YANARTAŞ — 14

Aslı, Cem’e “Nasıl hissediyorsun kendini bugün?” diye sorarken, Cem’in gerginlik hissi nedeniyle şuursuz bir şekilde ovuşturduğu ellerine bakıyordu. Odada yine aynı bahar kokusu vardı… taze kır çiçeği türünden değil ama ağır bir losyon da değildi bu koku. Portakal, vanilya ve bergamot karışımı.

Cem’in tedirginliği, yeni bir bebeğin ağlaması gibi –sessiz de olsa, odayı doldurmuştu. Bıçakla kesecek kadar ağırdı odadaki hava.

Yeni bebeklerin ağlamasının nedeni, ağladıkları an içinde hissettikleri sıkıntı, rahatsızlık, onların kısacık, yeni başlamış hayatları içinde yasadıkları en büyük acı olmasıdır. Daha büyük bir acıyı bilmezler… tatmamışlardır. Yaslandıkça, acılarımızın, rahatsızlıklarımızın yelpazesi de genişler. Küçük huzursuzluklar artık ağlatmaz bizi. Cem’in o sabah hissettiği duygular, bir bebeğin huzursuzluğu kadar ham, yepyeni ve tarifsiz bir acıydı… hayatında hiç tatmadığı kadar. Bu içini büken, tanımı zor rahatsızlığın nedenini bilmiyordu. Aslı’nın, kendini nasıl hissediyorsun sorusunun cevabı aslında buydu ama bir cümleye koyup, cevap vermek, bir bebeğin açım demesi kadar zordu.

Cem, yere diktiği gözlerini, Aslı’nın suratında kenetleyip, soğuk bir ayazın sıcaklığı ile “iyiyim” dedi. Aslı, bir müddet daha Cem’in gözlerinin içine baktı. Birbirini iyi tanımayan iki kişinin göz göze gelip bakıştığında, ve bakışmanın gereğinden fazla uzadığı anda hissedilebilecek o garip rahatsızlığı ilk hisseden Aslı oldu. Cem’in bakışlarından kaçmak için kafasını, oturduğu koltuğun yanında bulunan çantasına çevirdi. Aslı, çantanın içindeki ses kayıt cihazını çıkarıp, Cem ile kendi arasında duran kahve masasının üzerine koydu ve kırmızı “rec” düğmesine bastı. Aslı, Cem’in oynadığı güç oyununun farkındaydı.

Aslı, Cem’i daha da kendi içine kapatacak, belki de onu korkutacak başat bir konum almak yerine, zararsız ve boyun eğen rolünü oynamayı tercih etti.

- Cem! Dün söylediklerim için özür dilerim. Söylemek istediklerim, beynimde düşündüğüm gibi çıkmadı ağzımdan. Sana “Seni öldürmek isteyen Bil-Gen?” derken, bunu gerçekten merak ettiğim için, tam olarak anlamadığımdan dolayı sordum. Alaycı bir düşünceyle değil.

Aslı’nın zararsız ve af dileyen tonu, Cem’i korunmasız, savunmasız, silâhsızlandırılmış hale getirdi. Aslı’ya öfkeyle diktiği gözlerini, yeniden yere indirdi. Sanki her an çıkıp gidebilecekmiş gibi, koltuğun ucuna oturmuş bedenine bir rahatlama geldi ve koltuğa yerleşip, geriye yaslandı.

- Yıllar önce, Abim, İstanbul’da öğrenci evinde kaldığı yıllarda, onu ziyarete gitmiştim. Gecenin bir yarısı, bir şeyler yemek için ben, abim ve abimin kız arkadaşıyla dışarı çıktık. Apartmanın kapısından çıkar çıkmaz, burnumuza kötü bir koku geldi. Abimlere geldiğimde arada sırada mahallede gördüğüm, evi barkı olmayan, sakalı saçı birbirine karışmış, giydiği elbise artık neredeyse derisi haline gelmiş, pis kokusu daha 100 metre yaklaşmadan burnunuza gelen mahallenin meşhur dilencisi bize doğru yürüyordu. Abim, kız arkadaşını arkasına çekip “Gelme lan! Siktir git!” diye bağırdı dilenciye doğru. Dilencinin bize verdiği cevabı dün gibi hatırlıyorum. “Sigaram için ateş almak için rahatsız ettim gençler! Ama siz siz olun, evsiz de, ayyaş da olsa, kimseye bu şekilde muamele yapmayın. Hepimiz insanız! Senden de, benden de kan akar parmağımı kessen… yaş akar gözümden canımı yaksan. Farklı değiliz!” Ertesi gün abim, arkadaşlarına anlatırken “Bize öyle bir ders verdi ki adam, bütün öğrendiklerimi unuturum üniversite sınıflarında ama adamın bize söyledikleri, benle bir hayat boyu kalacak!” demişti.

Cem, yaslandığı koltuktan öne doğru eğilip, Aslı’nın ses kayıt cihazına uzandı ve eline alıp, siyah “stop” düğmesine bastı.

- Biliyorum. Bana yardım etmek için buradasın. Anlattıklarım sana şu an çok fazla bir anlam ifade etmiyor. Belki de çok fazla zamanımız olmadığı için ben böylesine telaşlı, sabırsız ve öfkeliyim. Ben özür dilerim sana saygısızlık ettiğim için. Yorgunluğuma ver! “Gerçek dünya” öylesine hızlı bir şekilde cereyan ediyor ki, ben rüyanın nerede bitip, gerçek dünyanın nerede başladığını bile artık kolay bir şekilde göremiyorum. Biliyorum yaşadığım “şu an”, yaşandığı andan itibaren bir anıya dönüşüyor ama sanki, gelecekteki ben, geçmişe bakan, hatırlarını anımsayan bir halde yaşıyorum her dakikayı. Yani, geçmişe bakıp hatırladığında, yaşadığın andan çok daha farklı bir anlam ifade edecek olaylar serisi gibi… çok iyi bildiğin bir yüzü, sanki ilk defa görmüşsün gibi… Deja vu değil de, tam tersi: Vuja de! O nedenle, olan bitenler hakkında ipuçları toplamak için sanki bu anın bir dakika önünde, zaman yolculuğu yapan biri gibi yaşamaya çalışıyorum, çünkü, yaşadığım şu an, çoktan planlamış bir hayatın tekrarı. Belki bu nedenle herkesten uzaktayım. Göz aldanması yaratmak için. Ne kadar uzakta durursan, o kadar muhteşem görünüyorsun başkalarına… çatlakları, çizgileri, morlukları, göz yaşlarını, insanlar yalnızca sana yaklaştığında görebiliyor.

Aslı, Cem’in sözünü kesiyor yine aynı zararsız ses tonuyla.

- Ama hayat devam ediyor Cem. Hepimiz ileri giden zamanı, yani hayat dediğimiz her anı, koca bir okyanusta, küçük bir kayığın içinde kürek çeker gibi, gideceğimiz yöne sırtımızı dönmüş, gittiğimiz istikameti görmeden, yalnızca geriye bakarak yaşıyoruz. Bu çok normal! İleriye bakarak kürek çekmek çok daha zor. Kürekleri tutan sensin! Sen, kendi hayatının ana karakterisin… inan bana! Gözlerinin önünde gerçekleşen hayatının ana merkezindesin! Etrafındakiler yalnızca yardımcı oyuncular: ailen, arkadaşların, birlikte çalıştığın kişiler… yalnızca senin etrafında dönen gezegenler. Kendi hayatını istediğin gibi yaşamak, senin sahip olduğun en büyük özgürlük!

- Benim demek istediğim de o! Yaşadığım bu hayat içinde sahip olduğum kontrol, bir kölenin sahip olduğu özgürlükten bile daha az!

Aslı, Cem’in gözlerinin içine bakarak, masada duran kayıt cihazına uzandı. “Devam edelim mi kaldığımız yerden?” diyerek, yeniden cihazın kırmızı “kayıt” tuşuna basıp, geriye yaslandı. “En son üniversite yıllarından bahsetmiştin. Peki üniversite sonrası?” diye sordu Aslı, biraz daha bilgi edinebilmek için Cem hakkında.

Cem anlatmaya başladı.