Boşluğun gücü…

1654’te Alman fizikçi Otto von Guericke, boşluğun gücünü kanıtlamak için Magdeburg’da halkın önünde bir yaptığı deney anısına, Alman Posta Teşkilatının bastığı pul

Boşluk güçtür. Mimari ve şehircilik yönünden, bu cümleyi iki ayrı şekilde kavrayabilirsiniz. İlki, şehirde planlı olarak alınmış “boş bırakma”nın, bilinçli olarak tercih edilen “koruma” kararı olarak görülmesi yani boşluğa sahip şehrin güçlü olması. Diğeriyse delicesine süren inşa etme yarışında şehrin bir alanını boş bırakabilmenin güçlüğü.

1654’te Alman fizikçi Otto von Guericke, boşluğun gücünü kanıtlamak üzere Magdeburg’da halkın önünde bir deney yaptı. İki yarım metal küreyi, tam küre olacak şekilde birleştirip içindeki havayı boşalttı. Sekizi bir yanda, sekizi ayrı yanda, on altı at bu iki yarıküreyi ayıramadı. Sonra atları küreye bağlayan zincirlerden kurtarıp, küre üzerindeki vanayı açında, yarıküreler kendiliğinden ayrılıp düştü.

Teşbihte hata yok. Bir şehir için “boşluk”, o şehri yaşanabilir ve birlikte kılan bir güçtür. Ne zaman ki onu bir şeyle (beton binalarla mesela) doldurursanız şehre kötülük yapmış, onu dağıtmış olursunuz. Boşluklar, yeşil alanlar planlı olarak “boş” kalabilirler ve böylece şehre “güç” yani değer kazandırırlar.

Kısaca “Boşluk” iki küreyi beraber tutar, çünkü dışarıdaki basınç oldukça kuvvetlidir. Yeşil alan ve boşluklar da, yapılaşma basıncına karşılık verebilir. Yani teşbihte hata yok hatta başarılı diyebiliriz.

“Bunları herkes biliyor da yapmıyorlar, işlerine gelmiyor” demeyiniz hemen. Durum sadece betonlaşma ile sınırlı değil ne yazık. Ankara’ya Esenboğa’ya uçakla geldiniz. Şehre girerken, süslü püslü duvarlar, garip şekilde aydınlatılmış binalar ve tabii milyon dolarlar harcanmış gereksiz kapılarla karşılaşıyorsunuz. Bir anda kendinizi Hindistan’da hissedebilirsiniz. Haşa, Hint kültürünü ve tabii onların süse püse çok fazla meraklı olmalarını aşağıladığımız yoktur. Keza aynı topraklardan çıkan önemli bir bağımsızlık figürü Gandhi, “Sade yaşayın ki, başkaları da yaşayabilsin” felsefesini ortaya koymuş kişidir. Yine de ağzında bir dişi dahi olmayan Hintli şoförün, bütün servetinden daha fazlasını harcayıp, altın yaldızlı, süsten şekli şemaili değişmiş kamyonla bir seferde yüz elli kişi taşıdığı fotoğraflara rastlamışsınızdır. Bu onların yerel hali ve kültürüdür. Peki, Ankara’nın böyle bir umarsız, sınırsız ve lüks bir “süs” kültürü var mıdır? Bunun bir belediye başkanı kaprisi ya da ben yaptım oldu kararından öte olduğunu, Türk Kültürü öğeleri içerdiğini iddia edebilir misiniz? Zaten zavallı Selçuklu Grafik motiflerinin kullanılmadığı, içinin boşaltılmadığı yer kalmadı.

“Güzel” kavramı sadelik sayesinde ve tabii sürdürülebilir olma özelliğiyle anlam kazanır. Bazen Ankara’ya üzülüyor ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni eleştirirken daha yumuşak olmamız gerektiğini düşünüyoruz. O kadar yani.

Ankara’daki bu kapılar, bakım ister, enerji harcar. Para harcamayı bir kıssalar (örneğin bir ekonomik kriz gelse ve bu kapıya para dökemez durumda kalsalar) köhne, karanlık bir heyula olmaktan kurtulamaz. Yani sürdürülebilir değildir. “Yalandan üstüne iki güneş panel koysaydılar bari” diyoruz ama süslü püslü halini bozacağından kaçındıklarını tahmin ediyoruz. Bu kadar harcamaya karşı bu kapı, şehir ahalisine ne verir? Ne sağlar, ne kazandırır? Tamam, her şey para değildir. Bir çocuk parkı da devamlı bakım ister fakat çocukların gelişimi için yatırımdır. Bir yeşil alan da bakım ister ama şehri yaşanabilir kılar. Bu kapının Ankara’yı sanki kimliksiz ya da tanımsızmış gibi ucuz bir süs olarak göstermesinden başka ne işe yaradığını bilmiyoruz. Bu kapılara bu kadar para harcamadan önce, işbu yazının müellifi, bir toplantıda Melih Gökçek’in yüzüne karşı “Başkanım bu kapıyı yapmayın” diye uyarmıştır. Kendisi muhakkak hatırlamıyordur. Uyarıldığı halde, inat edip yaptığı bu kapılar sayesinde oy oranını ne kadar arttırmıştır? Kendisine kibarca yaptığımız uyarı “siyasi uyarı” değil, mimari ve şehircilik konusunda saf ve masum temennidir. Bu kadar mı kolay reddedilir, bu kadar mı sağır gibi davranılır ve bu kadar mı inat edilir?

14 Ekim 2014’te Ankara’nın merkezinde bulunan AKM Alanı hakkında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Türkiye’deki tüm üniversitelerin temsilcilerinin katıldığı bir çalışma yaptı. Öncelikle tek başına, tepeden inme karar vermek yerine, akademik çevrelere danıştığı için Bakanlık yetkilileri ve tabii Bakan İdris Güllüce’yi tebrik etmek gerekir. İnşallah bu çalışmalar sonrasında çıkan sonuca uygun bir uygulama yapılabilir. Keza aynı çalıştayda Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı, söz alıp “Bu alanı bize verin biz spor alanı yapalım” şekilde çalışma öncesi bir beyanda bulunmuştur. Sonrasında çalıştayı akademisyenlere bırakıp, işine gücüne gitmiştir. Çalışmalar sırasında bakanlıktan onlarca yetkili varken, belediyeden yetkili yoktu. Umarız çıkan sonuçlara göz atar. Söz konusu alan Ankara için çok önemli. Bu alanı “doldurmak” temelli bir yaklaşımın siyasi iradenin planları arasından çıkartılması daha da önemli.

Özel sektörden bir kurum ya da bir kişi, gayrimenkul yatırımı yapacaksa, parasını verir alır. Kamuda işler değişiktir. Devletin bir arazisi bir kamu kurumuna tahsisli ise, o kurum burayı kullansın kullanmasın, ihtiyacı olsun olmasın ya da ihya edip edemeyeceğine bakmadan başka bir kuruma kaptırmamak için elinden geleni yapar. Keza bunu yapmasalar diğer kurumlar kendilerine tahsis edilmemiş, devlet arazilerine göz dikmeyi alışkanlık haline getirmişlerdir bunu bilirler. Hatta kendilerine tahsis edilmiş yerleri bırakmaz ama sağa sola saldırırlar. Mücadeleyi, kapışmayı görseniz şaşırırsınız.

Sürekli olarak, yeşil alanlar, kamu arazileri hatta mera alanları, eski orman alanları, alınıyor, veriliyor imara açılıyor, statüsü değiştiriliyor, bir o bakanlığa, sonra başka bakanlığa ya da bir kurumdan, başka bir kuruma tahsis ediliyor. Böylece söz konusu yerler hakkında alınan kararlar, bakan değiştikçe ya da kurum değiştikçe değişiyor. Örneğin biri müze yapalım diyor, sonra o görevden gidince gelen, spor tesisi olsun diyor, bir başkası AVM olmalı diyor. En büyük siyasi otorite inat edince bazen yer yerinden oynuyor, geri adım atıyor sonunda (bkz: Gezi Parkı). Çoğu şehirde koskoca şehir stadının alanı, bir bakıyorsunuz, şehrin taa öbür ucunda yapılmış garip stada karşılık, TOKİ’ye “rezidans” diksin diye veriliyor. Ya da diyelim ki arazi Belediyeye geçiyor, o arazi bir anda piknik alanı oluyor. Piknik alanları en çok oyu, en kısa sürede kazandıran popülist bir karardan öte bir şey değil. Mangal sever milletiz anladık ama bir haddi hesabı olsa.

Bu örnekler bize “sürdürülebilir alan yönetimi” denen kavramının önemini gösteriyor. Boş bir alan nasıl yönetilecek? Devletin bir kurumu yerine bu tür alanlar gerçekten halk tarafından, kâr amacı gütmeyen bir kooperatif ile yönetilebilir mi? Yoksa ülkece o seviyede bir demokratik düzene ulaşamadık mı?

Artık iğneyi ve hatta çuvaldızı kendimize batırmanın zamanı geldi. Tamam, kurumlar ve siyasi kişilikler, “arsa iştahını” bırakıp, şehir boşluklarını “kamu yararına” terk etmeleri gerekiyor ve bu yüzden onları eleştiriyoruz. Fakat terkten sonra söz konusu alanlar, çoğulcu ve eşitlikçi şekilde bağımsız olarak yönetilmeliler. Bunu da bireyler yapmalı, yönetimi bu kamu kuruluşlarına bırakılmamalı. Öyle bir yetkinliğe, doygunluğa ve kamu faydasını önde tutmanın önemine inanmalı ve kendimizi hazırlamalıyız. Örneğin spor müsabakaları, etkinlikler, konserler, kültür faaliyetleri ve şehrin her kesiminden kişiyi oraya toplayacak bir yönetim anlayışına ve inisiyatife sahip olmalılar. Öyle bir kurul toplanamaz, artık bölük pörçük olduk, siz şu inançtasınız, bunlar ayrı bir kökenden geliyor, şunlar fakir, bunlar zengin, bunlar eğitimsiz, diğerleriyse okumuş (ya da elit) ve hatta bazıları bizim futbol takımını tutmuyor gibi (daha da uzatırız sınıfları) bölünmeler varken, böyle bir TOPLUMCU ve HERKESİ İÇİNE ALAN sivil inisiyatif kurulamaz, herkesi ilgilendiren kararlardaki yanlışlar görmezden gelinir, “Memleket elden gidiyor şimdi sırası mı, mimarinin mekanın?” denirse (demokrasiye sadece hain askeri darbeler değil, hazırlıksız yakanılan depremler ve maddi ya da siyasi rant için göz yumulan sağlıksız ve plansız yapılaşma da zarar verir) bu memlekette böyle bir toplumcu yarar için birlik kurulamaz, “Şu veya bunlar var o birlik içinde, onların etnik siyasi ve-veya dini görüşleri bana ters, onlarla beraber hareket etmem, sesimi duyurmam, ayrıca şu zamanlarda baştakileri eleştirirsem işimden olurum, dur şu kadroyu bir kapayım, elimdekileri kaybetmeyeyim, çok fazla ismim gözükmesin sağda solda, yazmayayım, çizmeyeyim, itiraz etmeyeyim” diyorsanız, betondan, rezidanstan ve AVM’den şikayet etmeyin efendim.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Ahmet Turan Köksal’s story.