Uyuşturucu İşlevsizlik ve VPN’le Dünya Turu

Bir buçuk günümün üçte ikisi uyumakla, geri kalanı bir şeylere başlayıp devam edememekle geçti. Hazır üretken değilim, bari birkaç saat oyun oynayayım, dediğimde bir döndüm ki, başka bir trajedi olmuş yalnız ve çirkin ülkemizde. “Bunu yaptıklarına pişman edeceğiz (edemedi)” ve “bu ülke teröre teslim olmayacak (defalarca oldu)” gibi her zamanki boş devlet muhabbetine ek olarak her zamanki boş internet yasaklarını zaten bekliyorduk. Devlet erkanının bu kadar beklenebilir tutum ve davranışlarda bulunması bu döneme özgü olmasa da, dönem boyunca içinde bulunduğumuz kaos düşünüldüğünde en azından bir “hala mı be kardeşim” tepkisi hak edebiliyor. Peki ya vatandaşın, özellikle de muhalif vatandaşın beklenebilir tutum ve davranışları?

Birisi Twitter’da “biz o Roboski’yi hiç unutmayacaktık…” yazmış. Bir tanıdık da alıntılayıp “unutmasaydın ne yapacaktın da unuttuğun için yapmadın” şeklinde eleştirmiş. Roboski’yi kayda değer miktarda insan “unutmamış” durumda. Belli ki bu twiti yazan insan da unutmamış ki dile getiriyor. Mesele unutmamız değil zaten. Mesele bu basmakalıp ifadelerle iyi vatandaş olabilmek. Daha önce birçok kez kullanılmış bir kalıbı herhangi bir trajedi sonrası bir iki kelimesini değiştirip, sonuna üç nokta koyarak kullanmak. Bu kelimeyi şu noktaya kadar gereğinden çok kullandım ama yine kullanacağım: mesele Roboski’yi unutmuş olmamız değil. Birçoğumuzun fiziken konuyla ilgili bir şey yapamamış, yapamıyor, yapamayacak olması. Bazılarımızın yapmak istemiyor olması. Bazılarımızın ise “biz o x’i yapacaktık / yapmayacaktık” yazması. Bunun literatürde bir karşılığı var: narcotising dysfunction.

Ben uyuşturucu işlevsizlik diye çevirdim kafadan, zira bu konuyla ilgili Türkçe bir kaynağa başvurmuşluğum yok. Güle güle kullanın çevirinizi.

Uyuşturucu işlevsizlik özetle, bilginin aksiyonun yerine geçmesi.

Daha uzun olarak ise, insanlar bir konuyu, bir problemi düşündükçe, medyadan konu hakkında bilgi aldıkça, konuyu tartıştıkça, o konu hakkında bir şey yaptıklarını düşünmeye başlıyorlar. Yani günümüzden örnekle, Twitter’da bir hashtag, Facebook’ta bir makale paylaşınca o hashtag’in, makalenin konusuyla ilgili — belki biraz olsun- toplumsal / vatandaşlık sorumluluğumuzu yerine getirmiş hissediyoruz. Dolayısıyla konuyla ilgili somut bir şey yapma ihtimalimiz azalabiliyor. Kavramın ve ilgili teorinin isim babası 20. yüzyılın en önemli sosyologlarından biri olan Paul Lazarsfeld.

Tüm bunlardan hareketle bu “unutursak kalbimiz kurusun”, “tüh, unuttuk, unutmasak iyiydi” ve türevlerini incelerken bunların offline hayatta yarattıkları bireysel ve/veya kitlesel harekete geçirici etkilerine ek olarak, toplumu pasif, apolitik (ya da afiş politikliği?), işlevsiz hale getirebilecek etkilerini de tartışmamız gerekir.

A rh+ kan arandığında bol sayıda takipçisiyle paylaşan birçok insan var. O “kan aranıyor duyurusu” paylaşıla paylaşıla binlerce, belki paylaşmayan ama görenlerle birlikte yüz binlerce kişiye ulaşabiliyor. Bunlardan on binlerce kişisi A rh+ kan grubuna sahip olsa da, biri-ikisi ya gidiyor, ya gitmiyor kan vermeye. Yine de paylaştıktan sonra bir “oh be, görülmesine vesile oldum” rahatlığı geliyor, değil mi?

Ne olur bu yavruyu sahiplendirelim.

O yavruyu hiç biz sahiplenmiyoruz çünkü işimiz gücümüz var, ama en azından sahiplenmesine katkıda bulunabiliriz.

O kanı hiç biz vermiyoruz, ama en azından birisinin duyuruyu görüp kan vermesine katkıda bulunabiliriz. 15 milyonluk İstanbul’da tanımadığı birisiyle ilgili “benim grubumdan kan arıyor” düşüncesini takiben kalkıp hastaneye giden bir elin parmaklarından fazla insan varsa gerçekten helal olsun.

Bu biraz “mutlaka görüşelim abi” gibi. Nadiren karşılaştığınız bir arkadaşınıza hiçbir şey demeden ortamdan ayrılmak veya “hadi eyvallah, muhtemelen bir daha denk gelmeyiz” gerçeğini dile getirmektense gerçekleşme ihtimalinin çok küçük olduğunu içten içe bildiğiniz olumlu bir şey söylemek sizi daha tatlı, daha iyi, en önemlisi de daha sorumlu bir insan yapıyor hissi… Dolayısıyla “mutlaka görüşelim” diyerek ilgili arkadaş sorumluluğunu yerine getirdiğiniz duygusu, belki o arkadaşınızla görüşme ihtimalinizi azaltıyordur?

Satırlarca yazdıktan sonra basitçe bağlayalım: duygusal, soyut, kibar şekliyle “bir şeye derman olmayan” ifadelerin ulaşılması amaçlanan sonucu baltalama ihtimali var. Bunu kolaylıkla ekonomideki free-rider problem (bedavacı sorunu?) kavramıyla da ilişkilendirebiliriz. Bir şeyden faydalanıyoruz, ama bedelini ödemiyoruz. Bedelini ödemiyoruz, çünkü “nasıl olsa birileri ödeyecek”. Herkes böyle düşündüğü sürece o bedelin hiç tam olarak ödenmeyeceği gibi, o bedeli ödemeyenler en azından ödenmesi gerektiğini söyledikleri için fayda sağlamaya devam edecekler. Fayda sağlamak derken bilinçli prim yapmak, somut bir şeye ulaşmak olmak zorunda değil bu. Aslında neredeyse hiçbir şey yapmamışken bir şey yaptığının zannında olmanın tatmini de bir faydadır.

Oysa başa dönersek, “Roboski’yi unutmayacaktık” ifadesindeki pişmanlıktansa, “Roboski’yle ilgili muhtemelen somut hiçbir şey yapılmayacak” kötümserliği belki bir yere bağlanabilir, çünkü sonrasına bir “acaba biz bir şey yapabilir miyiz” gelebilir. Onu takiben “nasıl yapabiliriz” gelebilir. Öte yandan, önümüzdeki 20 yıl boyunca her ölüm yıldönümünde Ali İsmail Korkmaz’ı Facebook’ta profil fotoğrafımız yapacağımıza ALİKEV’e bağışta bulunabilir, hatta başkalarını teşvik etmek, yol göstermek için bağış yaptığımızın kanıtlarını sosyal medyada paylaşabiliriz.

Bir önceki paragrafta eleştirir gibi yaptığım örneklerin tabii ki bazı insanlar üzerinde harekete geçirici etkileri olabilir, yine de bir şekilde duyarsızlaştırıldığımızı unutuyoruz. ABD’de Rodney King davasındaki savunma avukatları King’in polisler tarafından dövüldüğü görüntüleri jüriye her fırsatta, defalarca, başa sararak, en ince ayrıntısına kadar izleterek polisleri büyük cezalardan kurtardılar. Çünkü jürinin izlediği görüntüler bir süre sonra “inanılmaz, korkunç, şok edici olay”dan ziyade normal şekilde incelenebilir günlük olay haline geldi. Biz 19 yaşındaki bir gencin vahşice, korkunç şekilde dövülerek öldürülmesini, bu örnekteki gibi bilinçli şekilde olmasa da, bu içeriğe bu kadar duygusal düzeyde maruz kalarak normalleştiriyor olabilir miyiz? İnsanların yanarak, patlayarak öldükleri olayları bu kadar rahat şekilde jeton atar gibi kullanarak, belki bunları sadece başka bir mesajın aracıları şeklinde dile getirerek, çözümlerine değil de yol üstünde herhangi bir taş olmalarına katkıda bulunuyor olabilir miyiz?

Bu ülke daha güzel yönetilen birçok ülkenin insanının aklına hayaline sığmayacak miktarda kötülük gördü. Tabii ki beterin beteri de var. Bu iki cümle de görmezden gelinemeyecek gerçekleri yansıtsa da, sonuç olarak hiçbir işe yaramıyor. İkisini toplasak bir cümle etmiyor.

Burada saydıklarım da dahil herhangi bir konuda hiç kimsenin herhangi başka Türkiye insanından daha çok sorumluluğu olması gerektiğine inanmıyorum. Yine de bir işe yaramak isteyenlerimiz için tavsiyede bulunacağım: içimizi VPN’le dünya turu atarak rahatlatalım. Twitter engellendiğinde veya yavaşlandığında İngiltere’den bağlanıp oradaki popüler haberleri okuyalım. YouTube engellendiğinde ABD’den bağlanıp o an orada olsak ne yapıyor olurduk temalı videolar izleyelim. Periscope’ta dünyanın öbür ucundaki insanların yayınlarını izleyip “bu adam böyle bir yerde yaşıyormuş demek ki” diyelim mesela. Bence burada, birçoğumuzun mecbur ve maruz kaldığı bu kendi evimizde sorun çözmek önemli bir kısmı insan ölümüyle sonuçlanmış trajedileri duygusallaştırmak, sanatsallaştırmakla mümkün olmayacak. Bu cenaze evinden en azından kafa olarak çıkmamız, vatandaş psikolojisine girmemiz lazım.