Unutulanlık

Bir insan unutmayı ya da unutmamayı seçebilir de unutulmayı neden seçemez? Unutulmaktan etkilenen bizzat kendimizken eylemde neden başkasının inisiyatifine kalıyoruz?

Hatırlanmak, unutulmaya göre daha etkenmiş gibi duruyor, oysa ki bana sorsalar, unutulmak daha etken derdim, ama bana tabii ki sormadılar, sormayacaklar da. Hatırlanmak kolaydır, kim olursanız, diğerleriyle ne yapmış olursanız olun, insanlar, dünya, hayvanlar, yeterli uyaranın varlığında sizi illa bir noktada, bir şekilde hatırlayacaktır. Bazen bir defterin kopuk bir sayfası, bazen bilgisayarın derinliklerinden çıkan bir fotoğraf, bazen sizinkine benzer bir koku, bazen yeni tanışılan birinin siması hatırlatır sizi ona. Siz bir şey yapmazsınız hatırlanmak için, son derece edilgendir hatırlanmak, raslantısaldır. Unutulan da aslında henüz hatırlanmamıştır belki de, unutulanın gün gelip de hatırlanmayacağının garantisini de kimse veremez. İşte tam da bu sebepten unutulmanın çaba gerektirdiğini düşünüyorum, tam da bu yüzden edilgen görünümlü etken bir eylem olduğuna inanıyorum unutulmanın. Unutulmak için hatırlanmanızı sağlayacak etkileşim süresi boyunca özel bir çaba sarf etmeniz, belki uzak durmanız, merak edilmemeniz, hatta hiç dikkat çekmemeniz lazım.

Çocukken zevk alınan sapıkça uğraşlarımdan biriydi unutulmak, bugün, 28’ine girmesine ramak kalmış bir çocuk olarak hayal dünyamın sürekli tekrarlanan fantezilerinden biri olmaya devam ediyor unutulduğumu düşünmek, düşünüp durmak, hatta bazen ölmeyi, ölüvermeyi ve öylesi unutulmayı dilemek. Çocukluktan beri ölümle böylesi barışık olmak da neyin nesi? Tabii ki ‘yaşamak istemiyorum, ölmek istiyorum, oh dostum hayat çok boktan’ kafası değil bu, sadece doğal ve normal bir akışta olması gerekenin nihayet olması, bir nevi süregelen hayatı taçlandırması gibi algılıyorum ölümü çocukluğumdan beri. O zamanlar belki biraz daha bir geçiş gibiydi benim için ölüm, bildiğim yaşam formundan bilmediğim bir forma geçişti, dönüşmekti, yaşamın hakikaten bittiğini pek algılayamıyordum sanırım. Ölmek değil, ölüvermekti benim için son. Ansızın, kaygısız, küt diye, yok yok, küt gibi gürültülü değil de, belki pıt diye, acısız ve patırtısız. Yıllar içinde yavaş ve acılı ölüm yollarıyla tanışıp soğudum sanırım ölümden, artık o kadar da barışık değilim pıt diye olmayan, küt gibi ölümlerle, hatta korkuyorum bile, ama öyle çoğunun ölüm korkusu gibi götüm götüm de değil. Çocukken çok hassastım, alıngandım, bir isteğim ya da rahatsızlığım olduğunda dile gelemez ve getiremezdim ama durumu da olduğu gibi kabullenemezdim, haliyle bu iki uç çözümün orta yolu olduğunu düşündüğüm şekilde, sesimi çıkarmadan tepki göstermek adına küserdim. Ayol resmen pasif agresif kişilik bozukluğunun sinyallerini vermişim de alan olmamış hahaha, sonra zaten geçivermiş ya da geçermiş gibi yapmış, bu sefer ben de anlamamışım. Anneme küssem babama, babama küssem anneme yanaşırdım, benim çıkaramadığım sesimi taraflardan biri diğerine benim adıma yükseltsin diye, ay bizimkiler de nasıl anlaşmazlığa düşer, seslerini de biraz fazla yükseltirlerdi. Sonra ben de ikisine birden, en çok da kendime küserdim. Eeee, bir kendi kendini suçlayıcı kolay yetişmiyor. İşte böyle durumlarda bulabildiğim en sessiz köşeye çekilip -ki bu genelde en karanlık ve az kullanılan odanın bulunamayacağım bir köşesi olurdu, daha zor bulunmak istediğimde yatağın altına, dolabın içine, hatta dolaptaki eşyaların arkasına saklanmışlığım da olmuştur- cenin pozisyonunda uzanır, boş, ruhsuz ama bir o kadar da kışkırtıcı ifademi takınır, birilerinin yokluğumu fark edip beni arayıp bulmasını ve küstüğümü anlamasını beklerdim. O esnada kafamda türlü tilkiler döner, nasıl ölebileceğimi kendimce hesaplardım. İ-na-nıl-maz bir zevk alırdım ölümümü düşünmekten, ölümümün ardımda kalanları nasıl üzeceğini düşlemekten, 5 yaşımdan beri iflah olmaz bir sado-nihilist olduğum doğrudur. Saklandığım köşede ölüm senaryolarımı detaylandırırken ardımdan nelerin olacağının şahit olamayacağım sahte bir provasının figüranı olurdum nihayet bulunana ya da bazen çişim gelip de saklandığım köşemden çıkmam gerekene kadar, saklandığım yerde işemek için fazla onurluydum (belki de kibirli demeliydim?) ve kesinlikle yeterince azimli değildim, hala da değilim offf :(

Unutulmak çocukluğumun hiç farkına varmadığım büyük travması olarak kaldı sanır, çoğu zaman geçmişimi, bazen de kendi kendimi unuturken, unutulmaya devam ettiğimi anladım. Birtakım otoriteler, birileri, benim unutamadığım birileri, evrenin bir kısmı beni dünyanın bu noktasında unuttu ve ne yalan söyleyeyim, biraz işime geldi bu sefer unutulmak. Diğerlerinin hayatında kendi yerimi belirlemem için unutulmam gerekti, şimdi yapmam gerekense, kendi hayatımda kendimi unutmaya alan ve zaman tanımak, etken bir şekilde edilgen kendimi unutmak, böylece kaybettiğimi sandığım ama aslında tekrardan bulmaya başladığım kendimi bir daha asla unutulmaya bırakmamak. Unutulsun istediğin ama unutulmasına da bir türlü izin vermek istemediğin doğum günün şimdiden kutlu olsun çocuk, artık unutulmaya da hatırlanmaya da çaba harcama, bırak kim naparsa yapsın senin izdüşümünle. Nice ölüm fantezilerine.

Like what you read? Give sena a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.