Panama Belgeleri’ni Okurken Kimlik Bilgilerini Kaptırmak
(Read in English here.)


Pazar günü #PanamaPapers skandalıyla, Panamalı hukuk şirketi Mossack Fonseca’ya ait 11 buçuk milyon gizli belge İnternete sızdı. Dosyalarda vergi kaçakçılığı ve kara para aklama konusunda 40'tan fazla ülkenin adı geçiyor.
İşin siyasi yönü bir tarafa, benim ilgimi çeken konu çok başka. Ama önce durumu biraz netleştirelim:
Bu kadar çok bilgi neden tek bir firmada toplandı?
Çünkü Mossack Fonseca’nın en ünlü olduğu konu gizlilik. Firma 1977'de kurulmuş. O zamandan beri yaptıklarının gizli kalmasını isteyen müşterilerine bu rahatlığı sağlıyor. Bunu isteyenler de onları tercih ediyor.
Du.
Artık müşterilere o kadar da güvenilir gelmiyordur herhalde.
Peki 39 yıldır güvenilirliğiyle ün yapmış bir firma nasıl oldu da bunca belgeyi kaptırdı?
Olayı daha iyi anlamak için önce 70'lere dönelim…


Döndük mü?
O zaman hikayeyi anlatıyorum:
70'lerde Panama’da bir hukuk firması kurmaya karar verdiniz. Müşterilerle görüşüyor, anlaşmalar yapıyorsunuz. Her şey yolunda. En büyük sorununuz, kabus gibi kırtasiye işi. Hatta muhtemelen en büyük gider kaleminiz kağıt ve mürekkep. Matbaanın icat edildiği yıllarla aranızdaki tek fark daktilo.
Fotokopi makineleri yeni yeni yayılıyor. Cihazları kullanmak da zor (Şimdikinden bile daha zor). Ama böyle bir icat olmasına bile şükrediyorsunuz. 20 yıl önce o da yoktu.
Elinizdeki cihazla 6–7 sayfalık fotokopinin masrafı Amerikalı ortalama bir işçinin o dönemdeki saatlik kazancına eşit ($1,65). Kıyaslama yapmak gerekirse: #PanamaPapers’ta sızan tüm belgeler 1 sayfalık olsa, sadece birer kopyasını oluşturmanızın maliyeti yaklaşık 3 milyon dolar. Bu belgelerde isminiz geçiyor mu diye kontrol etmek için aralıksız 20 yıl okuma yapmanız gerek.
Hiçbir belgeden copy-paste yapamadığınız bir dünyada çalıştığınızı düşündünüz mü hiç? Bir an düşünün.
Belgeleri oluşturmak ve kopyalamak bu kadar zorken, güvenliği sağlamak için tek yapmanız gereken orijinalleri kilitli bir yerde tutmak. Mesela anahtarları sadece ortaklarınızda olan bir odada, şifreli bir kasada tüm belgeleri güvence altına alabilirsiniz. Biri girse bile büyük ihtimalle çoğaltamaz, orijinali çalar. Onları iyi kontrol ederseniz gece rahat rahat uyuyabilirsiniz.


Gelelim 2000'lere…
Yıllar geçiyor, probleminiz hala aynı: En büyük gider kaleminiz kırtasiye. Ayrıca rakipleriniz teknolojiyi kullanırken sizin kağıt-kalem-daktilo üçlüsüyle yetinme gibi bir lüksünüz zaten yok. Belgeler biriktikçe depolamak da zorlaşıyor.
Sonunda belgeleri dijitalleştirmenizi sağlayan tüm teknolojilere iştahla atlıyorsunuz. İşleriniz hızlanıyor. Dünyanın her tarafındaki müşterilerle çok daha kolay çalışmaya başlıyorsunuz.
Belgeleri içeride hızla çoğaltmak, kolayca dosyalamak ve taramak için bilgisayarlara yatırım yapıyorsunuz, dosyaları İnternet üstünden erişilebilir hale getiriyorsunuz.
Tabii bir yandan da bunların gizliliğini koruyacak yazılımlar satın alıyorsunuz. Sonuçta her kolaylık bir yandan da önlem gerektirir.
Önlem derken?
Ama ne önlem alırsanız alın, gizli belgeleriniz artık uluslararası bilginin bir parçası. Belgelere ulaşabilen bir bilgisayarı İnternete bağladığınız anda, onları dünyanın her yerinden erişilebilir hale getirdiniz. Sızıntının önüne koymaya çalıştığınız her engel, usta bir yazılımcı veya içerideki biri tarafından parçalanabilir durumda. 1977 ile 2016 arasındaki fark işte tam olarak bu:
1977'de bir belgeyi ortaya bıraktığınızda tek kopya olarak yaşamına devam ederdi. Bugün bir belgeyi ortaya bıraktığınızda canlı bir organizma gibi kendini çoğaltıyor.
1977'de bir belgeyi saklamak kolay, çoğaltmak emekti.
2016'da bir belgeyi çoğaltmak kolay, saklamak ise emek istiyor.
Bu neyi değiştirir?
Çok alakasız gibi görünen bir başka noktadan anlatacağım:
80'lerin başında doğmuş biri olarak, insanların fotoğraf çekilmeden önce aynaya koşup ince ince hazırlandığı dönemi hatırlıyorum.


O dönemi yaşamış çoğu kişi, Snapchat veya Scorp’taki fotoğraf ve video paylaşımlarına anlam veremiyor. Çünkü onların dünyasında, kişisel bir görüntünün paylaşılması sıradışı. Kalabalık bir yerde otururken flaş ışığına maruz kalsa, dönüp ters ters bakan bir nesilden bahsediyorum.
Oysa artık dönüp bakılacak bir flaş ışığı yok.
“Millenials” ya da “Y Nesli” denilen yeni insan için görüntülenmek ve kaydedilmek, var olmak kadar doğal. Yeter ki bunu yapan ürkütücü bir otorite olmasın. Karşı cinsi reddetmek için bile sesini kaydeden bir topluluk bu. Kendi fotoğrafını çekmese, sokaktaki başka birinin bunu yapabileceğini biliyor. Streisand Etkisi’ne kurban gitmeyecek kadar akıllı. Sonuçta kalabalık içinde kaç kişinin telefonunu kontrol edebilirsiniz? Kendinizi ne kadar saklayabilirsiniz?


Bilginin ve görüntünün kendiliğinden yayıldığı bu ortamda, bundan duyulan rahatsızlık hissi artık iyice zayıflıyor. “İnternette çıplak fotoğrafı olmayan son insan Çin’in Nanyang kasabasında hayata veda etti” gibi bir haberle de bir gün tamamen yok olacak.
Sevinelim mi, üzülelim mi?
Doğal değişiklikler iyi veya kötü olmaz. Sadece olur.
Problem şu: Kişiler bu değişiklikleri bizzat yaşarken, kurumlar buna yetişemiyor. Şirketler ve devletler bilginin bu akışına hala ayak uydurabilmiş değiller. Zaten yapıları baştan “bilgilerin gizlenebileceği” varsayımına dayalı. Bilginin sınırsızca aktığı bir dünyada nasıl hareket edeceklerini bilmiyorlar. Bir kurum için bilgi gizlememek, nefes almamak gibi bir şey. Ortada bir yolsuzluk olmasa da bu böyle.


Sınırlar çizmek, kilitler takmak, akışı kontrol etmek kurumsallığın doğasında var. Teknoloji ise bu sınırların aşılma ihtimalini her gün daha da güçlendiriyor. Hiçbir güvenlik sistemi bu ihtimali sıfıra indirmeyecek. Gittikçe daha yüksek miktarlarda bilgi sızıntısıyla karşılaşacağız. Bu ister bir ünlünün özel fotoğrafları olsun, ister milyon dolarlık şirketlerin yazışmaları, ister kendi kimlik bilgilerimiz.
Bu ortamda bir şirket veya kurum var olmak istiyorsa, sızıntıyı zorlaştıracak önlemler kadar sızıntı sonrası için de kriz planları yapmak zorunda. Her konuda.

