Rakı Sofrası

Yine bütün gece uyuyamadım. Akşam üstü şekerleme niyetiyle iki saat uyumuş olmamdan kaynaklanıyordur canım deyip kendimi teskin etsem de hayır, yorgunluğa ve uykusuzluğa rağmen uyuyamadığım geceler de sık yaşanıyor. Tek sorumlusu düşüncelerimin ve bedenimin kontrolünü yitiren kafam, bir de geçerse ‘düzeleceğimden’ medet umduğum ama bir türlü geçmeyen kalp ağrım. Zaman hiçbir şeyin ilacı değil, ben zamana bıraktıkça yaralar yanlış kaynayıp sonrasında daha mı acıyor nedir, acısı hiç azalmıyor. Zaman hiçbir şeyin ilacı değil, illa kendi kendime ilaç olmam gerekiyor. Kendim kendime yetmiyor. Diğerleri de yok.

Bu kadar insanla iç içeyken bir o kadar da yalnızlaşıyorum. İnsanlarla bir bağ kurmak sanki giderek zorlaşıyor, ben nereden başlayacağımı bile bilmezken onlar ivedilikle başlayıp ileri taşıyorlar. İş gibi, gide gele öğreniyorlar, düzenli çalışmayla uzmanlaşıyorlar. Bense hala anlık ilhamlara ya da eski edinimlere bağlıyım. Ender ve anlık bağları güçlendiremiyorum, oluşup oluşup kaybolup giden bağlar zamanla yalama yaptığından her seferinde kurması da zorlaşıyor.

Derin olmayan muhabbetlere katlanamıyorum artık, derin muhabbetlerimin de çivisi çıktı. Muhabbetim çekilmez oldu ve durduğu yerde güneş görmediği halde karardı, kurudu gitti. Şöyle bir rakı sofrası kursam, birkaç eşi dostu çağırsam, ağlamalı, Müzeyyenli Zekili, göbek atmalı ıslasam muhabbetimi sanki yavaş yavaş düzelecek her şey. Sanki biri, bu hallerimin bir ucundan anlasa ve tutsa düzeleceğim. Ama tutan olmadığı gibi tutup bırakıyorlar. İşte o daha çok acıtıyor. Ben onların o tutuşuyla biraz doğrulmuşken onlar için hayat devam ediyor. Sımsıkı bir tutuşa değmediğimi hatırlatıyor her tutup bırakışları, tekrar tekrar düşüyorum. Tutmayın beni, madem bırakacaksınız hiç tutmayın.

Kurudukça kırılganlaşıyorum, şöyle bir rakı sofrası kursam, derin, dolu ve içten bir sohbetle ıslatsam da bırakıldıkça kırılmasam. Şöyle bir doğrulsam, kalksam, ama o ilk eylem gerçekleşmedikçe daha da derinleşen bir çukurun dibine doğru hızla serbest düşüyorum kupkuru kırılgan hallerimle. Benimle birlikte başka düşen olsa en azından çukurun dibini görene kadar muhabbetleriz, düştüğümüzde de o kadar hasar görmeyiz. Ama böyle kuruyarak bilinmez bir aşağıya düşüyorum. Aşağılıktan yukarıya nasıl tırmanacağımı da artık hiç bilmiyorum. Tek bildiğim çukur. Geri zıplasam bile aşıp içinden çıkamayacağım, düşe ve her seferinde daha az yükseğe zıplaya en sonunda dibine oturacağım bir çukur.

Çukuru suyla dolduracak pınarlarım da yok. İnsanların neden yalnızlıktan korktuğunu, ailesine bağlandığını, evlendiğini, ne bileyim çocuk yaptığını filan anlıyorum şimdi. Yalnızlık müthiş bir şey, ama bir seçim olduğunda. Seçimlerim haricinde bana verilmiş yalnızlıklarımı seçimlerimle pekiştirmişim sanki, tek seçeneğim o kalmış.

Yoruldum. Hep yorgundum, ama dinlene dinlene devam edebiliyordum. Şimdi çok yorgunum, yoruldukça yoruluyorum hiç dinlenemeden. Dinlenmekten de yoruluyorum çünkü.

Her gün karakterime lanet okuyorum beni bu durumdan kurtaramadığı için, o altyapıya sahip olmadığı için. Niyeyse herkese, her şeye kızgınım, ama konuşup anlaşınca ya da az biraz düşününce geçiyor kızgınlıklarım. Kendime kızgınlığımsa hiç geçmiyor. Kendimden de yorulduğumdan hiç dinlenemiyorum.

Şöyle bir rakı sofrası kursam… En derin çukurlarımı ıslatmaya değecek insanları olsa… ve ıslatıp bırakmasalar, yavaş yavaş doldursak, bir daha düşmesem. Daha çukurdan çıkamamışken şimdiden tekrar düşmekten korkuyorum. Ölesiye. Her seferinde daha az yükseğe. En sonunda oturmaya. Rakı sofrasına değil, en dibe.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated sena’s story.