Cami gibi Cami tasarlamak

Toplumun kültürel kodunun, görsel kısmı çeşitli sebeplerle şekillenir. Bu kod bilinçli ya da bilinçsiz olarak işlenmiş olsun, belirli bir zaman sonra öyle bir kanıksanır ki, kodun gerekliliklerinin dışına çıkmak çok zor olur, çıkılsa oldukça fazla eleştiri alır. Hatta bazen o koda uygun davranmamak, kültürel mirasa hakaret olarak algılanabilir. Kodlanmış ve bir o kadar kanıksanmış cami imgesi oldukça basit iki fiziksel/geometrik öğeye ihtiyaç duyar. Kubbe ve minare…

Gaziantep Alaüddevle Camii eskizi… (Tam İmam Çağdaş’ın karşındaki camidir)

İşte bilindik bu iki öğeye sahip olmayan ya da sahip olduğu halde farklı formlar denenen camilere, gün gelir cami gözü ile bakılmadığı da olur. Hatta böyle tasarımların tümden hata olduğunu iddia eden beylik bir söylem vardır: “Cami, cami gibi olmalı.“ Bu yorumu gün gelir bir müftüden duyarız, bir gün bir vatandaştan, bir gün bir siyasetçiden. Camiler hakkında koda bir de keskin ve baskın mirasımız “Mimar Sinan” olgusunu da ekledik mi, tam anlamıyla kemikleşir. Nahif düzeltmeler ve iyi niyetli söylemler bile güçlü bir savunmayla karışık tepki ile cevaplanır. Öyle tanımlı, yazılı bir ‘Cami nasıl olur?’ anayasası olmadığı halde hem de…

Söze kubbeden başlamak gerekir. Önce hayvan kemiklerinin, sonra da taşların kaydırılarak üst üste konulması ve yuvarlak bir alanın üstünün örtülmesi M.Ö. 8000'li yıllara kadar gider. Sasaniler ve Bizanslılara atfedilen türde kubbeler ve sonra “Türk üçgeni” denilen kavramla kare plandan, kubbe yuvarlağına geçme yöntemleri, mimarlık tarihi konularının ilk anlatısıdır belki de. Bilinmesi gereken şey şudur ki, İslamiyet öncesinde de kubbe vardır ya da kubbe sadece İslam’a ya da camiye özgü bir örtü biçimi değildir. Roma’daki Pantehon, 43 metre çaplı kubbe açıklığı ile dünyadaki en eski ve en büyük olma özelliğini devam ettiren bir yapıdır. Sanıldığının aksine, ilk yapıldığında kilise değil bir Pagan tapınağıdır. Sonra kilise olmuştur. Ne olursa olsun, ne Selimiye’nin, ne de Ayasofya’nın etkisine sahiptir. Ayasofya’nın kubbe açıklığı, Selimiye’ninkinden büyüktür. (Selimiye’nin kubbe çapı 31,25 metredir, Ayasofya’nın kuzey-güney aksı çapı 34,7 metre ve doğu-batı aksı 33 metredir) Ne önemi vardır ki? Ayasofya’nın kubbesi düzgün daire değildir. Hatta Ayasofya’nın kubbesinin bu deformasyona rağmen ayakta durması Mimar Sinan ekleri ve onarımları sayesindedir. Ayasofya nispeten daha karanlıktır. Selimiye ise tabiri caizse bıçak gibidir, keskindir, tertemiz, aydınlık ve mağrur. Sapasağlam ve sanki yeni açılmış 3–4 yıllık bir bina gibi durur. Sonra, İstanbul’a geçelim, bu sefer kubbesinin çapı ortalama bir camiden de ufak ve gazoz kapağına benzeyen Rüstempaşa Camii, eşsiz bir yoğun hali (kompakt) samimi tarzda ortaya koymakla mükelleftir.

Kubbe her yerde kullanılabilir ve tabii çok büyük de olabilir ancak genel olarak etki, mimarî biçimleme ile oturur, değer kazanır. Değeri oluşturan şey salt kubbe formu olmadığı gibi büyüklüğü hiç değildir. Binanın kendisinden menkul gizi ile betimlemeyi yapan şey mimarî değeridir. Rüstempaşa’da, Selimiye’de ve tabii ki Ayasofya’da bu vardır. Her eski şey sadece eski diye güzel ya da değerli olmayabilir. Yine de İstanbul’da iyi ki Ayasofya vardır. Böylece Selimiye, Süleymaniye, Sultanahmet böyle meydan okurcasına ortaya çıkmıştır. İstanbul’da Ayasofya’nın olmadığını düşünün. İstanbul’un silüetini ortaya çıkaracak olan binalar bu kadar şevk ile ortaya konar mıydı, bu kadar iddialı olmak derdiyle yapılırlar mıydı?

Kubbe ya da kümbet, bu tür yapı örtüsü sistemlerine Romalılar, Bizans ve sonra Osmanlılar büyük katkı sağlamış olabilirler ama kubbe bir cami geleneği değildir. Hamam da kubbelidir. Pagan tapınağı da, bazı bazilikalar da hatta türbeler de. Klasik tür camilerde, başka bir geniş açıklık geçme yöntemi olmadığından kubbe tercih edilmiştir. Kısaca kubbe, tek bir dine ya da ırka ait bir geniş açıklık geçme formu değildir.

Soru:“Mimar Sinan zamanında, kubbe dışında farklı bir açıklık geçme sistemi olsaydı, diğer yöntemleri dener miydi?” Eğer “Denemezdi sadece kubbede inat ederdi” diyorsanız, Koca Mimar Sinan’a haksızlık etmiş olursunuz. Her binasında farklı bir şey denemeyi düşünmüş ve başarmıştır da. Görebilen için bu detaylar, oldukça mutlu edici ve övünülecek şeylerdir. Örneğin Hassa Mimarı, kendi hayratı olan ve kendisinin yaptığı mescidinde (Mimar Sinan Mescidi, Fatih’te Akşemseddin Caddesi’nde) minareyi ufacık sekizgen içi boş ve merdivensiz yapmıştır. Hiç de “cami gibi cami” değildir, onun yaptığı kubbesiz mabet. Şimdilerde farklı minare formlarına ve belki de minaresiz camiye karşı olanlar, keşke gidip bir inceleseler burunlarının dibindeki Mimar Sinan Mescidi’ni. Görecekler ki, camide de farklılaşma deneme yapma ve çeşitleme hali zamanın mimarî değerindendir. Kendi ile çatışması ve belki de kendisine tutarlı meydan okumasıdır. Durduk yere değildir.

Minare Arapça ‘manâra’ kelimesinden gelir. ‘Yol gösterici kule’ demektir. Çok dikkatli bakılınca minare kelimesinin içinde ‘nur’ kökünün geçtiğini fark edersiniz. Yani ışık verme amacını da barındırır. Böylece ismin kökeninin bile ne kadar değerli olduğunu anlarız. Ezan, sadece namaz vaktini tanımlar nitelikten yol göstericilik niteliğe terfi eder ama görebilene, anlayabilene. Hal böyle iken, minarenin salt faydacı tarafının görülmesi ve işlevinin sorgulanması, mimarî açıdan sembolik bir öğeden öte gitmemesi nasıl engellenebilir? Sembolik olması nasıl faydacı yaklaşımlara karşı galip sayılabilir? Örneğin şerefelerine çıkıp ezan okunur mu artık megafonlar varken? Camiye minare yapmak ve ona birden fazla şerefe koymak yerine mahalledeki en yüksek binanın üstüne o megafonları asmak daha kolay değil midir? Bugün Kadıköy Fenerbahçe’deki cami yeni sayılır. Minareleri, yanındaki binalardan aşağıda kalmıştır. Yani yandaki lüks konut blokunun 7–8. katının balkonu ile karşı karşıyadır. Zaten yeri de daracıktır. O cami daracık yerde ‘önemli bir bina olma mücadelesi’ verirken, minareleri belli ki özel olarak tasarlanmalıdır. Bazılarının küçümsediği şekilde minarelerimize ‘megafon direği’ dedirtmek doğru mudur? Kurtuluş sadece iyi tasarımdadır, kopyacılıkta değil. Betonarmeden Rüstempaşa Camii minaresine benzer bir şey yapmak inatçı bir baştan savmacılık sayılmaz mı?

‘Camiler minaresiz ve kubbesiz olmalıdır’ demiyoruz. ‘Bir cami minaresiz ve kubbesiz olabilir mi?’ diye soruyoruz. Bu soruyu sormak neden ayıptır? Neden yasaktır? 1935 Ağustos, Mimar Sinan’ın türbesi açılmış, kemikleri çıkartılmış, kafatası ölçülmüş ve “Türk ırkından” diye bilimsel! bir sonuca varılmış ve sevinilmiştir. Pergelle ölçümden, çıkan sonuçlar uygun bulunmuş olmasa Selimiye değersiz, Süleymaniye taş yığını ve Rüstempaşa Camii de ufak olduğundan gereksiz bulunacaktı belki de. Ölçüm sonucu hüsran olsa Mimar Sinan bu kadar çok öne çıkar mıydı?” bilemeyiz. Ancak bilinen o ki; Hassa Mimarı’na mezarında dahi rahat verilmemiş, bir sonraki mezar açılışında kafatasının yerinde olmadığı görülmüştür. Kısacası milletçe ‘Mimar Sinan kafası’na sahip değiliz.

Türk mimarlığının ve şehirciliğinin en büyük sorunu camiler midir? Camilerin tasarım kalitesini yükselttiğimizde tüm şehircilik ve mimarî sorunlarımız çözülecek midir? Nedir bu konuda herkesin teyakkuzda olma sebebi? Örneğin ülkemizde okulların da tasarımı kötüdür. Türkiye’de imam hatip liseleri dâhil 31.480 ilk, ortaokul ve lise binası vardır. Neden cami olmayan binaların tasarımı konusunda kıyametler kopmuyor? Dindar olan ya da olmayan kesim neden, tekdüze okul binaları için dikkat kesilmiyor? Kimliksiz, tasarlanmamış ve verimsiz okullarda yetişen çocuklarımız, estetik görgüye ulaşmakta, mekânların fiziksel kalitesinin artırılmasında nasıl rol oynarlar büyüdüklerinde?

Ülkemizde yaklaşık 88.000 cami vardır. Sıkı durunuz bu toplamın yaklaşık 14.000 adedi 1950 öncesine aittir. Yani yaklaşık 60 yılda 74.000 cami yapılmıştır. Bu camilerin bu kadar fazla olmasının sebebi, belli ki cami yaptırma ihtiyacı duyan kesimin bir enerji patlamasıdır. Varlıklı biri, kendisi için çok cüzi bir miktar diye (yaklaşık 100 TL) sokak ortasında ekmeklik işlenmiş un çuvalını yerlere döküp ziyan edebilir mi? Parası var diye ya da sırf kendi istedi diye bunu yapmasına izin vermeyiz? Gereğinden büyük ve güzel olmayan camiler, ısıtılmayan ve soğutulmayan binalar, belki de un çuvallarını her gün zayi etmektir. Teşbihte hata olmaz ama 74.000 camiden bir dolu örnek vermek mümkündür. (www.camigor.com) Acil olarak tüm camiler için bir verimlilik çalışması yapılmalıdır. Vakit namazlarında kompakt hali kullanılabilen bayram ve cuma namazlarında genişleyebilen mekân türlerinin araştırılması için akademik çalışmalar yaptırılmalı, yarışmalar düzenlenmelidir. Camide illa bildik minare ve kubbe olmasında ısrar etmek. “Dostlar yarışmada görsün” diye dürüstlüğü tartışılan, alelacele, kimin seçtiği belli olmayan, yarışma kavramını zedeleyen garip yarışmalar yapmak. Hele hele “En büyük camiyi biz yapacağız” diye şehirleri yarıştırmak ve devasa beton blokları ortaya çıkarmak…

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Ahmet Turan Köksal’s story.