KİN SEANSI
(UYARI: Bu yazı dahil yayınlanacak -yazmak eyleminin altından kalkabilirsem- hiç bir yazımda edebi bir değer, yazım ve imla kuralları, mantık, cümle devamlılığı ve konu bütünlüğü bulunmamaktadır. Çünkü o kadar maharetli değilim.)

Beynimin direksiyonunu Bosna tarafına kırıp bundan on bir sene öncesine gidiyorum. İşte oradayım. Bahçede beton merdivende oturuyorum. İçten içe en azından bir karga kadar asabiyim ama dışım bir balık kadar sakin. Hangi günde olduğumuzun önemi yok. Bahçenin kapısı açık. Televizyonda Halid Bešlić çalıyor. Ablam aynayı dizine koymuş saçlarını tarıyor. Ben beton merdivende oturuyorum. O an aklımdan sadece kalkıp bahçe kapısını kapatmak geçiyor. Saat tahminen üç. Bu akşam yaşanacakları zaten bir önceki akşamda yaşadığımız için hiç bir hareketlenme olmuyor içimde. “Evde ekmek var mıydı?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. On yaşında bir kız neden evde ekmek olup olmadığının çetelesini tutuyor. Bunu yapmaya mecbur mu? Bunu yapmak babasına, ya da en azından ondan beş yaş büyük ablasına ait olmamalı mıydı? O zamanlar bunu düşünmüyordum. Çünkü düşünmem gereken daha mühim şeyler vardı.
Ağaçların gölgesinin serinliği hafiften üşütüyor ama güzel. Aklıma annem geliyor. Ne ayıp! Çıkarıyor demek ki aklımdan. On yaşında bir çocukken beynimin daha meşgul ve daha aktif olduğunu itiraf ediyorum. O zamanlar sürekli kurduğum planlar vardı bu beynimi aktif tutuyordu. 2008'de evde yankılanan kurşun sadece babamın beynini dağıtmadı aynı zamanda ablamın ve benim beynimizin yavaşlamasına sebep oldu. Ve geçen yıllar içinde beynimiz işlev hızını yavaşlattı. Neyse ki son bir kaç yıldır beyin hızımız artmaya başladı. Hedefimiz bir kaç yıl içerisinde eski süratimizin de üzerine çıkmak.
Hayatımın en fiyakalı dönemiydi on yaşım. Annemin öldüğünü iyice kabullenmiştim ve bununla başa çıkıyordum. -bunu kabullenmek Bosna’da zor değil- Babamla olan ilişkimizi de belli bir düzene sokup ritüelleri yaşayıp günleri geçiriyordum. Akşam eve gelmem gereken saati öğrenmiştim. Üstelik mahalledeki sırp veletlerine kafa tutup hatta kafalarını kıracak kıvama gelmiştim. Halimden gayet memnundum. Ablamsa aynı günlerde sanırım ilk defa aşık olmuştu. Ben ise hala kendi içimde sıkışıyordum. Yarım saat önce bahçeyi süpürüp, yıkayan Yuma yarım saat sonra top peşinde koşuyordu. Okul saatlerim oldukça sıradandı. Neredeyse hiç çalışmadığı halde oldukça başarılı bir öğrenciydim.
Bazı akşamlar babam ‘kin seansı’ yapardı. Savaş günlerinde olanları yeniden yaşayarak en ince ayrıntısına kadar anlatırdı. Ablam o günlere bizzat şahitlik ettiği için hemen ağlamaya başlar ve kulaklarını kapatırdı. Babam anlatırken odadan izni olmadan çıkmak yasak olduğu için ortamı terk edip anlattıklarını duymaması mümkün değildi. Ben savaşın fiilen sürdüğü dönemin bitişinden iki gün sonra doğduğum için o hararetin yüksek olduğu döneme şahitlik etmedim.
-Annemin karnındayken maruz kalmamı saymazsak-
Ben büyürken, ilk adımlarımı atarken, ilk arkadaşlarımı edinirken savaş yoktu. Yani görünürde. Fakat olayın perde arkası asla öyle değildi. Katliamın ardındaki dört beş yıl sonrasından bahsediyorum. Evlerin duvarlarında mermi izleri oldukça tazeydi. Terk edilen tanklar göz ardı edilmeyecek kadar büyüktü. Annesinin, babasının, kocasının, karısının, evladının bedeninin nerede olduğunu bilmeyen binlerce kişi ve nefret ile dolu insanlar vardı. Babam gibi nefretini asla dindiremeyenler çocuklarını, torunlarını kin ile besledi. Babam hiç güzel günler yaşamamış gibi sadece savaş günlerini, o yüz binlerin ızdırap çektiği geceleri kulaklarıma fısıldadı. Ablama da yaşadıklarını asla aklından çıkartmasın diye sürekli hatırlatıp durdu. İyi mi yaptı kötü mü yaptı bilmiyorum. Sadece bunu yaptı. Annem bu kin seanslarına pek şahitlik edemedi. Ömrü el vermedi. Böylesi daha iyi en azından engelleyemediği şeyler daha az oldu.
Annem demişken o bambaşka bir insandı. Herkesin annesi kendine öyledir illa ki ama bunu annem için düşünen tek ben değilim. Annemi tanıyan herkesin ortak görüşü bu. Bir insana layık olmak daha doğrusu olamamak nedir onu ben annem ile öğrendim. Altı yıllık evlatlık dönemimde hatırladığım zaman diliminde hiçbir zaman ona layık bir çocuk olamadım. Ama dedim ya çocuktum. Üzmek, yormak gibi kavramlar benim için pek bir şey ifade etmiyordu o zamanlar maalesef.
Pişmanlıkların sadece, ağızda olgunlaşmamış elma tadı bıraktığını zaman içerisinde öğrendim. Annemin bana kırgın gitmeyecek kadar beni sevdiğini düşünüp ve öyle olduğunun kuvvetle muhtemel olduğunu bilmekse olgunlaşıp tam kıvamına gelmiş güzel bir elmanın çekirdeklerini yemek kadar güzel. Nasıl yani? diye düşündün belki. Yuma her zaman elmayı sadece çekirdekleri için yer. Bu da böyle bir bilgi.
“Şimdi ben bu lafları nasıl sonlandıracağım” diye düşünüyorum. Benim için yazmak yeni bir eylem o sebeple oldukça zorlanıyorum. Konuşurken lafımı genel olarak “Öyle işte” deyip birden kestiğim için şimdi burada lafı sonuca bağlamak tahmin edemeyeceğiniz kadar sancılı. Sanırım başaramayacağım. Sonuç olarak.
ÖYLE İŞTE.
