Boş işlerle uğraşan bir adamın hazin hikayesi

Günlerden bir gün, asi ruhlu bir genç, çirkin bir arzu ve büyük bir açgözlülük ile yanıp tutuşuyordu. Sahip olduğu imkanlarla yetinmez daha fazlasını isterdi. En sonunda açgözlülükle kibrin doruklarının melezlendiği, küfür gibi bir gaye belirledi kendine. Sanki kainatta mum kalmamışçasına, yağ kalmamışçasına, tanrının bu lütufları sanki değersizmişçesine, kendi küçük cam akvaryumlarında güneşin ısıtan ama duman çıkartmayan ışığını hapsetmeyi hedeflediğini dile getirdi.

Kandilindeki yağ yanmasa, hayatının yarısını kör geçirecek bu ölümlünün, bu nimetleri beğenmeyip daha da iyisini istemesi, bu da yetmez gibi bunu kendisinin yapabileceği bir şeymiş gibi aklına koyması yaratana ne büyük saygısızlıktır.

Bu genç daha sonra yıllar boyu bu ümitsiz arzusunun peşinden koştu. O cam akvaryumlarının içine türlü yakıtlar koydu, o yakıtları türlü yollarla beslemeye çalıştı. Bazen bir çakmak taşı kadar kıvılcım elde ettiyse de kalan zamanlarda hiç bir sonuç alamadı. Tanrının lütfettiği aydınlıktan kendini mahrum bırakırken aslında daha da kötüsü, ruhu karanlığın içine çekiliyordu.

Suyu temiz kalması için akıtılan o nehirden su içmek varken o suyu, amacı dışında kullanarak aklınca hayal ettiği güneş ışığına sahip olacaktı. Bu da yetmezmiş gibi ısınmamız için var olan kömürü de amacı dışında kullanmaya çalıştı. Kimse o noktada neyi hayal ettiğini bilemiyor. Belki de aklı sıra kömürü bir yerde yakacak ama ışığının cam şişelerinden birinin içinde vücut bulmasını sağlayacak tılsımlar üzerinde çalışıyordu. Halbuki kanaatkar bir insan olsaydı, ihtiyacı olan her şey elinin altındaydı. Kömürü ısınmak için, mumu aydınlanmak için kullanır, nehrin temiz suyundan susuzluğunu giderebilirdi.

Artık bir genç değildi. Onlarca yılını bu ulaşılmaz hedefe ulaşmak için heba etti. Artık güneşe, aya ve zühreye hayranlığı, yerini öfkeye bıraktı ve onları kıskanmaya varacak derecede haddini aştı. Bütün bir ömrünü harcamasına karşın değil güneş, ay, zühre, herhangi bir yıldızın ışığına denk bir ışığı dahi meydana getiremedi.

Belki bin deneme yaptı, başarısız oldu. Ama bu onu, binbirinci denemeyi yapmaktan alıkoymadı ve yine başarısız oldu. Akıbeti bir yana adı bile hatırlanmayan bu meczuptan, elbette çıkartılacak bir ders var. Çaba ve emek elbet değerlidir. Ama ahlak ve vicdan olmazsa harcayacağınız emeğin boyutu ne olursa olsun, hayatınızı bile adasanız kimsenin hatırlamaya değer bulacağı bir eser ortaya koymaz. Doğada herşeyin bir amacı var. Aydınlanmamız için yağ, susuzluğumuzu gidermemiz için su var. Doğanın kanunları böylesine net ve kesinken bu sınırlara şüphe düşürecek küfürler ancak ve ancak küffarın hayatını karartır. Sahip olduğumuz şeylerle yetinirsek, mutlak mutluluğa ancak öyle sahip oluruz.

Bu meçhul meczubun başarısızlığı sonucu insanlar gerçek mutluluğun sahip oldukları ile yetinmek olduğunu keşfetmişlerdir. Doğa kanunları ile iç huzurları arasındaki bağlantının ehemmiyetini kavrayan insanoğlu, doğa ile mücadele etmekten vazgeçip onunla barış içerisinde yaşadı. Aydınlanmak için, aydınlanması için doğanın sunduğu imkanları kullandı ve bir kandil yaktı. Seyahat etmek için doğanın ona sunduğu seyahat araçlarını kullandı ve arabasına at koştu. Böylece kıyamete kadar mesut oldular.

Kıyamet onları çok bekletmedi. Bir çeşit grip salgını formunda kendini gösterdi. Gerekli önlemleri alacak teknolojiye sahip değildiler ama sonuçta insanın doğasında da ölmek vardı.