Korkuyu Beklerken Hakkında

Sevgili Oğuz abi, belki hatırlamazsın ama sen öleli tam 40 yıl oluyor.


Kitaptaki hikayelerin ortak noktalarından biri, hikayeleri okuduğunuzu değil de; düşündüğünüzü sanmanız. -ki hikayelere baktığınızda sanırım bu yeterince tehlikeli bir durum- Kitaba adını veren hikaye, “korkuyu beklerken”i okuduğunuzda (düşündüğünüzde) kendinizi değişmiş hissediyorsunuz. Evet, evden çıkmamalıyım, diyorsunuz. Ya da bahçeniz olduğunu ve yan bahçedeki inşaattan nefret ettiğinizi düşünüyorsunuz. Bir kitap daha kanıtlıyor sanırım, tarih değişse de aslında insanların konukları hiç değişmiyor.

“Beyaz paltolu adam”. İşte o da benim. Beyaz paltoyu giydiğim için mi beni takip ediyorlar? Yoksa “ben” paltoyu giydiğim için mi? Beni takip etmesinler istiyorum ama üzerimdeki beyaz paltoyu çıkartmıyorum.

Esas üzerinde durmak istediğim öykü, Oğuz Atay’ın babasına yazdığı hikaye (mektup). Oğuz bu mektubu gerçekten babasına mı yazmış, bilemiyorum. Ben babasına yazmış demek isterim. Bu mektubu okurken anladıklarım ve hissettiklerimin nedeni, sanırım artık çocuk olmamam. Şahane bir çocuk olduğumu söyleyemem fakat çocukluğumla övünürdüm. Çocuk olabildiğime övünür, onu severdim. Bana çocuk olmadığımı sezdiren herşeyin beni korkuttuğunu ve yorduğunu anlamıştım yıllar önce, bu yüzden yıllar geçtikçe ondan ayrılmak istediğimi -istiyor muyum tam emin değilim- üzüntüyle sezdim, sanırım halen sezmekle kalıyorum. İşte Oğuz büyümüş (öyle diyor) ve ben de büyümüşüm (öyle diyor).
Herneyse, mektup. Mektup babayı suçluyor mu, yüceltiyor mu? İkisinin ayrı varolması mümkün mü? Fakat bana kalırsa bu mektup babaya değil, kendine yazılmış. Her yazdığı kelimeyle hissettiklerini ve düşüncelerini anlamış. 22 yıl önce ölmüş babası, yaşarken ona bu mektubu yazsaydı, o mektup bu mektup olmazdı. 
Babası diyor ki, “kapat şunu” (müzik dinliyor). O da benim babam. Aslında hiç benzemiyor fakat yaratılan zaman esnek olduğu kadar katı olduğu için o da babam oluyor. İçtenliğini övüyor bir yandan da, fakat hiçbir şeyi onun gibi beğenmediğini, ona benzeyen içten insanları o olmadığı için züppe olduğunu anlatıyor. O da ona benziyor.
Mektupta beni kalbimden etkileyen bir yer var. Neden bu kadar etkilediğini anladım, yani hatırladım diyeyim. Yıllar önce bir takım ailemle oturmuş yemek yerken, çiftliğe taşınmak istediğimi söylemiştim (oldukça yüzeysel bir şekilde tabi, çünkü tanımadığın ailene ne kadar anlatsan da seni aslında tanımadığı, seni okuyamadığı ve anlayamadığı için ne dersen de yüzeysel) ve bu hiç tanımadığım biri bana demişti ki, “Ooo.. Kaçıyorsun demek.” Hiçbir şeyden kaçmamış bir adam için ne kadar kolay bir cümle. Bu adamın bu öyküyü okuyup okumadığını merak ettim (okumadığından eminim, çünkü zaman esnek bir şeymiş) çünkü Oğuz mektubunda diyor ki: 
“Buna şimdilerde kaçış diyorlar babacığım; bir takım toplum sorunlarını çözemeyeceklerini hisseden burjuva, yani senin anlayacağın şehirde yaşayan ve üstelik şehirdeki günlük yaşantının geleneklerini benimseyen aydınlar böyle yapıyormuş.”
Haşa efendim. Haşa. Belki de toplum sorunlarını değil de başka sorunları çözmek isteyen insanlar, gelişmiş maymunlar ve ben ve sen ve henüz olgunlaşmamış domates de zamanın esnek olduğunu unutmuştur.