Yeni bir defter peşindeyim yine. Dikey ve çizgili olsun istiyorum. İstediğim bir sürü şey gibi yine kolay bulunamıyor. Üçüncü gün ve arayışım devam ediyor. Bu arada boş durmamak için dosya kağıtlarına yazıyorum. Yazma kasımı geliştirmem lazım. Haftalardır izliyorum. Sokaktan uzakta, kapalı bir kutunun içinde mağaradan gölgeleri izleyen ilkeller gibi izliyorum. Kendi imgelemimde bir kıpırtı yaratmaya çalışıyorum. İçeriden gelen en ufak hareket beni gerçek dünyaya döndürecek. O nedenle boş kağıtlara kendimi yazıyorum. Sonrasında dışarıya bakıp bu 29,7’ye 21 santimetre pencereden seni de yazmaya başlayacağım. O zaman yazılarımı okumak, filmlerimi izlemek daha çok şey gösterecek sana. Ama şimdilik bu dünyayla yetinmelisin diyeceğim ama hiç birşeyle yetinmiyorsun ki sen. Hep yeni birşeyler olsun istiyorsun. Zamanı yaratmanın nedeni de bu olsa gerek. Hiç birşey olmazdı, sen de yerinden hiç kıpırdamazdın zaman denilen olguyu uydurmasaydın. Sadece sıkıntıdan yarattın zamanı değil mi? Hiç birşey geçmese de o geçsin diye. Şimdi senin yüzünden hepimiz bir yelkovanın arkasından koşuyoruz çünkü arkamızdan akrep kovalıyor. Tembel ve kıpırtısız bir yaratık olabilirdin ama sen izlemeyi sevdiğinden hepimizi sıcak kanlı yaptın. E zaten koşarken sürekli kanımızın kaynaması da doğaldı senin için. Bak yine tutamadım kendimi seni anlatıyorum. Bu sadece bir egzersiz. Bu sadece bir egzersiz. Bu sadece bir egzersiz. Üç tekrar sonra altı kelime ara. Bundan dört set yazıp kendinle baş başa kalacaksın. Günde bir kez yap ki yazma kasların yaza hazır olsun. Sonra pilyajlarda baş göster tırtıklardan koparmasınlar seni.Kapakların sert olsun, lastiklerin esnek ve sıkı, sayfaların kalın olsun, çizgilerin dimdik olursun. Hoş ben yatay çizgili dik bir defter arıyorum ama söylediğim gibi daha önce de senin gibisini bulmak zor. Ben de böyle şeyleri arıyorum zaten. Mesela geçen hafta geçmişimle bağlantı kurabilmek için üç girişli bir jak aradım. “Ben o konuda hiç birşey bilmiyorum” dedi elektrikçi. Ona “Geçmişimin üç girişi var” dedim “Bu günümün ise tek bunları nasıl bağlarım” diye sorduğumda. Her katmanı aradım anılar hanında kimse yardım etmedi ben de işimi kendim görüp geri döndüm toz ve eski kağıt kokulu müziklere. Hiç birşey olmayınca anlatmak kolay oluyor. Herşeyi anlatabiliyorsun böylelikle. “-mış” gibi yapınca mışıl mışıl uyuyor bilinç. Öyle akıyor harfler de duvardaki geyikli halının şelalesi gibi. Anlamsız, yersiz, çirkin ama orada işte.

Uzun birşeyler yazmak istiyorum. Çok da merak ediyorum nasıl olduğunu. Benim düşüncelerim hemen susuyorlar oysa, hemen kabuklarına çekiliyorlar. Sonrası hep içinden gelenler. İçimden gelenlerden de sana ne diye düşünüp bitiriyorum yazmayı. Olmayanları yazsam bu çirkin yazımla daha güzel olacak sanırım. Zaten olmadıkları için okunmasalar da sorun olmaz, olmadıklarından ötürü.

Uzun yazmak için uzun yaşamak gerekiyor. Uzun dediysem öyle seksen yaşına kadar yazmamaktan bahsetmiyorum. Geçiştirmeden yaşamak gerekiyor. Yani mesela bir yerde oturacaksan hayatın her anını seremonisi olan bir çay keyfi gibi yaşaman gerekiyor. Sandalyeni bile iyi seçeceksin. Baktığın yer keyifli olacak. Bulutların en lezzetlisini ısmarlayacaksın. Böylece aklın az bulutlu ve açık olacak. Ödevin olmayacak o hafta sonu. Kendi kendinin ketumu olmayacaksın. Rahat bir pantolon olacak aklın. Yürürken seni sıkmayacak ki yol alabilesin düşüncelerin dağlarında. Ellerin de rahat olacak. Bileğin esnek parmakların gevşek olacak. Ama en önemlisi defterin dik ve çizgili olacak yoksa bütün cümlelerin devrik olur. Sanki herşeyim doğruymuş gibi cümlelerimin devrik olmaması için uğraşmadım bu sefer. Seni etkilemeye de çalışmıyorum. Zaten okumayacığını bildiğim için açık denizlerde rahatça yol alıyorum. Bunlar hep egzersiz. Yani sen, siz , okuyucusuz yazılar. Zaten bana soracak olursan pek de faydan yok, yazarken hiç yardım etmiyorsun. Anca oradan eleştiren gözlerle, bir sonraki yazıya hevesle bakarken yakalıyorum seni. Kafamı karıştırıyorsun bak bir dakikalığına girdin yazıya yine altüst oldu ortalık. Ya bir de okursan o zaman halimiz toptan harap. Geçmişi izliyorum. Sevdiğim yazarın tiyatro oyununda dendiği gibi bugünü kimse merak etmiyor mu? , gerçekten herkes tarih okuyor mu hala acaba.

“Muhammed’in çükü sünnetliymiş” diyorlar. Bu bilgi bize niye geldi diye soran yok. Bunun gibi bir sürü yeni bilgi var. Ama hepsi de geçmişte. Yani aslında sadece yeni keşfediliyor diyorlar. Bu nasıl olabillir ki .Olan olmuş bir kere. Yeni lafı en çok geçmişle ilgili kullanılıyor farkında mısın? Aslında eski hepsi. Ana adem oğlu sır kürü. Kimse bir bildiğini aktarmamış, hep kendine sakladığından, bin yıl sonra bulunuyor bütün geçmişi. Halbuki söylesene be adam açık açık ne biliyorsan. Şimdi öyle gizli bir kitap yazılıyor mu acaba. Bundan yüz yıl sonra ya da bin yıl sonra “İkibinlere dair yeni bilgiler bulundu” diyecek mi yeni adem oğulları acep. O zaman da kesin birisi benim bu metnime sövüyor olacak. “Bak adam yazmışsın o kadar okutsana birilerine de birşeyler değişsin. Kır şu garip zinciri. Ne olurdu egzersizlerin asıl olan olduğunu anlasaydın” diyecek. Zaman yol demekse, zaten hep yolculuktaysak, geleceğe gitmek de bu yolun bir parçası. Bu dediğimi bugün anlamamızın nedeni de “yeni birşeyler” bulunsun diye bu yıllardan. Ah bir dik açılan çizgili defterim olsa da bu egzersizleri kağıt pencerelere yazmasam belki pencerenin açıldığı yer kadar kendisinin de bakılası olduğu ortaya çıkardı.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.