YANARTAŞ — 04

3 hafta sonra, Rocklake’den Fargo’ya, Fargo’dan Şikago’ya, Şikago’dan Montreal’e ve Montreal’den -bindiği ve yalnızca 1. Dünya Savaşı’nı konu eden filmlerde görülebilecek türden 10 kişilik bir pırpır uçakla, Fredericton’a ulaştı.

Fredericton’ın küçücük havalimanına indiğinde, saat gece 9’a geliyordu. Gece 9 olmasına rağmen, elini hava kaldırsa değebileceği yakınlıkta kocaman pamuk yığını beyaz bulutlar ve bulutların arka fonunda ise şimdiye kadar hiç görmediği bir mavilikte, apaydınlık, masmavi bir gökyüzü vardı. Havanın bu kadar geç saatte bile aydınlık olması, ona Kuzey Kutbu’na ne kadar yakın olduğunu, sonra da Rocklake’de geçirdiği -35 derecelik kışı burada özleyebileceği ihmalini düşündürdü. İçi ürperdi o an. Demek ki beterin de beteri varmış dedi kendi kendine ama yine de Rocklake’den binlerce kilometre uzakta olması onu gülümsetti.

Havalimanın tek pisti ve bir tane çıkış kapısı vardı. Eski Türk filmlerine konu olan, uzak bir kasabanın tren istasyonu gibi, yeşil ormanların içinde, yalnızca Fredericton’a gitmek zorunda olanların yolu düştüğü, görünüşlerine bakıldığında, bir ömür orada çalıştığı bariz olan görevlilerin bulunduğu bir havalimanı.

Havalimanın tek çıkış kapısı olmasına rağmen, kapının üzerinde “Kapı No 3” yazıyordu. Cem, uçağın merdivenlerinden inip, küçük el valizini arkasından sürükleyerek çıkış kapısına doğru yürüdü. Kapıdaki yaşlı güvenlik görevlisi — sanki, bu şehre gelen herkesin refakatçisi, herkesin karşılayıcısıymış gibi bir sıcaklıkla, Cem’i, yüzündeki kocaman bir gülümsemeyle karşıladı. Cem, Kuzey Amerika’nın yalnızca deri derinliğindeki bu sevecenliğine aynı şekilde karşılık verip, çıkış kapısından, Fredericton’a ilk adımını attı.

Çıkış kapısının diğer tarafında, elindeki kâğıtta büyük harflerle “CEM KOYOGLU” yazan, Cem’le yaşıt bir adamla göz göze geldi. Cem adamın önünde durdu ve eliyle -sanki İngilizce bilmiyormuş gibi, ismini işaret etti. Adam, elindeki kâğıdı katlayıp, kotunun arka cebine soktu, ve büyük bir gülümseme ile Cem’e yaklaştı. “Merhaba. Ben Livain. Yolculuğunuz nasıl geçti?” diye sordu Cem’e, ağır Fransız aksanlı İngilizceyle. “Uzun!” diye cevap verdi Cem ve beraber, havalimanının otoparkına park edilmiş, öğrenci arabası denilebilecek, eski ve orası burası göçüklerle dolu Honda Civic’e yürümeye başladılar. Livain, şoför koltuğuna oturdu, Cem de valizini bagaja atıp, arka koltuğa geçti ve 11 saat süren yolculuğun yorgunluğuyla gözlerini kapadı. 10 dakika sonra gözlerini araladığında, o gece kalacağı öğrenci yurdunun önündeydi. Arabadan indi. Livain “Sen lobiye geç. Ben arabayı park edip, geliyorum” dedi Cem’e ve arabaya binip, gözden kayboldu.

Cem, etraftaki binalara ve öğrenci yurduna bakınca, bu üniversiteye neden Kanada’nın en eski üniversitesi dendiğini daha iyi anlamaya başladı. Bütün binalar, neredeyse 1800'lü yıllarda inşa edilmişti. Kampüs, abisini ziyaret ettiği zaman gördüğü Boğaziçi Üniversite’sinin kampüsünü andırdı ona. Öğrenci yurdu, üniversite binalarının yamaçlarını süslediği bir tepenin hemen başlangıcındaydı. Yeşil sarmaşıklar, binanın cephesini tamamen kapatmıştı ve öğrenci yurdunun kocaman çerçeveli pencereleri ise, binanın etrafını çeviren ve yaprakları kırmızı ile turuncu renklerinin her tonuna sahip ağaçların yansımalarını, bir ressamın binaya asılmış eseri gibi gösteriyordu.

Birkaç dakika sonra, Livain öğrenci yurdunun lobisine geldi. Cem, odasını göstermesi için onu takip etti. Oda, yurdun ikinci katında, içinde iki yatak, iki çalışma masası olan, penceresi üniversitenin bulunduğu tepeden şehre bakan küçük bir odaydı. Odanın nasıl olduğu ya da manzaranın güzelliği Cem’in çok da umurunda değildi. Kuzey Amerika’da küçük bir şehir görmek, bütün şehirleri görmekle aynıydı. Cem’in tek yapmak istediği, açlığını bastıracak bir şeyler atıştırmak, yolculuğun yorgunluğunu atabileceği bir duş ve sabah 10’daki randevusuna kadar bedenini dinlendirebileceği güzel bir uyku çekmekti. Cem, kibarca, ona yardımcı olduğu için Livain’e teşekkür etti, elini sıktı. Livain’in “bir şey değil” deyip, gitmesini beklerken, Livain omuzlarını silkerek “Sorun değil!” dedi, ceketini çıkarıp, çalışma masasına geçip, bir şeyler okumaya başladı. Cem o zaman anladı ki, Livain, üniversitenin ona atadığı bir refakatçi değil, odasını birkaç geceliğine paylaşacağı bir kişiye misafirperverlik gösteren bir üniversite öğrenciydi. Sonra, adama şoför muamelesi çekip, arka koltukta oturduğu; yolculuk boyunca tek bir kelime bile etmediği aklına geldi Cem’in. Utandı!

Cem, duş alıp, dışarı çıktı. Üniversitenin kurulu olduğu tepenin en yüksek kısmına geldiğinde, kampüs içinde bir elin parmağını geçmeyecek sayıdaki kafeteryalardan birinin, gecenin bu saatinde açık olmasına sevindi. Önce, buzdolabında, büyük ihtimal birkaç gündür aynı şekilde bekleyen sandviçlere bakındı, sonra en az mide bulandıran peynirli sandviçi ve yeşillik salatasını satın alıp yedi. Açlığını biraz olsun bastırmayı başardıktan sonra, kafeteryadan iki tane kahve alıp, öğrenci yurduna geri döndü. Kahvelerden birini “şoför” Livain’e verip, sohbet etmeye başladılar. Küçük sohbetlerden nefret ediyor olsa bile, Livain’e borçlu olduğunu düşündüğü için, onun gönlünü almak istedi Cem, yatıp uyumak yerine.

Cem ve Livain, eğer bu üniversitede okursa, dikkat etmesi gereken şeylerden, içki almak için bilgisayar mühendisliğinde okuyan öğrencilerden satın alabileceği sahte kimliğe; Fransız Kanadalıların ırkçılığa maruz kalmasından, kampüsteki hemşirelik bölümünde okuyan kızlara; İstanbul mu yoksa Konstantinopolis mi? tartışmasından, Cem’in ilginç desenli ve renkli gömleğine kadar birçok değişik konuda konuştular. Yatıp, uyuduklarında, saat sabah 4’e geliyordu.

Cem, sabah Livain’in ona “Randevuna geç kalacaksın!” uyarısıyla uyandı. Cem, yolculuğun yorgunluğu ve sabah mahmurluğuyla, yatağının içinde bir müddet oturdu… Nerede olduğu, ne yaptığı, yanındaki adamın kim olduğunu kavraması için birkaç saniye geçti. Kolundaki saat 7:30’u gösteriyordu… yatağının yanındaki saat ise onun bambaşka bir ülkede, şehirde olduğunu hatırlattı ona. Saat neredeyse 9 buçuktu. Apar topar giyinip, tepenin diğer yamacında bulunan Biyoloji bölümüne koşar adımlarla yürümeye başladı.

Biyoloji bölümü, 1960 yılında inşa edilmiş, serayı andıran giriş katı botanik bitkilerle dolu, yüzyıllarca önce inşa edilmiş üniversite içinde “modern” denilebilecek bir binanın içindeydi. Lobiden içeri girer girmez, bayat ve nemli bir hava karşılıyordu insanı. Eski bir hamamın giriş kapısında insanın suratına çarpan rutubetli kokuyu andırıyordu!

Cem, bölüm başkanının, kahverengi ve ucuz ahşaptan yapılmış kapısının üzerinde, pirinç plakaya oyulmuş Prof. Y.A. Nedelcu yazan ikinci kattaki odasını bulup, kapıyı vurarak içeri girdi. Profesör Nedelcu, dört bir yana yayılmış kitapların ve üst üste yığılmış kâğıtların arasında kaybolmuş bir masanın arkasında oturuyordu. Cem, karşısında yaşlı, ince telli yuvarlak gözlükleri olan, saçları beyazlama başlamış, beyaz laboratuvar önlüğü leke içinde, odasında fare kafesi ve mikroskop olan, kulağının arkasında devamlı kurşun kalem taşıyan bir adam beklerken; karşısında sarışın, alımlı, 40lı yaşların ikinci yarısını yaşayan bir kadın buldu. Profesörün yüzünün büyük bölümünü kaplayan derin mavi gözleri, onu göründüğünde daha cana yakın gösteriyordu. Dalgalı sarı saçları, bir kadının iş yerinde tercih ettiği, sabahları çok zaman kaybettirmeden şekle girebilecek, profesyonel ve pratik bir stile sahipti. Bir eli, bilgisayarın faresiyle meşguldü. Diğer elinin yüzük parmağında evlilik yüzüğü olmadığı Cem’in dikkatini çekti. Odanın duvarlarına gömülü raflarda yüzlerce kitap vardı. Çoğunun kitap sırtı, beyaz ve standart mavi fontlu isimlerden ibaret olması, bu kitapların çoğunun akademik kitaplar olduğunu ele veriyordu. Cem’in yüzlerce kitap içinde tanıdık bulduğu tek kitap, birkaç ay önce okuduğu, yazarın ve kitabın isminin kocaman harflerle yazıldığı ve onlarca beyaz kitap arasından siyah kitap sırtıyla farklı duran The Cobra Event kitabıydı.

Profesör Nedelcu, kafasını bilgisayar ekranından kaldırıp, soluk Rusça aksanıyla harmanlanmış İngilizcesiyle “Sen, Cem olmalısın?” dedi, gülümseyerek. Cem, Evet anlamında başını salladı. “Gel içeri, otur!” dedi kadın. Cem, masaya doğru yürüdü, sonra masasının önündeki bütün sandalyelerin, kâğıt, dergi ve kitaplarla dolu olduğunu fark edip, oturacak başka bir yer bulmak için etrafına bakındı. Profesör Nedelcu, oturduğu koltuğundan kalkıp, sandalyelerden birinin üzerine yığılmış kitapları kucaklayıp, başka bir sandalyeyi kaplayan kitap yığının üzerine ekledi ve Cem’e oturması için boş ve tozlu sandalyeyi işaret etti.

- Eğer odandaki misafir koltuklarına dergi ve kitap gibi şeyler koyarsan, seni ziyaret edenler, oturup, uzun uzun sohbet etmek yerine, oturacak yer bulamadıkları için ayakta kalıp, ne istediklerini çabucak söyleyip, odayı terk ediyor. Bu küçük tüyoyu bana eski bölüm başkanı öğretmişti.

dedi Profesör Nedelcu, eline buluşan tozu silkip, masasına geri dönerken.

“Senin hakkında çok iyi şeyler duydum. İyi bir öğrenci olduğunu ve bizim bölümde tam burslu okuyabilecek en iyi aday olduğunu söylediler bana” diye devam etti, Profesör Nedelcu, gülümseyerek. “Nasıl? Tam anlayamadım? Kim söyledi size bunu?” dedi Cem, gayet yerinde bir şaşkınlıkla. Profesör Nedelcu bir müddet Cem’in yüzüne bakıp, sonra yüzünü kapatan saçını işaret parmağıyla kulağının arkasına atıp, Cem’in sorusuna başka bir soruyla karşılık verdi: “Neden biyoloji okumak istiyorsun?”

Cem, tedirgin olduğu ve bilmediği bir kişiyle diyaloğa girdiği zamanlarda yaptığı gibi, soru sormadan, ona verilen ipuçlarıyla bu kadının nasıl birisi olduğunu analiz etmek istedi ama içinde bulunduğu garip durum, tesadüfler, ve yanlışlıklar, Cem’in beyninin o an işleyebildiği tek şeydi.

- Bakın, sanırım isim benzerliğinden dolayı bir yanlışlık var. Ben bu üniversiteye ya da sizin bölüme başvurmadım. Ben bilgisayar mühendisliğinde okumak istiyorum aslında. Amerika’daki bir üniversitede. Bir yanlışlık olmalı, değil mi?

diyebildi Cem yalnızca. Gerçekte, kafasında bir anlam veremediği bu garipliğe, bir onay, bir cevap bekliyordu Cem. Profesör Nedelcu, gülerek, masadan Cem’e doğru yönelip, Cem’in sorularına cevap vermeden, dirseklerini masaya koyup, ellerini çenesinin altında kavuşturarak, sanki Cem’in sorduğu soruyu duymamış gibi devam etti:

- 1930larda Asya’nın en zengin ülkesi hangisiydi biliyor musun?

Cem daha cevap vermeye fırsat bile bulamadan, soruduğu soruyu kendi cevapladı:

- Filipinler. 1800lü yıllarda Küba, Amerikalılardan daha zengindi. Uganda, Afrika’nın en ferah ülkesiydi. Peki bu ülkeler, bugün niye zengin değil, biliyor musun? Çünkü bir sonraki hamleyi, yeniliği, değişimi göremediler. Tarım zihniyetinde kaldılar. Değişen dünyayı göremediler, dededen babaya, babadan oğula geçen tarlalarından. En basit örnek…Çiçek! Çiçek üretme konusunda dünya lideri olmak için ne gerekir?

deyip, nedenleri açıklamak için yumruk yaptığı elinin parmaklarını tek tek havaya kaldırmaya başladı.

- Geniş bir tarım alanı, bir… ucuz işçi, iki… verimli toprak, sıcak iklim, güneş… değil mi? Eğer bu mantıkla bakarsan, Brezilya’nın bu konuda lider olması gerekir… öyle değil mi? Ama bugün en büyük çiçek ihracatçısı, havası sisli, deniz seviyesinin altında, denize yapay dolum ile oluşturdukları tarlalarıyla işi beceren küçücük bir ülke: Hollanda!

Kendi sorup, kendi cevaplamasına sinir olduğu ve “ben de boş değilim Nedelcu Hanım” imajı vermek için uçakta verilen dergide okuduğu bir makale aklına geldi Cem’in. “Ama ona rağmen, Apple şirketinin geliri, Hollanda’nın bir yıllık ihracat gelirinden daha büyük!” diye kendini de sohbete dahil etti, “çok ukala” ile “kendinden emin” arasında bir tavırla. “Ben de onu demek istiyorum, Cem! Sen, bilgisayar mühendisliği isterken, kendi tarlandan bakıp, geleceği göremiyorsun. Daha çok gençsin” diye cevap verdi Profesör Nedelcu, artık hafiften Cem’i sinirini bozan, sanki yüzünden eksik olmayan, sanki kalıcı dövmeyle suratına çizilmiş gibi duran gülümsemesiyle. Cem’i sinir eden yalnızca kadının gülümsemesi değildi… Profesör Nedelcu, Cem’in en nefret ettiği o 3 kelimelik sözcüğü de kullanmıştı: “daha çok gençsin!”

Düşünmenin, başarılı olmanın, geleceği görmenin yaşla ne alakası olabilir diye düşündü Cem. Uçakta okuduğu dergideki makaleden başka bir satır aklına geldi: “Genç! Sanki aşağılama gibi kullanıyorsunuz bu kelimeyi! Steve Jobs, Apple şirketini kurduğunda daha 21 yaşındaydı!”

Profesör Nedelcu, koltuğuna geri yaslanıp “Kusura bakma! Öyle demek istemedim. Türk’sün… sana oradan bir örnek vereyim o zaman. Kanuni Sultan Süleyman, daha 26 yaşındayken dünyanın en zengin insanıydı… hatta bugünün parasıyla, Bill Gates’ten onlarca kat daha zengindi ama bugün, o servetten eser bile yok!” diye cevap verdi. Profesör Nedelcu’nun, bu dünya ne sana ne bana kalmaz türünden Sezen Aksu edebiyatı yaparak onun gönlünü almaya çalışması komik geldi Cem’e. Bir yandan da Kanuni Sultan Süleyman’ı bilmesi, ondan bahsetmesi hoşuna gitti. İstemeden gülümsedi.

Profesör Nedelcu kendini açıklamaya devam etti:

- Şunu demeye çalışıyorum… Binlerce yıl önce insanlar mağarada yaşıyordu. Eğer, bir grup geyiğin mağaranın önünden geçtiğini görürsen, avlanma zamanı gelmiş demekti. Bunu diğerlerine anlatabilmek ve ava yardım edecek insan toplamak için, sen gördüklerini mağara duvarına çizerdin! Her çizdiğin resim, bir fikirdi, sohbetti, bilgiydi. Sonra, bu çizgiler garip karakterlere dönüştü Mısır’da, Mezopotamya’da. Eğer bu harfleri anlıyorsan, dönemin en bilge kişisiydin. Sonra, bilginin transferi A, B, C’ye dönüştü. Bir fikri anlatmak, yaymak için, duvarlara resim çizmene gerek kalmadı. A, B, C ile bilginin transferi de hızlandı. Bilgi ülkeler, kıtalar arasında dolaşmaya başladı. Şimdi, günümüzde, biz, daha basit bir dil kullanıyoruz iletişim için. Bugünün dili, alfabeden oluşmuyor. Yalnızca iki karakter var: 1 ve 0! Dijital alfabe!

Cem, kadının sözünü bitirmesini beklemeden lafa girdi:

- Biliyorum! Ben de onu demek istiyorum zaten. Ben, bu yeni, dijital alfabeyi okumak istiyorum! Biyoloji değil!

- Anlıyorum! Ama, yanıldığın kısım, bu alfabenin, yarıştaki bitiş çizgisi olduğunu düşünmen! Geleceğin alfabesi çok daha farklı. Yalnızca 4 harf var içinde: A, T, C, G!

- DNA?

- Evet! Dijital alfabeyle, 1 ile 0’ı değişik şekillerde yazarak Vikipedi ya da porno sitesi oluşturabilirsin. Online bağış toplayıp, insanlara yardım edebilirsin, ya da yine aynı 1 ve 0 ile kredi kartı çalabilirsin, bilgisayarları hack edebilirsin. Aynı mantıkla, eğer A,T,C,G kombinasyonu kullanarak bir şeyler yazarsan uzun yaşarsın, ya da birkaç harfin yerini değiştirişsen, akciğer kanserine yakalanırsın. Sivrisinekte bulunan 1,4 milyar harften, birkaçının yerini değiştirerek, dünyanın en çok insan öldüren canlısını, sana sıtma aşısı veren yararlı bir canlıya dönüştürebilirsin ya da aynı harfleri kullanarak sivrisineğin ebola virüsü transfer eden en tehlikeli terörist olmasını sağlarsın. Sence geleceği değiştirecek olan hangi alfabe? A, B, C mi? yoksa bir ve sıfırlar mı? Yoksa bizi, biz yapan, hücrelerimize yazılmış genetik alfabe mi?

Profesör Nedelcu’un sorduğu soru aslında retorik bir soruydu. Herhangi bir cevap beklemiyordu. Cem, ağzı açık dinliyordu, Prof. Nedelcu’yu. Kadın, eline, masasının üzerindeki kâğıt yığını içinde birkaç saniye aradığı bir dergiyi alıp, işaretlenmiş sayfasını açıp, Cem’e göstererek, sohbete -aslında monolog demek daha anlamlı, devam etti: “Genetik icatlarda patent talebi, 1991’de sıfırken, yalnızca 5 sene içinde 2 milyon 200 bin kat arttı. Bir sene sonra, yani 95’den 96 yılına, patent müracaatı 2 milyon 700 bin katına çıktı. Büyük ihtimal, eğer Patent Ofisine gitseydin o tarihlerde, duyacağın tek kelime “Ha Siktir! Bir tane daha” olacaktı. Cem, yalnız değilsin! Yeni dönem başladı bile.”

Koca bölüm başkanının küfürlü konuşması Cem’e garip gelmişti. İstem-dışı geri çekilip, koltuğa yaslandı. Prof. Nedelcu yine gülümsedi. Birkaç saniye durup, Cem’in gözlerinin içine bakıp, konuşmasına devam etti:

- Bahsettiğim bu yeni dil, bütün canlılarda aynı. Yaşayan ve şimdiye kadar yaşamış her canlı, bu genetik dili paylaşıyor. Bu demektir ki, bu dili okuyarak, yeniden yazarak, canlıları, birbiriyle aşılayabilirsin, değiştirebilirsin, daha iyi yapabilirsin. Dünyanın en eski dili olmasına rağmen, bizler okumayı daha yeni öğrenen çocuklar gibiyiz! Bizi daha da ileriye götürecek, geleceğimizi değiştirecek yeni dil, bu! Hücreler, tohumlar, hayvanların embriyoları, birer flaş bellek. Veri setini değiştirip, karıştırıp ya da yeniden yazıp, hayatı değiştirebilirsin. Bakterilerin, bitkilerin, hayvanların… insanların! Tanrıyı oynayabilirsin! Biliyorum, bütün bunlar, bugün sana biraz korkutucu, biraz uzak ve soyut görünebilir ama emin ol ki hepsi gerçek! Senin dünyaya bakış açını değiştirecek. Nerede çalıştığını, neye yatırım yaptığını, yarının servetini, senin çocuklarının yaşam hakkında yapacakları seçimleri. Hatta, senin, nasıl bir çocuk sahibi olacağını… savaşları… uyumu… hastalıkları… terörizmi… barışı. Birçok kişi, hayatlarına giren her yeni teknolojinin getirdiği şiddete, değişime, aniliğe hazır değil. Yeni genetik dilinden önceki teknolojiler hayatı, ülkeleri, şirketleri değiştirdi. Şimdi ise, biz, insan olmayı yeniden tanımlayacağız. Kendi içimizde küçük bir tanrı olacağız.

Prof. Nedelcu, susup, Cem’den bir tepki bekliyordu. Gelmeyince, yeniden ona doğru eğilerek “Ama yine de sen bilgisayar mühendisi olmak istiyorsan, söyleyebileceğim bir şey yok. Yepyeni bir sosyal ağ kurup, belki milyarder olabilirsin. Benim sana teklifim, hayatı değiştirmek! Tanrıyı oynamak! Buna hazır mısın?” dedi, bir seçmeni, oy vermesi için ikna etmiş bir politikacının edasıyla ve yüzünde, dudaklarının kenarına yalnızca dikkatlice baktığınızda görebileceğiniz tatminkâr bir gülümsemeyle.

Cem’in bu görüşme için hazırladığı, ceketinin cebindeki küçük not defterine yazılı duran “Burada okursam, kampüs içinde yarı zamanlı çalışabilir miyim?” “Tam burs içine öğrenci yurdu ücreti de dahil mi?” türünden sorular, Prof. Nedelcu’nun sorduğu Hayatı değiştirmeye hazır mısın? sorusuyla karşılaştırınca çok komik, çok anlamsız geldi Cem’e.

Eylül ayında, Fredericton’da, Biyoloji bölümünde, New Brunswick Üniversitesi’nde, tam burslu lisans öğrencisi olarak eğitimine başladı.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.