TREN GÜNLÜKLERİ (I)

Bilgisayarın başında 2014’te vizyona giren filmlerin fragmanlarını izliyordum. Saate baktım. 10’du. Bilgisayarı kapatıp çantama koydum. Bavulumu da alıp yurttan dışarı çıktım. Ilık bir esinti vardı. Gece ılıktı. Sivas Caddesi boyunca ilerlemeye başladım. Yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşün sonunda Gar caddesine ulaştım. Gar, caddenin sonundaydı. 40–45 dakikalık bir yoldu. Ama sanırım şanslı bir gecemdeydim. Arabanın biri yanımda durdu ve arabadaki adam gara gidip gitmediğimi sordu. Gittiğimi söyleyince arabayla bırakmayı teklif etti. Hemencecik bu teklifi kabul ettim. Adam yol boyunca dünyanın benciliğinden ve insan ilişkilerinin zayıflığından dem vurdu. Ve sonunda gara vardık. Saate baktım. Trenime yarım saat vardı. Dışarıda bir sigara içtim. Yanımdaki iki herifin askerlik hakkındaki boş konuşmasına kulak misafiri oldum. Askerliğin çok sıkıcı olduğunu düşünüyordum. Nerden bu kanıya vardığımı soracak olursanız bildiğim kadarıyla kışlalarda seks yoktu. (tabii eşcinsel değilseniz) Ben böyle düşünürken 4 Eylül Mavi treni gara giriş yaptı. 2. vagona girip 9 numaralı koltuğu buldum. Koltuğumda yaşlı bir herif oturuyordu. Ona bu koltuğun bana ait olduğunu söyledim. “9 numara değil mi?” diye sordu. “evet” dedim. 2. vagonda olduğumuzu da söyledim. “pardon, ben 3.vagon olduğunu sanmıştım” deyip kalktı. Bavulumu yerleştirdim ve koltuğuma yerleştim. Telefonumdan Jeff Buckley’nin Grace albümü açtım ve ‘Hallelujah’ parçasına gelmeden sızmıştım.

Birinin beni dürtmesiyle uyandım beni dürten bir tren görevlisiydi. “son durak, Ankara” dedi. Bende hemencecik yerimden kalktım. Bavulumu alıp bekleme salonuna geçtim. Saat 6’ydı. Batu’yu saat yedide arayacaktım. Çantamdan dergimi çıkarıp okumaya başladım. Bitcoin’le ilgili bir yazıyı bitirip dergiyi kapattım. Saat yediye geliyordu. Batu’yu aradım. Açmadı. Hala uyuyordur. Muhtemelen dün gece içmiştir diye düşündüm. Dergiye biraz daha odaklandım. Whipfist uçuş teknikleriyle ilgili bir yazıyı bitirdikten sonra saatin sekize yaklaştığını fark ettim. Batu’yu tekrar aradım. Yine açmadı. “geri zekâlı orospu kesin unutmuştur geleceğimi” diye düşündüm. Tam kalkıp bilet almak ve Eskişehir’e doğru yola çıkmak üzereyken “dur” dedim kendi kendime “boşu boşuna mı geldik bu kadar yolu” yarım saat daha bekleyip aradım eğer bu kez açmazsa kesin gidecektim. Ama bu kez açtı telefonu.

  • Alo, dedi sesi sik gibiydi
  • Lan, nerdesin?
  • Arkadaşın evindeyim
  • Tamam, buluşuyor muyuz?
  • Nerdesin ki sen?
  • Gardayım
  • Hadi be beni bir 10 dakika sonra arasana bi’ ayılayım

Telefonu kapattım. Hemen gişeye gittim. Sırada bekleyen kimse yoktu. Saat 19.00 trenine biletimi aldım. Hızlıca emanet bölümüne gittim. Bavulumu dolaba yerleştirip kapağı kapattım. Dolabın üzerinde 17 yazıyordu. Cebimden beş lira çıkartıp makineye soktum. Dolabımın anahtarı olan fişi alıp cüzdanıma koydum. Tekrar Batu’yu aradım. Kısa bir konuşmayla Kızılay Karanfil Sokak’ta buluşmaya karar verdik. Gardan dışarı çıktım. Gençlik Parkı ve stadyumu ayıran yol boyunca yürüdüm metroya kadar, cebimde önceki Ankara ziyareti sırasında aldığım EGO vardı. İçinde bir bilet daha olduğunu hatırlıyordum o yüzden bilet gişesine uğramadan direkt turnikelere gittim. Bingo! Son bileti kullanmıştım. Tabelaları takip ederek binmem gereken metroyu buldum. Bindim. Turist olduğumu belli etmemeye çalışarak (niye böyle yapıyorsam artık) iki istasyon boyunca kımıltısız gittim.

Metrodaki uyarı sesi “Kızılay” deyince indim ve yine tabelaları takip ederek Karanfil Sokağı buldum ve dışarı çıktım. Kıçımı kaldırıma dayayarak cebimdeki paketten bir sigara çıkartıp yaktım. İçimden “keşke Camel Black almasaydım” diye geçirdim. Boğazımı ağrıtıyordu. (niye aldım bilmiyorum) Çok geçmeden Batu geldi. Yanıma oturdu. Bir sigara yaktı. Selamlaştık.

  • E, ne var ne yok?
  • Aynı iste baba, sikindirik kayseri hayatı, asıl sende ne var ne yok?
  • İyi, dün arkadaşlarla içtik
  • Tahmin ettim telefonu açmayınca
  • Haha, e ne yapalım?
  • Valla baba ben çok acıktım. Bi’kahvaltı edelim
  • Tamam, ama bende metelik yok yahu
  • Hallederiz, bildiğin bi’ kahvaltı salonu var mı?
  • Açıkçası yok
  • Ulan ben mi yaşıyorum burada sen mi?
  • Ya oğlum benim dışarı çıktığım yok ki
  • Neyse, hadi biyer bulalım o zaman
  • Bulalım

Etrafa bakarak yürümeye başladık. Bana geçenlerde yolda rastladığı akordeon çalan küçük bir kızdan bahsetti. “görsen baba çok masum bi’ şey o akordeonda eline öyle güzel yakışıyor ve çok güzel çalıyor. Her gördüğümde — eğer bozuk param varsa — kesinlikle bırakırım üç beş bi’ şey” Batu’nun anlatımından oldukça etkilenmiştim. “umarım, bi’ gün bende görürüm o küçük kızı” dedim. Başıyla beni onayladı. Ve bir mekân gördük, bir boka benzemiyordu ama başka bir yer bulamadığımız için girdik. Menüye baktık. Batu kaşarlı tost istedi. Bende kaşarlı sandviç söyledim. İki de çay söyledik. Hafif ama güzel bir kahvaltı yaptık. Kahvaltı sırasında birbirimize okuduğumuz kitaplardan ve dinlediğimiz parçalardan/gruplardan bahsettik. Batu şu aralar “Yage Mektupları”nı okuyordu. Burroughts ve Ginsberg’ün birbirine yazdığı mektupların bir derlemesiydi. Şenol Erdoğan’ın bir kaydında bahsettiği için kitabın ilgisini çektiğini söyledi. Bende ona okuduğum kitap olan “Kayıp Kuşağın Filmleri”nden bahsettim. X Generation’un üyeleri ve yaptıkları işlerden…

Kahvaltı salonundan çıktıktan sonra Underground Poetix vol.13 almak için bir kitapçıya girdik. Kasadaki görevliden yardım alarak dergiyi bulduk. Fiyatı 20 liraydı. Batu “alacak mısın cidden” dedi. “evet” dedim “başka şansım yok” biraz daha bakınmak için arkadaki raflara gittik. Batu bana buralarda takılmamı şimdi geleceğini söyledi ve gitti. Geri geldiğinde elinde UP vol.13 vardı. Bana ileriyi göstererek “şu tarafa bakınsana” dedi. Bende hemencecik o taraftaki raflara gittim. Biraz sonra Batu yanıma geldi dergi elinde değildi. Bana göz kırptı ve kitapçıdan dışarı çıktı. Bende elimdeki dergiyi yerine bırakmak için dergilerin bulunduğu rafa doğru gittim. Dergiyi bırakırken gözüme Peyniraltı Edebiyatı adlı dergi çarptı. Bu derginin adını sık sık duyuyordum. Fiyatına baktım 4 liraydı. Denemek için aldım ve dışarı çıktım Batu bir bankta oturmuş beni bekliyordu.

Ben yanına gidince ayağa kalktı. Ve yürümeye başladık. Çok az ilerlemiştik ki birkaç ayakkabı boyacısı yolumuzu kesti. Ayakkabılarımızı boyamak için ısrar ettiler. İkimizde istemedik ama adamlar kira için para topladıklarını söyleyince yardım etmek için ayakkabılarımı boyattım. Ayakkabıcıya 1 lira verdim ve Güven Parkta biraz oturmaya karar verdik. Tam oturmuştuk ki bir çaycı yanımızda bitiverdi. Israrla çay satmaya çalıştı ama almadık cebimizde çok para yoktu zaten olanı da çarçur edemezdik. Çaycı gittikten sonra karşı duvardaki kabartmalara takıldık biraz hiçbir anlam çıkartamadığımız kabartmalara saçma anlamlar yükleyerek, biraz dash-hack yaptık. Sonra kalkıp kuzeye doğru yürümeye başladık. Batu bana ilerde meclisin olduğunu söyledi. Ceylan derisi koltuklarla ilgili birkaç espri yaptıktan sonra meclisin önündeki polis barikatını gördük. Midemiz kalktığı için yön değiştirip Babel’e gitmeye karar verdik.

Babel’e vardık ve direkt bahçe tarafına girdik. Bir masaya oturduk Batu espresso bense limonlu soda söyledim. Bu seferki muhabbet birbirimizin poetikası ile ilgiliydi. Birbirimiz şiirlerini eleştirdikten sonra ileriye dönük projeler hakkında konuştuk. Muhabbet sırasında soda ve kahve gelmişti. Batu fincanın küçük olmasına feci halde kızmıştı. Sigaramız azalırken konu Kill Your Darlings filmine geldi. Beat kuşağı ve 1944 amerikası hakkında uzun soluklu bir muhabbet sarmıştık. Ben ikinci sodayı bitirirken bu ağır konulardan sıkılmış ve dash-hack’in dibine vurmaya başlamıştık. Ama bir süre sonra bundan da sıkıldık ve Batu Hacettepe Kampüsü’ne gitmeyi teklif etti. Başka bir işimiz olmadığı için gitmeye karar verdik hesabı ödeyip kalktık.

Batu Sıhhiye Köprüsüne gitmemiz gerektiğini yola oradan devam edeceğimizi söyledi. Yolda sıkıntıdan dolayı laf olsun diye “yahu hocam bu şehrin merkezi nerede?” sorusu sonu olmayan bir paradigma içine sürükledi bizi.

  • Yahu hocam bu şehrin merkezi nerede?
  • Şu önümüzde yürüyen siyah kabanlı amca var ya
  • Evet
  • İşte onun sırtı bizim şehir merkezi
  • Ha, e öyle zor olmuyor mu?
  • Yani her dakika başı belediyenin ve valinin yetki alanı değişiyor
  • Olur, tabii abi böyle çok zor bu amcayı bağlamak lazım biyerlere
  • Bilemiyorum artık
  • Peki, amca şehir dışına çıksa n’olacak?
  • Ya işte o zaman şehir fiziki olarak amcanın gittiği şehirle yer değiştirecek
  • Ha, peki amca yurtdışı falan yapsa
  • Ya işte o zaman işler çok karışırdı ama belediye vali falan onun önlemini almışlardır

Bu amaçsız sohbetin sonunda Sıhhiye Köprüsüne vardık. Kuzey tarafından yukarı tırmandık ve batı tarafından aşağıya indik. Batu burada otostop çekeceğimizi söyledi. Ve ellerimizi kaldırıp sallamaya başladık. Uzun süre başarısızlığımız sabit durumdaydı. Ama çok vakit geçmeden bir jeep önümüzde durdu. Arabadaki herif ne yöne gittiğimiz sordu. Batu “Eskişehir yoluna” diye cevap verdi. Adam gittiği yönü gösterip “bu tarafa doğruysa atabilirim sizi” dedi. Batu başını sallayıp hemen arabaya bindi, bende ardından bindim. Adam öğrenci olup olmadığımızı ve hangi bölüm okuduğumuzu sordu. Bu klasik geyikten o kadar sıkılmıştım ki cevap vermedim. Adam bizi bir kavşakta bıraktı. İndik. Batu’ya nasıl gideceğimizi sordum, bilmiyordu. Az ilerdeki belediye çalışanlarına danıştık. Doğu yönündeki tepeyi aşmamız gerektiğini ama yürüyerek çok zaman alacağını söylediler. Neyse deyip yürümeye başladık. Tren yolundan ve caddeden geçtik. İlerdeki bir binanın güvenlik görevlisine nasıl gideceğimizi sorduk. Bize çok yanlış yöne geldiğimizi buradan Hacettepe’ye gidilemeyeceğini söyledi. Fazla takmadan yürümeye devam ettik ama yolda danıştığımız bir teyzede bize yanlış geldiğimizi söyleyince otobüse atlayıp tırım tırım geri döndük sıhhiye’ye ne yapsak diye düşünürken Eskiyeni’ye gitme fikri geldi aklımıza ve güzel bir kahve sigara molası için Eskiyeni’ye daldık.

Eskiyeni’ye oturunca Batu bu olanları yazmam gerektiğini söyledi. Bende ona hak verdim. İyi bir fikirdi. Ve defterimi çıkartıp notlar almaya başladım bu sırada Batu’da benim bilgisayarı alıp Johnny Cash’in son albümünü dinlemeye başladı. Kahvelerimiz geldi. Onları da içtikten sonra ne yapsak diye düşündük paranın dibine gelmiştik. Tam o sırada annemden gelen bir telefon bizi hayata bağlamıştı annem 20 lira yolladığını söyledi. Hemen parayı çektik. Ve günün ilk biraları için Babel’e geri döndük.

Babel’e girip yine bahçeye oturmuştuk. İki ellilik bira söyledik. Etraf çok kalabalık olduğu için ciddi bişey konuşmadık onun yerine ekstra dash-hack yaptık. Sanırım mekândaki en keyifli masa bizdik. Biraların sonuna gelmeye başladık saate baktım 18.15’ti. Hemen çıkmazsak trene geç kalacaktım biraları fondipleyip hesabı verdikten sonra hemen fırladık. Önce koşarak karanfil sokağına oradan şimşek hızıyla metroya aktık. Hemen gişeye ulaşıp kuyruktaki bir amcadan rica edip önüne geçtik ve bileti aldık. Ben Ankaray’a Batu’da metroya gitti. Ayrıldık. Ama benim metroyla dönmem gerektiği sonradan geldi aklıma(tabii Ankaray ile garın daha yakın olduğunu henüz bilmiyordum) hemen Ankaray’dan çıkarak metroya geçtim ve Ulus durağına kadar tedirgin bir bekleyişle gittim. Ulus’ta iner inmez hemen stadyum çıkışından fırladım gara doğru koşmaya başladım 50 metre olamamıştı ki tıkandım lanet olası sigara! Gara vardığımda saat 18.50’ydi. Hemen emanetten bavulumu alıp YHT girişlerinin yapıldığı 1.perona geçtim ve kontrolcüye biletimi gösterdim. Barkoda okuttuktan sonra gülümseyerek “iyi yolculuklar” diledi. Bavulumu ve bilgisayar çantamı x-rayden geçirip trene bindim ve koltuğuma oturdum. Feci bir titreme başlamıştı.

Bir buçuk saat sonra Eskişehir’deydim. Hüzünlenmiştim. Tren garında gelen karşılamaya gelen insanlar adeta yalnızlığımı yüzüme vuruyorlardı. Bu moral bozukluğu içinde gardan dışarı çıktım ve hafif bir yağmur başladı. Bir sigara yaktım. Gökyüzüne bakarak gülümsedim. “sağol be Eskişehir bende özledim seni”

Yılmaz Bek

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.