Arrivaile -2-

Söz konusu yazının ilk bölümü şuradadır efendim. Okuyup öyle geliniz.

Arrival isimli filme gittim. Spolier yemeden gittiğim için kendimi şanslı hissedenlerdenim. Siz de eğer seyretmediyseniz behemahal bu yazıyı okumayı bırakın. Sakin olun ve usulca geri tuşuna basın ya da bu sayfayı kapatın.

Şimdi “Filmde bu saçma”, “Şu daha saçma” “Peh, yani olmamış.” gibi bir sürü yorum buluyorum. Bazıları isabetli, bazıları değil. Cem Yılmaz’ın dediği gibi uçan adam gösterisinde seyircinin “kesin ip var” demesi gibi bir durum aslında bu. Adam gerçekten uçabilse sana kıçı kırık bilet parasına gösteri mi yapar? Uçar…

Bakın bu bir sinema filmi, gerçekten uzaylıları tanımlayabilse ya da ne bileyim olayları çözse sinema filmi olarak çekmezlerdi. Ya da çektirmezlerdi. Yani ya bunu uzay ajansları kullanırdı (Nasa,Easa ve-veya diğerleri) ya da bilimsel makale zinciri olurdu. Bu “entertainment” yani eğlence denmese bile gösteri dünyasının bir üyesi. Ayrıca çok da ilkeli ve kendinden emin bir sunumu olan klişeleri ve ucuz kahramanlığı nispeten az-dozunda olan bir yapım. O yüzden bir rahat olun. Bir sakin…

Pixar’da şirket içi sinema salonunda en fazla katılımla ve ciddiyetle izlenen filmlerin başında Dünyayı Kurtaran Adam gelir. Seyrederken hiç de gülmezler. Bollywood filmleri de öyle ciddiyetle tahlil edilir. Keza bu tür filmler kült olabilmiş, saçma, bütçesiz ve hatta salt kahramanlık içeren zorlama yapımlar olmalarına rağmen seyirciye hitap etmeleri engellenmemiştir. İyi sinema izleyicisi bu hitabı değerlendirir. Saçmalık bir teferruattır, isteyen ona takılır dalga geçer, asıl olayı kaçırır, isteyen kaçırmaz.

Peki ben bu ukalalıkla, filmdeki kendimce tutarsızlıkları beyan etmez miyim? Edebilirim. Amacım filmi yerin dibine sokmak değildir ki. Aklıma geldi bir yerde okuduğum eleştiride; “Uzaylılar o kadar gelişmişse neden bizim dilimizi çözemiyorlar ki, tüm bu dili çözme seansları çok saçma” demişti ve arkasından filme demediğini bırakmamıştı. Eh bre komik adam, neredeyse bir kilometrelik taşın gelip, yere on metre kala havada sabit durmasına inanıyorsun da, uzaylının derdinin bizim dilimizi çözmek olmadığına, dertlerinin bir şey öğretmek olduğuna inanmıyorsun. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım, hamama girip terlemek ve rahatlamak, temizlenmek mi istiyorsun yoksa bu hamam da çok sıcak diye şikayet etmek mi istiyorsun. Bir dur.

Karar versen iyi olur bence.

Neyse, filmde uzaylılar geliyor ve nedendir bilinmez çeşitli coğrafyalara 12 adet gemi(!) gönderiyorlar. Neden siyah taştan yapılma, sapsız bir kaşık şeklindeki bu garip gemilerin, böylesine karışık coğrafyalarda konuşlandığını kimse çözemiyor. Biz seyiricler olaraktan tabii ki ne Çinlilere, ne de Ruslara gidiyoruz. Amerikalıların gemisine yanaşıyoruz.

Her zaman olduğu gibi yüce Amerikan Ordusu biliminsanın kapısını çalıyor. “Bak ne süper orduya sahibiz ama gel gör ki bilim dedi mi, hocalarımıza saygımız sonsuzdur. Yani işimiz sana düştü ama çok nazlanmadan gel işte” diyorlar. Hoca da “Ulan normal bir günde uzaylıların gelmesi imkansız. Sonra normalde yüzümüze bakmayanların peşimizden koşma ihtimali çok düşük. O yüzden bin dereden su getirmeyeyim bari” diyerek seferberlik emrini kabul ediyor.

Hocanım (Hoca Hanım’ın hızlı söylenişi) bekardır, göle bakan süper bir evde ömrünü tüketmektedir. Her iki tarafı da camekan olan bu konutta ayda ne kadar doğalgaz faturası ödüyor ve kombiyi hiç kısıyor mu diye merak etmiyoruz. Hatıraları taptaze, kızıyla olan ilişkisi çok etkin. Yine de üniversitede bildiği bilmem kaç ayrı dilden birinin dersini veriyor, kızını kaybetti diye hayattan kopmuş filan değil. Uzaylıların intikal ettiği gün herkes panik filan derse gelen öğrenci yok denecek kadar az, dersi bile bitirmek niyetinde değil. Ertesi günü yeniden bomboş okula gidiyor. Vardır öyle manyak ders takıntısı olan hocalar, dünya yıkılsa yoklama alırlar, dersi ertlemezler. Ben de üniversitelerde ders veririm ama bu kadar takıntılı mıyım bilmiyorum. Galiba öğrenciden önce ben dersten sıkıldığımdan uzaylılar gelmişken okula gitmezdim. Gidersem yoklama alırdım ama.

Sonra ne mi oldu? İyi ki bugün ders mers yoktur diye yatıp uyumamış evde, yarı açık gözlü, drama rollerinin adamı, siyahi asker Albay rütbesiyle geliyor. Bir teypteki garip sesi dinletip, çevir bakalım şunu diyor. Cevap alamayınca, sonra bak hiç gelemem artistiğe, Berkeley’deki rakibine giderim diye tehdit ederken, Louise diyor ki “Ask him the Sanskrit word for war, and what its translation is.” son lafını ediyor işte. Yani “Ona Sanskrit “savaş” kelimesinin çevirisini” sor diye ortaya bir rekabet oyunu atıveriyor.

Efendim bir kere Sanskrit bir dilin ismi. Ona Sanskritçe denmez. Her yerde öyle deniyor, kıl oluyorum ama sesimi çıkartmıyorum. (Şarz denmesi gibi bir şey benim için) Yani Türkçece, Çincece demediğimiz gizi Sanskritçe demememiz gerek. Filmin altyazısında bile saçmalamışlar. Bu tür filmleri çevirmek için biraz araştırma yapmak lazım. Aha aynı isimli hikayemde bakın ne yazmışım

Sanskrit, 15'i ünlü, 37'si ünsüz olmak üzere toplam 52 harfi olan Dünyanın en zengin dillerinden birisidir. Anlamı “Cilalanmış, düzeltilmiş” demek. Bir rivayete göre Milattan 5000 yıl önce Hint mecralarında o kadar çok dil varmış ki, ortalığı temizlemek ve dil birliği sağlamak için çıkartılmış. Yani Sankrit diğer tüm dillerin düzeltilmiş hali. Ölü bir dil sayılır, fakat önemlidir.

Öyle önemlidir ki, karşılaştırmalı dil çalışmaları, Sanskrit dili çözülmeden önce başlayamamış. Hint-Avrupa dillerinin kökenindedir ve sözcük kombinasyonları sonsuzdur. A, B ve C sözcüğüyle ABC, AABC, CBBA, BCA, ACABA vb. türetilebilecek yüzbinlerce sözcük vardır hepsinin manaları farklıdır. Internette çevrimiçi Sanskrit (Sanskritçe yanlış tabir) öğreten siteler var ve hatta 2006 yılında Sanskrit-Türkçe sözlük bile yayınlandı. (*)

Evet, Sanskrit oldukça zengin bir dildir. Bu dilde “savaş” yani “war” kelimesinin kolayca akla gelen üç farklı karşılığı vardır.

Yuddha — युद्ध

Samara — समर

RaNa — रण

Ayrıca bunlardan farklı olarak “Gavisti” kelimesi de vardır. Bunun anlamıysa; daha çok inek (sığır) istemektir. Eski Hindistan’da inek, bolluk ve refahın sembolüdür.

Savaşçı kastı olan Kshatriyas üyelerinin özelliklerini tanımlayan metinlerde geçer, her kabile sadece diğer kabilelerde yetiştirilen sığırları elde etmekle değil, aynı zamanda kendi kabilelerindeki sığırları korumakla görevlidir.

Yani burada bizim Louis kuyuya bir taş atıyor. Ona savaş nedir diye sorarsan sana bildiğimiz manada savaşın karşılığını söyler. Bense öyle sanskrit kasarım öyle kasarım ki, kelimelerin dördüncü anlamlarından neler neler çıkarırım der gibi.

Sonra ne oluyor, Louis “İşinize gelirse” deyip işe alınmasına pek takılmıyor ve evcağızında yatarkene bahçeye hayvan gibi helikopter iniyor. Bilmiyorum helikoptere bindiniz mi? Ben bindim vallahi, öyle ufak bir şeydi. Oufak helikoptesin bile yanına yaklaşırken şirazeniz kayıyor öyle bir ses, öyle bir rügar çıkartıyor ki o pervane. Fakat benim bindiğim gazeteci helikopteri Bell’in ufak bir modeli. Filmdekiyse uçak boyutlarındaki bir Boeing Ch-47 Chinook. Öyle bir ses çıkartır ki yanında durulmaz. Neyse orada “Neettin gülüm geldin yine düştün elime” gibilerinden rakibinin ne cevap verdiğini soruyor. Albay diyor ki; “He said it meant a disagreement. You?” yani savaşın anlaşmazlık olarak betimlediğini söylüyor, Louis ise ben A desire for more cattle.” “Daha çok inek (sığır) istemek” diyor ve böylece işe alınmanın sevinciyle 10 dakikada bohçasını düzüp, helikoptere biniyor, yeni bir macereya doğru pervane döndürüyorlar.

Şimdi normal bir seyircinin o gürültüde bunu anlaması neredeyse imkansız. Onu geçtim uzaylılarla teması sağlayacak olan biliminsanı, bir kelimeyle hem de Sankrit bir kelime ile mi seçiliyor. Bunu o anda hislerini dinleyen Albay mı tek başına seçiyor. Takılacaksak buna takılabiliriz. Fakat takılmayalım.

Ayrıca film savaş karşıtıysa neden “savaş” dendiği zaman daha ılımlı olan “anlaşmazlığa düşme” yerine “daha çok sığır arama” çevirisi daha uygun bulunuyor? Başka kabilenin yetiştirdiği sığırı zorla edlde etmek ne kadar barışçıldır. Bu arada bu ikilem sadece benim değil çoğu yabancı izleyicinin de aklına takılmış. Keza filmin ama temasına çelişmekle kalmıyor, çok hızlı geçiyor seyirciye bir şey katmıyor. Dedin ta takılmayalım. Sebebi:

Filmi seyredip bitirince anlıyoruz ki, Louise’in Berkeley’deki amcanın vereceği cevabı bilmesi ve daha o vermeden bunun albay için önemli olacağını tahmin etmesi, Çinli General’in karısının ölmeden önceki sözlerini bilmesi gibi etkili olabilir. gelecekten sufle alıyor ya bizin hocanım. (Bir de çoğu sahnede tek başınayken koca koca kadehlerde kırmızı şarap götürürken görüyoruz hocanımı. Yönetmen biraz alkol sorununu gözler önüne seriyor olmasın? Filmden çıkarken bunları düşündüm ama sonra uzun süredir tv’de alkolalan birini görmedik ya da buzlanıyor ya görüntü. O yüzden aklımdan kalmıştır derken, Ekşi’de de bir yorumda gördüm)

O yüzden söz konusu tek bir kelime ile işe seçilme durumu dahi saçma ya da mantık hatası değildir. Oy ki oy…

Merak etmeyin size bu şekilde her olayı tek tek geçerek filmi anlatacak değilim sadece bazı konularda nokta atışı yapacağım.

Sanırım anladınız. Louise lineer olmasa da geleceği görüyor. Bunu gerekli yerde kullanıyor ama kullandığının farkında değil. Kızı olacak ve tabii evleneceği adam da Ian. Eeeeee. Fakat kız amansız bir hastalıkla ölecek. Adama bunu söyleme sen. Çocuk olduktan sonra genç kız olmadan öleceğini sonradan söyle, adam da çok kızsın ve bu yüzden kadını ve kızı terketsin. Adama kızsak, o da reva değil. Gözünün önünde kızının eriyişini seyretmek istemeyebilir. Kadına kızsak, tamam ona kızalım ama bu konular bizi aşıyor keza bu inceleme bir bilimkurgu incelemesi. Fakat bilerek çocuk dünyaya getirmek de ne oluyor diye Louise de kızamıyoruz. Bakınız o kız baba ile annenin önlerinde bir kuş kafesi ile bir şeyler yapacağını çiziyor. Tavuk mu civcivden, civciv mi tavuktan? Yumurtaya ne oldu? Kızın dünyaya gelmesi gerekli bile olabilir.

İşte o zaman işler karışıyor. Bakın efendim alıntı: Özgür irade veya erkin irade, kişinin eylemlerini, arzu, niyet ve amaçlarına göre kontrol altında tutabilme ve belirleme gücüdür. Kişinin belli eylem ya da eylemleri gerçekleştirmede sergilediği kararlılık; belli bir durum karşısın­da, gerçekleştirilecek olan eylemi, herhangi bir dış zorlama ya da zorunluluk olmaksı­zın, kararlaştırma ve uygulama gücü; eyle­me neden olan eylemi başlatabilen yetidir. İnsanın liberteryen manada bir erkin iradeye sahip olup olmadığı halen bir tartışma konusudur. (Vikipedi)

İşte şimdi Louis’e kızarsak patlarız. Bu filmi beğenmeyenler biraz buna kafa yorarlar mı lütfen. Özgür iradesi dışında evlenmek ve hatta elim bir hastalıktan ötürü kaybedeceği hayatta her şeyden çok sevdiği bir kız dünyaya getirmek -> Özgür irade mi demiştiniz?

12 gemi. Birbirleriyle iletişimdeler ama insanlar anlamıyorlar. Burada amacın insanların dilini çözmek olmadığı ortada. Keza oldukça kolay olurdu uzaylılar için bunu çözmek. Bakın fragmandan bir sahneyi aldım sizin için ters çevirip bir de yatay simetriğini aldım.

HUMAN yazmış o kötü yazısıyla.
Peki burada ne yazıyor? “NVWnH”

Uzaylıların bakış açıları ya da düz, ters görmesi ki bunlar en basit çıkarımlar, o kadar çok farklı durum var ki… Bunları dikkate almadan basitçe beyaz tablete bir şeyler yazmak yani bana çok komik geldi. Onlara bir şey öğretmeye çalışmak Amerikan Ordusu’nun binlerce dilbilimciden birini seçerken yaklaşımları önceden çalışmaması da garip geldi. İçeri girecek kişi onlarca meslektaşıyla binlerce toplantı yapardı bence. Film için normal bir gösterim. Burada amaç insanların dili öğrenmesi, uzaylıların değil.

Fakat bir dakika, insanlar onların dilini nasıl öğreneceklerini, öğrenmek için onlara bir şey öğretmeye çalışıyor olmasınlar. (Belki de tek çareleri bu kalmıştı) Hem bir şey öğrenmenin en iyi yolu, öğretmek değil midir?

Çok uzattım değil mi yine?

Üçüncü yazıya artık. Daha farklı açılımlar yapacağım şimdi size. Vallahi bak.

(*)Yine de yukadaki Sanskrit başlıklı hikayemin devamını okumak isterseniz şuna tıklayınız.

Yazının devamı şuradadır. Tıklarsanız…