Viyana II Avusturya

before sunrise filminde çekilmiş olan muhteşem sahneler ve princess sissi çizgi filminde geçen olaylar sayesinde az buçuk hepimizin ruhuna hakim olduğu şehir viyana; kimine göre soğuk, kimine göre sıcak; ama her daim kültür ve sanatın, aynı zamanda da şıklığın ve avusturya’nın başkenti.

mimarlıkla henüz hiç alakam yokken, seyahat için gitmiş olduğum bu şehirden çok da bir şey anlamamıştım. öyle ki ilk izlenimlerimi hatırlamıyorum bile. zihnimde yer eden en önemli detaysa her gidişimizde methiyelerinden dolayı sacher cafe’de en azından bir kahve içiyor oluşumuzdu ki bu daha sonradan bir gelenek haline geldi ve ben viyana’dan kahve içmeden hiç dönemez oldum.
eskiden bir yeniyetme olarak gezdiğim viyana’ya bu yıl gözlem amacıyla bir mimarlık öğrencisi olarak tekrar gittiğimde şehri daha iyi anlama ve gezme fırsatım oldu.


türkiye’de “barok mimari” kavramının kulaktaki tınısı taze olsa da, viyana’daki örnekleri 16. yüzyılda schönbrunn sarayı’nın yapımıyla başlayıp, özellikle 17.yüzyılda mimarinin gelişimiyle yaygınlaşıp yerleşmiş. piksel piksel mimari akımların yaygınlaştığı 2010’larda, barok mimariden bildiğimiz doğadan esinlenme yerine onun biçimle kaynaşmasıyla yapılanmış işler gördüğümüzde şaşırmıyoruz.


şehrin ana merkezine vardığımda avusturya’nın başkentinin tüm tarihiliğine rağmen canlılığı ve yaşanırlığı dikkatimi çekiyor ilk başta. özellikle tarihi yapıların hemen yanına yöresine kurulan modern mimari örneklerin çok başarılı bir şekilde çevresi ile uyuma sokulduğunu ve bu uyumun özellikle karşıtlıklar üzerinden sağlandığını görmek beni şaşırttı.

binaların içine girdiğimde yaşantı biçimlerindeki farklılıkların mimariyi nasıl etkilediğini görme imkanı buldum. gotik, barok, neoklasik ve eklektik yapıların şehrin dört bir yanındaki yoğunluğuna rağmen bunların hemen yanı başlarında günümüz mimarlarının en sıra dışı örneklerini görmek ilgi çekiciydi.

yapının cephesine çok benzer olma durumunu ressam hunter wasser’in gaudivari cephe düzenlemelerinde de görmek mümkün. mimari sadece mimarına ait değildir, sanatın diğer dallarıyla paslaşması da değerine değer katmıştır.

şehrin tarihi kısmının tüm sıkışmışlığına ve kıstırılmışlığına karşı geliştirilen çözümlerden ilki, yukarıda da bahsettigim; eskinin yanına yenisini yerleştirme başarısı. ikincisi, eskiyi hiçbir şeyine dokunmadan koruma tavrı yerine, korumanın ancak mekanın yaşamasıyla mümkün olabileceğini fark etmiş olmaları ve bunun üzerinden çözüm üretmeleri. eski binaların üzerine ultra modern katlar çıkma gibi. bu katlar şehrin en yüksek fiyatlı daireleri olup hem eklemlendikleri binanın restorasyon maliyetini karşılıyor hem de binaya prestij katıyor. bizdeki kat çıkma hadiseleriyle alakası dahi yok.
viyana’da sadece şehircilik ve mimari olarak değil, yaşantı olarak da getirilen çözümlere ve karşılıklı güvene dayalı ilişkiler, plan-program, temizlik gibi öne çıkan özellikler de dikkat çekiyor.

picasso, cezanne, chagal, renoir, monet, dürer, munch, da vinci, michelangelo, raffael, kokoschka, rembrandt, klimt ve schiele gibi ünlü sanatçıların önemli eserlerinin albertina’nın kalıcı koleksiyonunda olduğunu söylemem bile yeterli aslında ama son derece ilginç süreli sergilere de ev sahipliği yapan albertina’nın hans hollein imzalı çağdaş saçağı da buranın gidilip görülmesi için başlı başına bir sebep bence.

viyanalı yazar stefan zweig, viyana kahvesini ucuz bir fiyata herkesin oturup konuşabileceği, yazabileceği, kağıt oynayabileceği, mektuplarını alabileceği ve en önemlisi sınırsız sayıda dergi ve gazete tüketebileceği bir tür demokratik kulüp olarak tanımlar. tipik bir viyana kahvesinde şu özellikler göze çarpar: yuvarlak mermer masa, thonet sandalyeler, üzerinde gazetelerin bulunduğu masalar ve tarihselcilik tarzında iç mekan tasarım öğeleri.


gotik kiliseleri, barok binaları, dünyanın en önde gelen müzeleri, kraliyet sarayları ve ünlü yazar stefan zweig’ın deyimiyle tarihte birer ‘demokrasi kulübü’ işlevi gören yüzyıllık kafeleri ile viyana tarihi bir müze şehir. avrupa aristokrasinin en iyi temsilcilerinden biri olan habsburg hanedanı’nın izlerini takip ederek hofburg, belvedere ve schönbrunn sarayları’nda bu tarihi görkemi yaşamak; museumsquartier’de klimt, schiele, kokoschka başta olmak üzere 20. yüzyıl başı orta ve doğu avrupa modernizmi’nin büyük isimlerini görmek; dünyanın klasik müzik başkentinde konserlere gitmek; demel, cafe sacher, cafe mozart, cafe sperl veya cafe hawelka gibi dünya çapındaki pastane ve kafelerde apfelstrüdel, sacher turta ve diğer klasik viyana mutfağının lezzetlerini tatmak bugün dünyanın başka hiçbir şehrinde yaşanamayacak bir ‘aristokratik’ ve ‘nostaljik’ deneyim sunuyor.


son olarak viyana’daki sanat akımlarından bahsedecek olursak, viyana bölünme’sinden (secession) bahsetmemek olmaz. 1897’de avusturya sanatçılar birliği’nin tutuculuğunu protesto ederek farklı bir grup oluşturanlar arasında ressamlar gustav klimt, oscar kokoschka ve egon schiele, yazar ve mimar adolf loos (loos grubun akademik sanat anlayışının ötesindeki arayışlarını desteklemişti fakat sanatçıların süsleme eğilimine karşı çıkmıştı) ve mimarlar joseph hoffmann, joseph maria olbrich ve otto wagner gibi mühim insanlar var. wagner mimaride modernizmin de öncülerinden sayılıyor.
