ve gür, kimisi seyrek ve çorak tarla bahçelerin, yol kenarlarının o yıllardır hep aynı istikrarlı tondaki sapsarı otlarının, refüjlerin artık traşlanma vakti gelmiş sıra sıra palmiyelerinin akıp gidişini seyrederken, araba yine midemi tutarken, midemin bulantısını ve düşük ayarda çalışan klimanın terli kafa derimi ince ince sızlataraktan üşütmesini unutmak ve dikkatimi dağıtıp kusmamı engellemek için gözlerimi kaparken, gözlerimi kapattığım anda midemin karnımın hangi bölgesinde yer aldığını, yarım daire kanallarımdaki taşların her birini çok daha belirgin hissedebiliyorum, bizimkiler yüksek sesle konuştuklarından araba yolculuğunun ve klimanın o genel uğultusuna rağmen dediklerini duyabiliyorum, ama hiçbir şeyi anlamıyorum, çünkü o sırada midemde varlığını daha önce hiç sezmediğim birkaç santim enindeki lila rengi saten kurdele rulosunun ucunu yakalayıp ağzımdan çıkarıyorlar, bütün bir rulo tuhafiye dükkanı midemde yavaş yavaş çözülüp boğazımdan geçerek radyodan ara ara cızırtılarla gelen laylaylaylaylaylay diye nakaratı olan kim bilir kimin seslendirdiği boktan Türkçe pop şarkısının eşliğinde dilimin üstünden kayarak çıkıyor, bütün her şey adeta çok alt sınıf bir ilkokul müsameresi gibi, patlamak istiyorum, içimdeki bütün her şeyi kusmak, yediğim bütün bayram baklavalarını, hislerimi, sırlarımı, aşklarımı, hayatımla ilgili tüm değiştirmek istediklerimi, ama kendimi tutuyorum, tutmam gerek, yazık yepyeni arabaya, delireceğim, yıllardır içimde tutuyorum bu iğrenç renkli iğrenç saten kurdele rulolarını ve daha nicesini, allahım ne kadar da sabırlıymışım, derken babamın telefonu çalıyor, off be adam, niye değiştirmedin şu default iPhone melodisini, dırıdıtdıt dıtdıtdıtdıt dıt, dıt, dıt dıttıt dırıdıtdıt dıtdıtdıtdıt dıt, sanki her bir vuruşta bu sefer de dişlerim tutundukları kemiğe isyan edip köklerinden kurtuluyor, her bir notayla senkron irili ufaklı boncuklara dönüşüp ağzımın içinde dönüp duruyorlar, bazısı ağzımdan kurtulmayı başarıyor, bazısı da kurdelenin çıkışını engellemeden ağzımın içerisinde melodi eşliğinde yuvarlanmaya devam ediyor, bir kussam rahatlayacağım artık umrumda değil dişsiz kalmak, bir daha konuşamamak ya da güzelim baklavaları sindiremeden, besin değerlerini özümseyemeden içimden atmak, yepyeni arabayı ve hayalleri kirletmek, birisi bana bir şey sorana/diyene kadar ağzımı bıçak açmazken, gün boyu dayanamayıp içtiğim bütün o lezzetli ve sohbetli çay kahvelerden sonra geceleri kendimi uykuya dalmaya zorlarken düşünmeye çok vaktim oluyor. Düşünmeye bu kadar vaktim varken yazmaya vakit, sükunet ve durgunluk bulamayınca, kafamı kurcalayan, hakkında sayfalarca araştırmaya, daha da düşünmeye ve yazmaya karar verdiğim konuların sayısı epey birikti. Her gece uykuma dalmadan aklıma gelen satırları, cümleleri, bağlantıları, istiareleri unutmamak için kendime defalarca tekrar etmeme rağmen sabah uyandığımda bazılarını yolda kaybolmuş buluyorum. Eskisi gibi yastığımın altına not defteri ve kalem koymalıyım, bu sefer çok daha ihtiyacım var buna ama defteri meraklı gözlerden korumaya çalışmak yerine hayali defterimi hiç göstermemek daha kolay geliyor, artık belki dönünce…
Sıcaklığı 40 dereceyi rahatlıkla geçen gündüz vakti, demlik dolusu çayı ince belli bardağın sıvı hacminin elverdiği ölçüde gıdım gıdım içerekten vücudumda sıvı ifrazatına olanak tanıyan bütün gözeneklerin bir bir ayırdına vardığım, evde yalnız olduğum, sessiz ve bir başıma (en özlediğimden) bir Pazar günü Yavuz Çetin dinlerken içimden ne bilgisayarımı açarken planladığım üzere ve hatta bir kısmını geçen gece uyuyamadığımda yazdığım taşra muhafazakarlığı hakkında yazmak geldi, ne bir süredir kafamı fazlasıyla meşgul eden aşk, ilişkiler ve evlilik üzerine, ne de artık bizi sadece manipüle etmekle kalmayıp her hareketimizi izleyen big brother medyaya karşı tepki olarak sokak, duvar ve umumi alanların kullanımı ve grafiti/afiş/sokak sanatı kültürü üzerine yazasım geldi, gelecek seneki tezimi bunun üzerine mi kondursam. Zaten hepsi boyumdan büyük ciddi ciddi konular… Neyden bahsedeceğimi bile bilmiyorum, öyle karalıyorum şu an, okumamakta serbestsiniz.
Ömrüm boyunca, ama en yoğun olarak lisenin son ve üniversitenin ilk seneleri boyunca yazdığım bütün o ham ve çocuksu şiirleri çöpe attıktan sonra, yine uyuyamadığım bir Temmuz akşamı şiir bile yazdım geldiğimden beri, tıpkı 9 sene öncesinin bol sivrisinekli ve hiç uykusuz bir Temmuz gecesi gibi. 9 sene önceki ona değil, şimdiki ona değil, yıllar boyunca kalbimin yalnızlığına biraz olsun eşlik etmiş, beni bugüne, ona getirenlere adadım, o, burada bir şahıs değil, bir halet-i ruhiye, ben bu halet-i ruhiyemle aşk yaşıyorum aslında ama biraz sıkıldım artık. Başlığına da çok güzel bir şey bulmuştum, fakat dedim ya, yastığımın altında not defteri olmayınca sabaha küllerini buldum o çok ateşli başlığın, sönük közlü başlığıyla idare etmek zorunda kaldı zavallı şiircik. Yıllar sonra içime bir anda doğar gibi gelen bu şiiri paylaşmaya çok çekinsem de, önceleri cahil cesaretiyle nesirden çok şiir yazar, üstüne üstlük pervasızca bu şiirleri paylaşırdım, ah o kanı kaynatan pervasızlık nerede şimdi, telefonumun notlar kısmından çekip kurtarmak, azad etmek istiyorum bu şiiri, evet, artık, telefona kaydediyorum notlarımı, aynı tadı vermiyor, defterime kavuşmak için sabırsızlanıyorum ama sayısı giderek artan, bazısı yarım, bazısı okul notlarıyla, banka hesap detaylarıyla, yapılacaklar listesiyle dolu defterlerimle ne yapacağımı bilemiyorum, atmaya kıyamıyorum, saklamaya da değer bulmuyorum, buyrun.
adam
//
sende geçen gece
unutmuşum
parmak uçlarımı
bir de bir çift kulağıma küpe
//
her gıdıkta
canım teninde
parmak izleri akıyor
Buraya gelirken ondan kurtulmak vardı kafamda, sadece ondan değil, bugüne kadar omzumda taşıyıp da bana boyun fıtığına mal olan bütün duygusal yüklerimden, beni kendimden sıktırtan bütün huylarımdan, düşüncelerimden, ülkem, şehrim ve ailemle ilgili yaşanmamışlıklarımın en azından bir kısmından da kurtulmaktı niyetim. Mevzubahisleri bilmese bile küsüp ayrıldığım, hayalimdeki gibi kapanış yapamadığım herkesle, her yerle, her şeyle barışıp gönlümü biraz olsun ferahlatmayı planladım. Hem profesyonel hem özel hayatımda neden plansız programsız, genel bir plana uymaya çalışsa da her zaman yüksek ölçüde esneklik payı bırakan spontan bir insan olduğumu çok daha iyi anladım şimdi. Yine planlarım vardı ve yine o planlarım gerçekleş(e)miyordu. Üstelik bugüne kadar suçlayacak hep bir şeyim vardı yap(a)madıklarım için, onları suçlayıp kendimi aklayarak devam ettim yoluma, bugün hala var o sebepler, hatta bazısı daha bile güçlendi, ama yaşım ilerledikçe onlara rağmen yapmak istediklerimi yapmadığım için kendimi suçlar oldum. Elbette ki başkasını suçlamak daha kolaydı, insanın kendini suçlaması en acı(na)sıydı ve ben hayatı idame için en kritik 27 yaşımda hayatımın en absürt, burnumu yüzümü taşlara sürte sürte parçalayarak süründüğüm ama kalkmayı öğrendiğim ve her seferinde son olacağını umarak binbir zorlukla ayağa kalktığım senelerden birini yaşıyordum, bakalım bu sefer de ayağa kalkabilecek miyim, ama sanırım daha düşmedim, sanki taşlar kafa seviyemde ve ben artık ayakta sürünüyor gibiyim, ne zaman tekrardan dimdik durabileceğim, en son zaman diklendiğimi bile hatırlamıyorum. Her şeyin gereğinden fazla farkında, aşırı nesnel ve rasyonel, kendime karşı bile, mesela seni sevmek ve hatta seninle olmak hiç akıl karı değil, vaktimi, düşüncelerimi, hislerimi çarçur ediyor, israf en sevmediğim şey, o yüzden senden kurtulmam gerek acilen, bir tutum takındım. O yüzden sürünsem de yürümeye devam ediyorum, ama yürümeye, devam etmeye çok heves olduğumdan değil, ölümden sonra bir hayat olduğuna inanmadığımdan, o yüzden yürümeye devam etmek zorundayım, elimdeki tek şans bu, tek atışlık bir hayat.
Tatile gelmedim, tatil diye geldim, o yüzden tatili yaşamak varken ben hayattan biraz tatil yapıyorum, 27 yılın yorgunluğunu atmam lazım üzerimden. Ailemi, şehrimi görmeye diye gelip sıcak -çok sıcak- evde yalnız başıma uyanıp kendimle konuşuyorum. Yatakhaneden, yalnızlığa tuvalette bile bir an olsun fırsat vermeyen o yatakhaneden ayrıldıktan sonra kendi evime ilk çıktığımda yalnızlığa alışma sürecinde yaptığım gibi televizyonu açtım arkaplan sesi olsun diye, ama o kadar boş ki oradan gelen ses, sessizlik daha dolu, doyurucu, daha çok şey anlatıyor, televizyonu yarım saat dayanamadan kapattım. Demlik demlik çay yapıyorum kendime, dibini görmeden rahat bırakmıyorum ince bellileri, midemin huzursuzluğu için suçlayacak bir günah keçisi lazım, kendime itiraf etmekten korkuyorum bazı şeyleri, çaydır çay, midemi kazıtan.
Muhtemelen hayatı kaçırıyorum, ama kaçan hayatın ne olduğundan ve şimdikinden ehven-i şer olup olmadığından emin değilim. Gerçeğinin önünde hep bir engeller olunca kafamın içinde yaşıyorum hayatı, öyle ya da böyle, sonunda aynı deneyime ve olgunluğa erişiyorum, aynı gerçekleri buluyorum; sadece yaşadıklarım hayat özgeçmişimde yer almıyor. Hayatı yaşayarak elde edeceğim mutluluk/mutsuzluk riskini göze al(a)mıyorum, böyle ne mutluyum ne mutsuz, çok düşünmeden yaşayıp geçmek yerine düşüne düşüne öze ulaşıyorum, öz hiç de öyle ışıklı mışıklı, nirvana’lı değil, tabii ki mutsuzluk dolu katran gibi, yapış yapış bir şey. Mutlu olmayı da bu yüzden sevmiyorum, kendimle kalmama, düşünmeme engel oluyor. Diğer insanlardan, kendimden öğrendiğimden daha fazlasını öğrenmiyorum, onlarlayken daha fazlasını deneyimlemiyorum. Klasik tanımıyla hayatı yaşamak, insanlarla güzel vakit geçirmek, yeni yerler gezip tozmak, eğlenmek, keyif almak ve bütün o diğer ‘yeni’ler, ‘deneyim’ler, kimselere anlatmadığım duygu, hayal, tasvir ve istiare dolu iç durum hikayelerime biraz olsun heyecan ve olay örgüsü katmak için varlar, sanki sırf bu yüzden arada kendimi sosyalleşmeye zorlar gibiyim. Sıkıcıyım sanırım, evet bazen benim bile kendimden sıkıldığım oluyor, oysa ki insanlar bana hep ne kadar eğlenceli, ilginç, komik filan olduğumu söylüyor, kendime kendimi hiçbir türlü beğendiremezken diğer insanları etkilemek ne kolaymış yahu. Muhtemelen bu genel sıkıcılığımı, ay ruhumu sıktın Sena, sus artık, git şu televizyonu filan aç da sussun şu iç sıkan farazi hikayelerin, teyzenler aradı çağırdı dünden beri kaçıncı kez, bu sefer akşam yemeğine, üstelik (tabii ki de zeytinyağlı) barbunya da varmış, herkes seni merak ediyor, yalnız kaldın diye üzgünsün sanıyor oysa sen mutlusun, mutsuzsun ama mutsuzluğundan mutlusun, hadi kaldır götünü de oraya git, biraz yaşa, biraz mutlu ol, sonrasında kızlarla parka vişne şuruplu kar helvası yemeye, salıncak binmeye gidersiniz hem kızlar yine ağzının içine baka baka seni dinler yine hayranlıkla karışık, muhtemelen beni rol modeli görüyorlar, ben de ağzımı tutsam da havadan sudan konuşsam biraz keşke, çocukları da kendime benzetmekten korkuyorum, bu birkaç saatlik sohbetle olacak iş değil ama o ilk tetiği çekmekten, deklanşöre basmaktan korkuyorum, çorap söküğü gibi geliyor çünkü gerisi, hele bu yaşlarda, nasıl da hayat dolular ve gezmek eğlenmek, ‘hayatı yaşamak’ istiyorlar, ortanca hariç, o biraz bana benziyor diye mi ona olan ilgim arttı acaba, biraz olsun telafi etmek için her sosyal ortamda olabilecek en çılgın, en eğlenceli, en geveze moduma geçtiğimden. İnsanlar beni hep öyle sanıyor, ah keşke, oysa ki ben kendi sıkıcılığımdan patlamak üzereyim. Balon gibi şişkin bu halimle bir de taşların üzerinde sürünerek ilerlemeye çalışıyorum, bu sıcaklarda daha da genleşiyorum ve patlamaktan, dünyaya karışmaktan ölesiye korkuyorum.