Ey Aynştayn!

(Bu öykü haftalık bir mizah dergisinde yayınlanmıştır)

Bülent ile Bülent’in sözlenmesine çok sevindik. Yok, Hollanda’da yaşamıyoruz, ya da 2120 yılında değiliz. Bülent bizim can arkadaşımızdır. Denklemdeki diğer Bülent ise etkili ısrarlar sonucu, can arkadaşımız diye bahsettiğimiz bu Bülent’e vesikalık fotosu gösterilen, yorucu çabalara girişilip lütfen, rica minnet görüşmeyi kabul eden ve aylar sonra biraz da kendini alternatifsiz gördüğünden sözlenmeye ikna olan hanım kızımızdı.

Ülkede en yaygın 12. isim olan Bülent denince akla Bülent Ersoy geliyor ama Ecevit’in isminin hatırlanmaması garip. Tesadüf bu ya, çiftin isimleri aynı, evlenirlerse çocuklar için çok zor olacak.

Karışmasınlar diye yollar denedik. İkinci isim ya da takma isimleri yok. Zevcesine “Kız Bülent” deyince, erkek olan Bülent alındı. Ortaokulda ona “Kız Bülent” derlermiş. Hiç sevmiyormuş ama mahallede beş tane ve sınıfta iki tane Bülent olunca mahlas uydurmaya meraklı gençlik hemen böyle bir çözüm bulmuş. “Kız Bülent nerede?” diye sordum öylesine, bizim Bülent boş bulunup “Buradayım!” deyince durumu anladık ve vazgeçtik.

İkisine “Bülentler” diye hitap ediyoruz ama tekil olarak seslenemiyoruz. Bu sefer, bizim Bülent’e “Erkek Bülent” diyelim karışıklığı önleriz dedik. Bu sefer de Bülent Hanım bozuldu. (Ona da Erkek Bülent dendiğini itiraf etmeden anlamış olduk yani…)

Bizim Bülent uzun boyluydu. Zaten Bülent, Farsçada, ağacın en üstündeki dalı gibi en yüksekte olana verilen bir isim. Erkek olana “Uzun Bülent” deme önerime benim hanım karşı çıkıyor, “Kız da kısa boylu sayılmaz, zaten bundan pek rahatsız!” diye.

TRT haber bülteni sunucusu gibi kibar ve düzgün konuştuğundan bana hep siyah beyaz geldiğinden (çok renkli bir kişiliği var diyemeyiz) bizimkine “Bülten” diyelim, dedim, “Ayten gibi olur!” dediler, kabul etmediler. “Bey” ya da “hanım” desek çok resmi oluyor. Soyadları isim olarak kullanılacak gibi değil çok uzun. Çözemedik bir türlü.

Bizim Bülent üniversiteyi bitirememişti fakat kendi işini kurmuş başarılı olmuştu. Suni deri, vinlex gibi şeyler üretir, alır satardı. Zevcesi Bülent Hanım ise şu anda çalışmıyor (bence uygun bir müstakbel koca peşinde) varlıklı bir aileye sahipti. Babası hâkim emeklisi. Babasına “siz” diye hitap ediyor, evde çok resmiler.

Bizim Bülent’i hep kollar, başkalarının onu suiistimal etmesine izin vermezdik. Karşılıksız senet veren tiplere mal vermemeye, veresiyeyi kesmeye, bütünüyle resmi muhasebe sistemi tutmaya ben zorladım mesela. Diğer arkadaşlar da başka konularda yardımcı oldular. Kimsenin saf ve iyilik dolu arkadaşımızı kullanmasına razı değildik. Anlaşıldığı üzere ve kısaca belirtmek gerekir ki, Bülent Hanım, ciddiye doğru evirilen ilişkide baskın taraf.

Artık ikisinin de başgöz edilmeleri gerekiyordu. Bülent Hanım’ın yaşı geçti-geçiyor (ki bizimkinden büyük) ve erkek tarafı olan Bülent ise gerçekten artık kafasına uyan bir zevce bulması onun için faydalı olacaktı. İşte böyle bizim hanımların bir kooperatif çalışma ile bulup yakıştırdığı Bülent Hanım’ın, çok saf ve mülayim Bülent’le ilişkide olmasına sevinir ve korktuğumuz başımıza geldiği halde bizimkisini ezmesine karışamazdık.

Arkadaş grubumuzdaki herkes arka arkaya evleniyordu, Bülentler düğünlerin, nikâhların değişmez davetlisiydiler. Eğer, Bülent, Bülent’ten ayrılırsa bizden uzaklaşabilirdi. Elimiz kolumuz bağlıydı, yenge hanımın gittikçe seviyesi artan baskın tavırlarına karışamıyorduk. Ben arada sırada toplu buluşmalarda yeri geldiğinde lafı çakıyordum ama sonra olan yine bizim Bülent’e oluyordu. Yenge Bülent benden çekiniyordu ve kaç yıllık arkadaşımızın bizle takılmasını da yavaş yavaş engelliyordu. Kısaca Bülent’i kaybetmek istemiyorduk ama özeline karışamıyorduk.

Bir halı saha maçı sonrası erkekler arasında plansız şekilde kadınların baskınlığı konusu açıldı. Genel olarak kadınların evin gerçek yöneticisi olmalarının bir sorun yaratmadığını, çoğu kararı müşterek ve hatta hanımın baskınlığıyla aldığımızı itiraf ediyorduk ki ortam yumuşasın. (Ortamı yumuşatmak ayağına ettiğimiz bu itirafların doğruluğunu tarttıkça bizim durumun da pek iç açıcı olmadığı ortadaydı ama neyse konumuz Bülent ve Bülent…)

Ortamı yumuşattık ama konuya giremiyorduk. Bülent anladı ve müstakbel eşinin üniversite mezunu olup kendisinin olmamasının bütün sorunu doğurduğunu söyledi. Bunu aşabilirse çözülecekmiş her şey. Aşamazlarsa ne olacak peki? Cevap yok.

Bir gün benim büroda bizim Bülent ile havadan sudan konuşurken, gündemi meşgul eden, Einstein’in 100 yıl sonra haklı olması hususu dikkatini çekmiş kütleçekimi dalgası meselesini anlatmamı istedi. “Ben mimarım oğlum Kuantum fizikçisi değilim.” dedim. Dinletemedim. “Daha iyi ya, onlar anlatsa hiçbir şey anlamam zaten.” dedi.

Kısaca anlattım. Yeni bir buluş değil ama önemli bir ispat. İşte efendim yerçekiminin zamanla yani 4. boyutla alakalı bir durum olduğunu yere düşen elmanın dünya tarafından çekilmediğini, uzayın aslında esnek bir taban oluşturduğunu, bir kütle bu uzaya dâhil olduğunda, uzayı büktüğünü ondan daha küçük kütlelerinse (merkezkaç kuvveti gibi) bu bükülmekten etkilendiğini, ışığın (kütlesiz olduğu halde) uzayda büküldüğünü ve hatta aslında güneşin arkasında bulunan bir yıldızın ışığın bükülmesi yüzünden yanında gibi gözüktüğünü anlattım. Hertz ilk elektromanyetik dalgayı keşfettiğinde, çoğu kişinin bu dalgaların onların ne işine yarayacağını anlamadıklarını söyledim. 1.3 milyon ışık yılı uzaktaki iki kara deliğin birleşmesi yüzünden ortaya çıkan uzay bükülmesinin ölçülmesi, uzayın on binlerce kat daha uzağını görebilecek aletler yapılmasını ve ayrıca bir protonun on binde biri kadar ufak parçaların ölçülebilmesinin her şeyi değiştirebileceğini belirttim. Bülent’in ismi Bilal olsa müstakbel eşiyle karıştırmamızı engellerdi ama şükür ki değildi ve dediklerimi anladı.

İlk toplu buluşmamızda konu kütleçekimi dalgalarına geldi nedense(!), açıklamalarımı anladığı ve üzerine kendi araştırmasını da yaptığı belli bizim Bülent takır takır anlattı. Böyle öne çıkıp konuşması herkesi memnun etmiş, konuyu bilmeyen zevcesini ise şaşırtmıştı. Einstein’ın haklılığının 100 yıl sonra ortaya çıkması herkesi konuya ilgili kılıyordu.

Mini ders süper gidiyordu, bizim Bülent açıldıkça açılmıştı. Hanım Bülent, önce nişanlısının çok sessiz olduğundan hep şikayetçi ya, “sesi çıktığı iyi oldu” düşüncesini takınmış tavrından “biraz da o konuşsun canım”a akabinde “evet, tamam bu kadar iyi” halinden, “tamam canım konu amma da uzadı” ve “iyi ki de bir konu hakkında bilgi sahibi” finalde “sussa iyi olacak, hissettirmeden zapt etsem onu” son tahlildeyse “yeter yahu bir sus” şeklinde sinirli surata kadar vardırmıştı mimiklerini.

Bülent, Bülent’i küçümsemek ve behamahal susturmak için “Aman ne yararı var ki?”

deyince masanın altından hanım tarafından tekmeleneceğim kesin olsa bile müdahil oldum:

“Yahu, arabası olmadığı ve hatta hiç otobüsle yolculuk etmediği halde, yapılan duble karayolların, bir yeri bir yerlere bağlamak için ağaçları tıraşlayan köprülerin, Almanlar başta olmak üzere tüm yabancı ülkeleri kıskandırıp, çatlatıp, Türkiye’yi geliştirdiğini iddia edenler var. Asfalt duble yol çok önemli, bu ispat önemsiz öyle mi?”

Evet, beklediğim tekmeyi yedim.

Aramızda duble yol ve 3. havalimanını arada sırada öven tek kişi olan Bülent Hanım’dan hiç cevap gelemedi. Bizim Bülent hiç üzerine alınmadan bu ispatın dedikodularının Ocak ayından beri dolaştığını Şubat’taki basın toplantısını heyecanla beklediğini ve konuyu bilmemenin ayrı bir dert, “Ne işe yarayacak ki?” diye küçümsemenin ise binbir dert olduğunu söyledi.

Etkilenmiştik, üzerine alınmış Bülent Hanım sessizliği bozdu, ilk kez gözleri sulanmış, dudakları titrer vaziyette görüyordum onu.

“Hayır dediklerin doğru olsa bile, benim dediğim 12.000 devirli çamaşır makinesi alınacak!”

diye alakasız şekilde konuya girdi.

Ne alaka? Ya da bir alakası var da biz evveliyatını bilmediğimizden bize dam üstünde saksağan geliyor. Demek ki önceden sıkı tartışmışlar konunun beline vurmuşlar kazmayı. Yine demek ki iş çamaşır makinesine geldiğine evlilik hakkında konuşmuşlar. Çok gizli konulardı bir türlü bizimle paylaşmazlardı ama bizim Bülent ne de olsa esnaf adam, neye ne zaman, fazla para harcayacağını ayarlamıştır kafasına. Yine belli ki Bülent Hanım, çamaşır makinesinde ısrarcı olduğuna göre neler aldırdı bizim Bülent’e, ne kararları kabul ettirdi.

Söz biter bitmez bir anda vücuduna göre cep telefonu kılıfı gibi ufak kalan yeşil timsah derisi çantasını alıp mekânı terk etti. Bizim Bülent normalde arkasından koştururdu ama baktım kılını kıpırdatmıyor.

Kendine güveni gelmiş şekilde, artık bırak 12.000 devri, 6.000 devirlik belki de daha uygun fiyatlı çamaşır makinesini dahi almayacağını belli edercesine, “Ey Aynştayn, sen devir hangi devir bilir misin” diye ilginç ve komik taklitle başlayarak konunun derinliklerine dalmaya devam etti.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Ahmet Turan Köksal’s story.