There Will Be Blood

Karşımızda Upton Sinclair ‘ in Oil adlı romanından Paul Thomas Anderson tarafından beyazperdeye muhteşem bir sinematografi ve Daniel Day Lewis tarafından muhteşem bir oyunculukla aktarılan buram buram kapitalizmi eleştiren, Amerika’ nın nasıl bu güçlü-acımasız Amerika olduğunun felsefesini birkaç kişi üzerinden gösteren, güç bağımlılığını anlatan bir film var.

1800lerin sonundayız. Daniel Plainview bir işçidir , ta ki tünel kazısında petrol bulana kadar,sonrasında bir kasabaya petrol aramak üzere gelir ve bu kasabada petrol kuyuları yapmaya başlar. Filmde petrol,para ve gücün insan ruhunu dinden daha fazla sararak vicdanın yok oluşunu izliyoruz.

Daniel vahşi ve acımasız biri. İstediği şey her zaman güç daha fazla güç ( kendi diyişiyle : I have a competition in me, I want no one else to succeed) belki filmde asıl isteğini para gibi görebiliriz ama değil, kendisine boru hattı için anlaşmaya geldiklerinde 1 milyar dolar teklif etmelerine rağmen bunu kabul etmemesi ve kendi boru hattını yapmaya karar vermesi bunun kanıtı. Daniel ‘ ın vahşiliğinin sınırlarını, kendi işinde bir numara olmaktaki hırsını film boyunca artan dozajlarda görüyoruz. İzlerken bir yerde vicdanımız onu korumak için çıkar yollar bulmaya ve aklamaya yönelik senaryolar üretse de malesef hiç haklı çıkamıyoruz. ‘’Kardeşi’’ gelip yalan söylediğini hissettiğimizde olamaz kazık atacak diyerek korkuyoruz, Daniel zorda kalacak, dolandırılacak sanıyororuz ama öyle olmuyor, Daniel kardeşiyle herhangi bir kan bağı olmadığını öğrendiğinde soğukkanlılıkla beynine sıkıp gömebiliyor.. Cinayet işlemek bu süreçte bu gücü elde etmede işlenebilecek günahlardan biri, bundan zerre rahatsızlık duymuyor. Tıpkı çocuğunu sağır diye yurt dışına göndermesi ya da gönderdiği için vaftiz töreninde günahkar olduğunu ,oğluna evlatlık olduğunu en acımasız biçimde söylemesi ya da muhteşem final sahnesinde kuka ile Eli’ yi öldürmesinden duymaması gibi.. Bunlar onun için normal. Kendi ağzından da bunu duyuyoruz: I hate most people , I want to earn enough money that I can get away from everyone. Hatta filmin sonunda safça yalnız kaldı, sarhoş ve bitik halde evinde yok oluyor diye düşündüğümüzde bile ( pişman olup oğlunu özleyeceğini sananlar bile olmuş olabilir ) aslında amacına ulaşmış yani insanlardan uzak durumda. Ruhu çürümüş ama bundan zerre üzüntü duymuyor. Filmde oğlunu sevdiğini onla bağı olduğunu ne kadar düşünsek de filmin sonunda ‘Bastard from a basket ‘ diye tüm acımasızlığını oğluna kustuğu sahnede yine kendi ağzından oğlunu insanlara iyi görünmek içn kullandığını, bir aile babası görünümüne girip topraklara daha kolay ulaşmayı istediğini duyuyoruz. Oğlu sağır olduğunda hiç işaret dili öğrenmek için çabalamaması bunun bir göstergesi. Oğlunu seviyor sandığımız anlarda aslında yoldaş arıyor, tıpkı kardeşi geldiğinde onu yoldaşı görmesi, Kaliforniya’ dan hoca getirebilecekken oğlunu başka birinin de var olmasına güvenerek göndermesi gibi. O sevdiği birini değil kendisine hayran olacak kendi için çalışacak ama borçlu olacak, asla yarı yolda bırakamayacak ki bu nedenle akraba olan birini istiyor. Bu nedenle oğluna kan bağı olmadığını söylemiyor; çünkü söylerse bırakıp gidebilir. Oğlu kan bağı olmadığını bilmemesine rağmen yine de gidince hiç baba oğul kapsamında bakmadan oğluyla dalga geçiyor ve olabilecek en kaba şekilllerden birinde ona öz oğlu olmadığını söylüyor. Zaten oğlunun sağır olmasını bir kusur olarak gördüğünden aslında sevmiyor, kusur olayını o kadar kaldıramıyor ki kendisiyle boru hattı için anlaşmaya gelen adamlar oğluyla ilgili akıl verdiğinde o yüzden bu kadar sinirlenip kızıyor, kimsenin tavsiye vermesini kaldıramıyor.Çünkü o en akıllı ve yenemeyeceği kimse de yok . Kendi dediği gibi ‘ there is up and downs ‘ ve o da hep up . Diğer türlü olamaz ve olmasına neden olacak her şey onun için rakip taraf. Yenemediği ,vaftiz olayından sonra içinde kalan tek kişi olan Eli ‘yi de kendi inançlarının yalan olduğunu söyleyip yozlaşmış düşüncelerini itiraf ettirmesi üzerine bir de bunla yetinmeyip öldürdükten sonra ‘ I am finised ‘ demessiyle de kendince artık herkesi yenmiş ve en güçlü olduğunu ifade etmektedir. ( https://youtu.be/dRhRFOu-hRA )

Filmimizde Daniel para ve gücün getirdiği vicdansızlığı ve vahşeti resmederken bir yanda da Eli Sunday var ki o da dinin bu süreçte altına sığınılan başka bir güç olduğunu gösteriyor. İnsanları günahlarından arındıran vaazlar veren Eli, petrolü ucuza vermekten mutsuz, o petrol işinden gelir elde etmek için her şeyi yapmaya hazır, bu sebeple dini kullanabilen bir ‘Sahte Peygamber ‘. O kadar itici bir karakter ki Daniel ile birbirlerini yedikleri sahnelerde hiçkimseye taraf olamıyor ,birinden yapmacıklığı ve dolandırıcılığından diğerinden vicdansızlığı ve hiçbir günahından pişmanlık duymayışından dolayı nefret ediyorsunuz. Filmin sonuna kadar Daniel ‘ a yeterli kini besleyemeseniz de Eli en başından itici, insanları kandıran bir din propagandacısı. Filmde simgeselleştirme de oldukça iyi, filmin sonunda Daniel Plainview tarafından yapılan pipet tanımı ve milkshakeini içmek ile topraklardaki petrolleri komşudan başlayıp karış karış almayı kast etmesi , şu an Amerika ‘nın Ortadoğu’ nun petrollerine kadar uzanmasını özetler nitelikte bir tanımlama olmuş. İnsanların kafasına kapitalist sistemin işlediği güç ve başarıya giden her şeyin normal olduğu (filmin vaftiz sahnesinde boru hattını düşün diyerek. Eli tarafından vaftize ve aşağılanmaya dayanması) düşüncesi filmin genel temasını oluşturuyor. ( https://youtu.be/5-XqI7PcClo )

Filmin müziklerinden bahsetmek istiyorum,yani: muhteşem Jonny Greenwood! Bir önceki yazımda bahsettiğim You Were Never Really Here ‘ın da müziklerini yapan bu adam filmlerde müzikleriyle hem işitsel hem görsel bir şölen yaratıyor. Öyle rahatsız edici ve filmin karanlığını öyle güzel gösteriyor ki.. Evet çirkin çok çirkin bir şeyler dönüyor diyorsunuz . Bir de aralardaki siren sesleri , adeta çığlık gibi, adeta insanlığın bir kusmuk içinde yok olması gibi hissettiriyor. Karanlık bir hava veriyor, yani görsel bir his yaratıyor bizde. Filmin son sahnesinde kullanılam Brahms ‘ın keman konçertosu sahnenin trajikomikliğine çok yakışıyor, önce yerin dibine soktuğu Eli ‘yi bowling alanında dövmesi ve o sırada ihtimal vermediğiniz kuka ile iki darnede öldürmesi müzikle sahneyi bütünleştiriyor(Ayrıca bu sahne,müzikle bütünleşme bir sonraki paragrafta bahsedeceğim gibi. Kubrick filmlerini hatırlatacak şekilde olmuş.)

Yönetmen Paul Thomas Anderson bazı insanlara göre gereksiz uzun film yapmış gibi gözükse de sinematografisi öyle güzel olmuş, her şey öyle sindirilerek gitmiş ki zerre rahatsız etmiyor,her sahnesi izlettiriyor. Tabii aksiyon hareket istiyorum ben gelemem az diyaloglu filmlere diyenler bu filmin yakınına bile yaklaşmamalı. Ayrıca oyuncu yönetimi ,sahne seçimleri,sahne yönetimi ,sahnelere kullandığı müzikler harika. Yönetmenin Stanley Kubrick hayranı olduğunu başından sonuna kadar birçok sahnesi ile hissediyoruz. Müzikler ve sahne seçimlerinde Kubrick ‘ in izlerini sıkça fark ediyoruz. Filmin ilk sahnelerinde az kelime kullanarak,sadece çevre sesleri ve müzikler ile olan çekim buram buram 2001 Space Odyssey’nin başlangıcına bir selamdır. Filmimiz en iyi film ve en iyi yönetmen dalında oscar adayı olmasına rağmen heykelciği No Country For Old Man ‘ e kaptırdı .Birçok kişi tarafından akademinin eleştirilmesine neden olmuş heykelciği vermemelerindeki ana neden olarak görülen de filmin kapitalist sisteme ve dine karşı tuttuğu sert ayna. Evet heykelciği alan Coen kardeşler de No Country For Old Man de çok iyiydi ama hangisi derseniz bu film birçok yönden kendini öne taşıyor.( Oscarı alamamasındaki bir neden olarak da Coen kardeşlerin zamanında Fargo ile hak ettiği heykelciği almamalarının günahını çıkarma da olabilir tabii. )

Tek başına yazı olabilecek oyunculuklarda Daniel Day Lewis adeta liste başı için çabalıyor, nasıl karakterle adımız aynı ise karakter de bizzat ben olacağım, rol bile yapmayacağım dercesine oyunculuk dersi veriyor. Hangi bir sahnesinden bahsetsem bilmiyorum . Ama filmin en vurucu sahneleri olarak gördüğüm vaftiz ve yalancı peygamber sahnelerinde (yukarida linklerini paylasmistim) ayakta alkışlanılacak bir oyunculuk sergiliyor. Oscar heykelciğini mümkün olsa iki kez verseler dedirtiyor. ( Javier Bardem’in No Country For Old Man’ deki yeterince güzel performansı ile rakip olmasına rağmen ) Daniel Day Lewis yüzünden arka planda kalmış gibi gözüken Paul Duno ‘ya da değinelim, karşısındaki kişi bu kadar muhteşem oynamasa aslında çok daha rahat fark edilebilecek çok güzel bir oyunculuk sergiliyor. Yapmacık ,itici bir kişiyi genç yaşına rağmen gayet güzelce canlandırıyor.

Film oyunculuk,kurgu, konu , müzik..her anlamda mutlaka izlenmesi gereken filmler listesinde olmayı sonuna kadar hak ediyor.