New York II Amerika

çocukluğumdan beri yeni şehirler, yeni ülkeler tanımak için hep hevesli olmuşumdur. nedense amerika gitmek istediğim ülkeler listemde hiçbir zaman yer almamıştı. listedeki ülkeleri az çok bitirdikten sonra bu fikrim biraz değişmeye başladı tabi. 1. sınıfın yazında gezi stajı sayesinde new york’a gitme fırsatı buldum.
uçaktan inip yaklaşık yarım saatlik taksi yolculuğundan sonra queens’de kalacağımız eve vardık. 11 saatlik yoldan sonra dinlenip, sabah erkenden mahalleyi dolaşarak markete gittik. manhattan’ı günışığıyla ilk gördüğüm andansa, bu iki bölge arasındaki geçiş benim için daha anlamlı oldu. birden durağanlıktan, alçak yapılardan, daha geniş caddelerden, konuttan, sakinlikten uzaklaşıp ekonomiye, iş dünyasına, büyüklüğe, telaşa, yüksekliğe ve hıza kaptırıyor insan kendini. bu kavramlar arasındaki geçişi gözlerimle dahi fark edebiliyordum. bu ani geçiş şehirde dikkatimi çeken ilk özellik oldu.


tarihi 15. yüzyılın sonlarına dayanan amerika’nın kalabalık ve bir o kadar da düzenli şehri olan new york; yerleşik bir şehirden çok, çeşitli performans sanatlarının bir arada olduğu bir karnavalı andırıyor. manhattan’da yaptığım küçük turlardan sonra, queens’e dönüp mahalle ortamına konsantre olmak pek mümkün olmuyordu. birbirine yakın iki bölge arasında yürürken bile sokak tiyatrosu, şehir parkları, performans gösterisi, spontane çalgıcılarla karşılaştığımız için alandaki hareket hızımız sürekli düşüyordu şehrin merkezi olarak sayabileceğimiz manhattan’da. buna alanın her yerine dağılmış yerli ve turist insanları ekleyince, yürüyüş rotalarında kalabalığın ritmine uymaktan başka çare kalmıyordu bize de. kesin planlar yapıp ona sadık kalmak isteyenler için manhattan biraz kafa karıştırıcı olsa da kendini akışa bırakıp keşiflere açık olanlara nefis deneyimler sunan bir şehir. bol olağan dışı aktivite, minikli büyüklü dinlenme alanları, dünya mutfağı, aklımıza ne gelirse daha fazlasını bulabildik new york’da.



ilk günler avrupa şehirlerinde edindiğim ‘insanlar konuşa konuşa, şehirler dolaşa dolaşa keşfedilir.’ mottomla gezmeye kalktım. bir avrupa şehrinde günde on kilometre yürüdüğümüzde, şehrin yarısını dolaşabilirdik. fakat new york’ta on kilometre yürüdüğümüzde, central park’ın bir ucundan, diğer ucuna ancak gelebildik. o yüzden yürümeyi kenara bırakıp bir metro haritası ile gidebildiğim her yere metro ile gittim. yaşam standartları kadar uygarlık seviyeleri de çok yüksek. şehir içi ulaşım ağı inanılmaz iyi işliyor. amerika’da yaşayanların niye zaman takıntılı olduğunu hemen anladım bu sayede, çünkü burada hiçbir şey geç kalmıyor.
her ne kadar insanlar çok kibar ve saygılı olsa da metroda tanıdıkları dışında birileriyle konuşan kimseyi görmedim. sosyal etkinlikler ne kadar çok olsa da yine de izole bir hayat yaşantısı mevcutmuş gibi geldi bana.


bu şehrin haritası bile genel olarak gördüklerimden farklı. şehrin genel yapısını, yerleşim düzenini hakim geniş sokaklar belirliyor. haritaya bakıldığında başta sokaklar ana yolmuş gibi okunuyor. şehirde kurulan mimarinin sokaklarla kurduğu ilişki, bu geniş sokaklar durumuna buldukları cevap oldukça ilgi çekici. bu çok geniş sokaklara bakan sadece bir kapıları olması; görmeyi beklemediğim bir durumdu.
genel olarak şehrin mahalle sayılabilecek bölgelerinde ortak olarak gördüğüm bir ikilik, zıtlık durumu vardı. oradaki insanlar genele göre oldukça uzun ve iri olmasına rağmen, evler buna göre oldukça küçük, maksimum üç dört dört katlı, sokaklar ise geniş, bir arabanın epey rahat geçebildiği hatta aynı zamanda çift yol park edili arabaların da olabileceği büyüklükteydi. bu duruma bir diğer örnek de, bina ölçeğinde bakıldığında, dört katlı yapıların binaların oldukça küçük kapı ve pencere açıklıkları olması, bunun yanında yapıların oda, salon, mutfak gibi iç bölmelerinin binaya oranla oldukça büyük ve ferah kurgulanmasıydı.

haritalarda manhattan üç bölüme ayrılıyor; downtown, midtown ve uptown. bunu bir nevi aşağı mahalle, orta mahalle ve yukarı mahalle gibi ele alabiliriz. ancak gerçekte böyle bir ayrım yok. sadece uptown ve downtown var. bulunduğumuz yer neresi olursa olsun, ya aşağıya gidiyorduk, ya yukarıya. ayrıca new york’lular şehri yönlere göre bölüyor; doğu, batı, kuzey güney şeklinde. bu yüzden bir adrese ulaşmamız gerektiğinde sistematik ve rahat bir şekilde hemen bulabildik.

yeni bir şehre gittiğimde mutlaka yapmaya çalıştığım iki şey var. ilki, belki de çok ilkel bir içgüdüyle, şehri yüksek bir yerden görmek. sanki ancak o zaman nerede olduğumu tam olarak idrak edebiliyorum. ikincisi ise yerel bir marketten aldığım malzemelerle bir öğünümü yemek. bu da şehri içime katmama yarayan bir çeşit büyü. ilkini top of the rock’ a çıkarak gerçekleştirdim, diğerini de indiğimiz günün sabahında marketten aldıklarımızla ilk öğünüm olan kahvaltımı yapmıştım.

new york’a özel bir diğer ilginç durum da sokakta gezerken dikkatimi çeken, yapıların yaklaşık olarak yüzde sekseninde gördüğüm, bina yüzeylerinin dış dünyayla ayrılmaması. cephenin binanın sınırı algısından ziyade yangın çıkış merdivenlerini binaya uyumlu bir sekilde koyarak cephenin olağan kullanımını yoksayan türden kullanılması oldu. sokakta yürürken her yapının, her evin sokakla bütünlüğünü oldukça rahat bir şekilde görebiliyordum. benim dışımda kimse binaların dış mekanla olan bütünlüğüne bakmazken, bu durum bana oldukça ilginç geldiği için ister istemez sürekli yapıların cephesini izleyerek yürüdüm. binaların dışarıyla, sokakla bu denli geçirgen bir bağ kurması, özellikle de bireyin sınırlarına ve özgürlüğüne bu denli önem veren bir ülkede, bana çok enteresan geldi.



görsellerin daha fazlasına buradaki hesabımdan ulaşabilirsiniz.
