YANARTAŞ — 11

Yağmurdan ıslanmış, yer yer içinde elmas parçacıkları saklanmış gibi şebnemlerin parıldadığı yemyeşil çimenlerle kaplı tarlaları, ve köyünün balçıktan yapılmış, damları biber dolu evlerini görebildiği bir tepenin başında duran -belki de o manzarayı asırlardır sessizce seyreden, yaşlı bir ıhlamur ağacının gölgesinde oturmuş, hem koyunlarını seyrediyor, hem de kafasında gündüz rüyaları kuruyordu, Serhad. Başlık parasını bir araya getirdiği, baba-evinden çıkıp kendi evinin reisi olduğu günleri düşünüyordu. Kazandığı para, 12 nüfuslu ailesine yetiyordu ama başlık parasını toplayabileceği bir tasarrufa el vermiyordu. Zaten bu nedenle, sınırı geçip, kasabada ve diğer köylerde satmak için Irak’tan kaçak çay, sigara, mazot getiriyordu, diğer köylülerle birlikte. Az da olsa, kaçakçılıktan kazandığı paranın bir miktarını kenara koymuş, kendi evini yapabileceği arsayı bile seçmişti. Her ayın son haftası, köyden akrabaları ve tanıdıkları, 35 kilometre uzaktaki sınıra katırlarla gider, sınırı sorunsuz geçer, sonra, sınıra yakın Irak sınır köylerinden birinde gerekli alışverişlerini yapıp, geri dönerlerdi. Sınırı geçip, kaçak mal getirmek, mesleği dediği -ve onun deyimiyle, her Adem’in harcı olmayan çobanlıkla karşılaştırıldığında, çok daha kolay bir işti. Sınırda nöbet tutan askerler de alışmıştı artık köylülerin üç-beş kuruş kazanmak için yaptığı bu işe. Bir paket sigaraya göz yumarlar, herhangi bir sorun çıkarmazlardı. Askerler, bu kaçakçılığın, birçok aileyi beslediğini, ağızlarına bir lokma da olsa ekmek soktuğunu bilirdi, devletin yıllar önce unuttuğu bu köyde. Karakol komutanları ise aynı görüşte değildi. Kaçakçıların, içeri ve dışarı silah kaçırdıklarını, sınır ucundaki teröristlerle iş birliği yaptıklarını, hatta, teröristleri, gruplarına katıp, ülkeye soktuklarını söylerdi askerlerine. Çoğu doğunun çocuğu olan askerler ise, bunların çok da doğru olmadığını biliyordu.

Serhad ve akrabaları, sınıra geldikleri gece, o zamana kadar görmedikleri bir manzara ile karşılaştılar. Her seferinde sınırı geçtikleri yerde, ellerindeki tüfekleri onlara doğrultmuş askerler bekliyordu. Köylüler, ürkek ve ne olacağından habersiz, hayatlarında tek bildikleri ve gördükleri devlet görevlisi olan askerlere yaklaştılar. Aralarında Türkçeyi en iyi konuşan Berat, ne olup, bittiğini anlamak için komutanın önünde hazırolda durup, anlatılanları dinlemeye, anladığını da diğerlerine, Kürtçe olarak anlatmaya başladı.

Askerlerin Türkçe, Berat’ın Kürtçe anlattıklarına göre, Irak’ta gittikleri sınır köyünde verem salgını vardı. Onların kaçakçılığına göz yumabilirlerdi ama salgın bir hastalığın, onlarla birlikte yurda dönmesine tahammül edilemezdi. O nedenle, askerler, yanlarında bir hekim getirmişti. Hekim, tek tek onlara verem aşısı yapacaktı.

35 köylü, beyaz gömleğinin sol göğsünde aslan, oğlak ve yılan kafalarının birbirine girip, garip bir yaratık oluşturduğu bir logonun olduğu, ağzı maskeli, eli mor plastik eldiven ile kaplı genç bir şehirlinin önünde sıraya girdiler. Kollarını sıvayıp, başlarını iğneye bakmayacak şekilde yana çevirip, hekim olabileceğini düşündükleri bu gencin, piknik soğutucusuna benzeyen küçük bir seyyar dolaptan çıkardığı iğnelerle tek tek aşılandılar. Hayatlarında ilk defa aşı ve hekim, hatta askerler dışında başka bir Türk görüyorlardı.

Irak’taki sınır köyüne vardıklarında, ağır bir sis çökmüştü cılız bir ışığın aydınlattığı köyün tek sokağına. Her zaman kaldıkları, tanıdık tüccarın evinin arkasındaki ahırın kapısından girip, yorgun bedenlerini, sabah gerçeklesek yoğun alışverişe vermek için, serdikleri minderlere attılar. Yanlarında gelen ve grubun en genci olan Baran ateşler içindeydi ve sırt ağrısından şikâyetçiydi. Ertesi gün, sabah erkenden kalktıklarında, Baran’ın, ateş ve ter içinde, yatağında iki büklüm yattığını gördüler. Ertesi günün akşamı, planlarına göre 3 güne yayılmış alışverişlerinin hepsini bir günde tamamlayıp, Baran’ı biran önce köye geri götürmek için -ağır yük yüzünden yavaşlayan katırlar nedeniyle uzun sürecek, geri dönüş yolcuklarına başladılar.

Geri dönüşte, Serhad da dahil, hepsinin üzerinde bir kırgınlık vardı. Hemen hemen hepsinin ateşi çıkmıştı. Kafatasını kıran baş ve bel ağrısı ile yollarına devam ettiler. İçlerinden bazıları kusmaya, yürüyecek gücü bulmak için, yanındakilere tutunmaya başladı. Yürümeye başladıktan 5–6 saat sonra, başlarının üzerinde uçan F16 uçakları gördüler. Bu, sınıra yaklaştıklarının işaretiydi. Ender de olsa, Irak dönüşü, F16 uçakları ile karşılaşırlardı fakat bu sefer, uçak, başlarının üzerinde birkaç defa döndü. Baran, hasta olmasına rağmen, yüzünü havaya kaldırıp, günün birinde, o uçaklardan birini uçurabilme hayali ile gülümsedi. Köydeki diğer çocuklarla, şeker torbası kâğıtlarından yaptıkları uçurtmalarla, köylerinin üzerinden arada sırada uçan F16 uçakları veya Kobra helikopterleriyle yarış yaparlardı. Biraz önce üzerlerinden geçen uçak, geri dönüp, bir kez daha üzerlerinden uçtu ama bu sefer yere çok daha yakından geçti. Serhad’ın başındaki şapka neredeyse uçağın oluşturduğu rüzgârdan uçacak gibiydi. Uçak gözden kayboldu. Grup, ağrıyan kaslarını ovuşturarak yürümeye devam etti. Uzaktan, bulutların arasından, F16 yeniden göründü. Uçak onlara yaklaştığında, Serhad’ın en son gördüğü şey, uçağın iki kanadının altından onlara doğru gelen, sarı kırmızı ateş ışıklarıydı. Serhad bir daha gözlerini açtığında, hasta olduğu için sümükle dolmuş burnuna yanık kokusu geldi. Yattığı yerden kalkmaya çalıştı ama başaramadı. Bacağının, dizinin hemen üstünden kanadığını gördü. Elini, kanayan yere, yarayı kapatmak için bastırdığında, bütün vücudunu sanki elektrik prizine dokunmuş gibi bir acı sardı ve kontrol edemediği bir titreme aldı. Gece olmasına rağmen, etraf gündüz gibi aydınlanmıştı. Çevresine bakındı. Mazot ve diğer eşyaları taşıyan katırlar alev içindeydi. Acıdan bağıracak nefesi olmayan birinin inlemesini duydu. Kuzeni Aras’ın kan içindeki yüzünü gördü. Hemen yanı başında yatıyordu. Eliyle, Aras’ın omuzuna dokundu. Aras’ın cansız başı, yavaşça diğer tarafa döndü. Acıdan değil ama korkudan bağırmak istedi, sesi çıkmadı. Sonra, Baran’ı gördü. Babası, üzerine düşmüştü… ya da babası, kendi bedenini siper etmişti ona. Her ikisi de cansız yatıyordu. Baran’ın babasının ceketi yanıp kavrulmuş, sırtına yapışmıştı. Serhad kustu.

A single golf clap? Or a long standing ovation?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.