Bir tutam manifesto
Evdeki hesapların çarşılara uymadığı günler çok geride kalmıştı. Atasözleri güncelliğini yitirmiş, deyimler yerlerini güncel deyimlere, geçici alıntılara bırakmıştı. Hiçbir şeye vakti yoktu kimsenin ve her şeyle oyalanıyordu herkes. Boşluğa bakan insan sayısı azalmıştı hep gözleri kendine çeken bir aydınlıkla aydınlanıyordu yüzler. Işık kaynağı artık lambalar ya da ampuller değildi. Ateş neredeyse yoktu. Başında anlatılan öyküler, kahramanlar, yabancı diyarlar yoktu. Gizem hiç yok gibiydi çünkü her şey ulaşılabilir ama daha sonra da yapılabilirdi. Gitmeye gerek yoktu zaten ne zaman istesek gidebilir görebilirdik. Beklemenin zamanı değişmişti artık yıllar yoktu dakikalar saniyeler bile yetmiyordu. Her şeyle oyalanan herkes çok meşgul ve yorgundu ama hiç bir şey üretmeden, hiçbir yere gitmeden nasıl bu kadar yorulduklarını anlamaz halde sürüklenmek artık bir ayrıcalıktı. Dokuz taksitle satın alabiliyordunuz. Hatta ertelediğiniz her şey kendini erteliyor fark ettirmeden taksit zamanı geldiğinde ne zaman ertelediğinizi bile hatırlamıyordunuz. Şifreler vardı hayata dair şifreler sırlar değil ama gündelik şifreler. Sakınılan yaşanmamışlıkları saklama kodları vardı her yere not aldığımız. Benliğimizin küçük parçacıklarından sıyrılan her bir notada bilmediğimiz ahenklere eşlik ediyordu bildiğimiz yalnızlıklar. Sırf değişmesin diye sandalyeler yerimizden kalkamaz olmuştuk. Ya bir başkasının ertelediği hayalin taksiti gelirse de yerimize oturursa diye korku salmıştı içimize gördüğümüz geçmişten içimize işleyen bir rüya. Keşiflerimiz tutunmak için çok kaygan, kaygılarımız endişelerimizin kucağından bize el sallıyordu. Yediklerimiz birbirinin yerini tutmasa da çocukluk anılarımızla dolu olmaya başlamıştı. Geri dönmek an meselesiydi. İki biletle o mutlu kaygısız günlerimize dönebilirdik ama bilet gişesi çok uzaktaydı ve bilet memuru öğle arasındaydı. Bir kalksak yerimizden dünya sallanacaktı ama biz kıpırtısız olacaktık çünkü kalorilerimize dikkat ediyorduk ve bu çok büyük bir erdemdi gizli atıştırmalarımızın gözünde. Zayıflamıştık aslına tam tersine şişmanlamız gerekiyorken. Tepkilerimiz beynimizi şişmanlatırken bedenlerimiz günden güne erimişti. Beyinlerimiz beslenmek için kendi varlıklarını sürdüren mekanizmaya asalak olmuştu. Ellerimiz kıpırtısız, kalbimiz bir anti zen çarpışında, gözlerimiz aydınlık bir boşlukta kaybolmuştu. Uzun olan hiçbir şey bize göre değildi. Kısa zevkler, hemen olsun hapları, ben dayanamam o kadar uğraşmayacılar sarmıştı içimizi. Baktığımız boşluğu doldurmak haddimize değildi. Boş bir kağıt görmeyeli çok uzun zaman olmuştu. Arasak sorsak kimselerde yoktu. Noktalar birleşip çizgiye dönüşmek istiyorlardı ama çizginin onları toplayacak enerjisi kalmamıştı. Böyle günlerden birine odama kapandım. Yaşınız ilerledikçe odanıza kapanmak kolaylaşıyor. Aslında her dönemde var bu kolaylık ama zaman zaman kullanılıp unutuluyor. Hemen birileri aranıyor, beraber başka odalara kapanılacak. Yetmiyor. Oda sessiz. Yetmiyor. Oda susuz. Oda aç. Oda yalnız. Başka odaya gidilmiş. Bekliyor ama sessizce dönecekleri. Biliyor çünkü çizgi gibi o da duvarları tutuyor yan yana. Bir anlamı olduğunu biliyor ve bekliyor mutlaka gelecek olanları. Tarifsiz ve zamansız bir bekleyiş içinde sessiz, soğuk ve kaygısız duvarları.
Üzerinden atıyor tek tek ona yapıştırılanları zamanla. Duvar kalıyor çıplak ve yenilenmeye hazır. Delikleri var eski çivilerden kalan. Bant izleri ve birkaç yağ lekesi. Bir köşesi çürümüş. Rengi solmuş boyasının. Belli ki çok yaşanmış, yıllanmış. Duvar sessizce duruyor öbür duvarların ortasında. Duvara bakıyorum. Boş bir kağıt gibi solgun teniyle beni izliyor. Mesafeli biraz, ne de olsa hareket edemiyor. Yerini bilen erdemli bir duvar. Bir an kollarını açıp bana koşacak hali yok tabii. Oda farkında olanların bak gördün mü gelecek demiştim diyor duvara köşedeki çatlaktan. Duvar da anlamsızca bana bakıyor. Önümden çekilmek ister gibi bir hali var. Yol vermek istiyor içten içe git hadi diyor ama çekilemiyor önümden. Ben kalmaktan yanayım zaten. Sırf önümde dursun diye geldim. O bunun farkında değil odanın böbürlenmelerini dinliyor.
Bugüne kadar kaç duvar izledim acaba. Gençliğimde ellerimle boyadığım bir duvarım vardı. Çivileri sökmeyi atladığımdan avuçlarımı parçalayan hırçın bir duvar. Halbuki bulutlar ve el izleriyle genç kızların ucuz hayallerini süsleyen romantizmle başlamıştım boyamaya. Kan lekeleriyle bitti. Masraf çıkardım kısacası. Bir hafta sonra tekrar boyamam gerekmişti boyamamıştım. O duvara da yıllar boyu bakmıştım. Bir sürü hayat ve hayal kurup unuttum her birini. Duvarla kağıt arasındaki yegane farkı keşfettiğimde tam da bu satırı yazıyordum. Ama sizin için geçmiş olduğundan okuduğunuz zamana göre ne kadar erken ya da geç keşfettiğime karar verebilirsiniz.
Noktaları çizgilere çevirmek için beynimi zorlasam da yapamadığımı anladım. Kendi halinde bir anda bir anlığına oluyordu hep. Düşündükçe çarpılan tekrar eden duvarlar silsilesi bunun farkında değildi. Onun tek derdi kendisiydi belki de. Yine çarpmayayım diye önümden çekilmeye çalışıyordu haspam sıvaların mı dökülür çarpsam sanki. Hem belki son anda hiç tanımadığın bir şekilde duracağım karşında. Sana bakmamın nedeni gelecek aklına ve o koca kalın çimento sen, incecik bir kağıda dönüşeceksin. Ben o sessiz odada sana yazacağım hayallerimi. Kim olduğumu kimse bilmeyecek. Tavandan sakınacağım gözlerini.
