Halat Ağacı

***Sürprizbozan yani spoiler vardır. İzlemediyseniz okumayınız…

Ne zaman bir Nuri Bilge Ceylan filmi gelse karşıma, beni nasıl “yeniden” heyecanlandıracağını merak ederim. Yani kendimce çok film seyretmiş, okumuş, düşünmüş ve hatta yazmış biri olarak bir filmle kolay kolay heyecanlanmayacağımı düşünürüm. İtiraf edeyim bu aralar beni çok heyecanlandıran bir ürünle karşılaşmıyorum.

Fakat NBC filmlerinin zevki, seyredip üzerinden biraz zaman geçtikten sonra ve hatta diğer kişilerin yorumlarını dinledikten ve okuduktan sonra pekleşiyor. Ufuk açan yorumlar olduğu gibi NBC’nin teknik açıdan oldukça iyi bir yönetmen olduğunu, yeni yetmelerin onu eleştirmemesi gerektiğini söyleyene de rastladım. Ne gerek var ki? Neyse, okuduğum yorumlarda Ahlat Ağacı’nın bende yarattığı etkiye yakın şeyler yazan, çizen olmamış. Sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum.

Ahlat Ağacından sallanan halat…

AA (Ajans değil, Ahlat Ağacı’nın kısaltması) eksik, kayıp ve başarısız bir baba ile arada derece kalmış bir oğlanın onulmaz hikayesini anlatır. Öyle mi, öyle.

Bu klişe özet ancak ve ancak filmi izleme zevkini rezil etmeden (spoiler vermeden), hiçbir yere dokunmadan yapılmış bir açıklamadır olsa olsa. Filmde “başarısız bir baba” hikâye edildiğini ve hatta her şeyden ve durumdan kaçtığını ben de izlemeden önce (öyle dendiği için) biliyordum. Seyrettikten sonraysa ilk intiba o yönde olduğu için bu şekilde çabucak özetleyiverirdim. Fakat ertesi gün fikrimi değiştirdim, sonra sonra daha da geliştirdim.

Bu gelişmeye başlıca iki şey sebep oldu. Birincisi “Babanı kaybedersen asıl o zaman büyürsün” gibi beylik lafın aklımdan çıkamamasıydı. Kabul ettiğimden değil, kabul edemediğimden. Babayı kaybetmek, artık hayatında babanın olmaması, birini nasıl büyütebilir ya da olgunlaştırabilirdi ki. Ya da diğer taraftan soralım; Babadan bilerek ya da bilmeyerek kopmak büyümek için gerekli midir? Yitirilmesi için babanın vefat etmesi de ya da yatalak olması ya da ne bileyim alzheimer’dan mustarip olması ve kendi çocuğunun adını, yüzünü bile hatırlamaması gerekmiyor. Yani bildiğin kanlı canlı, aklı başında ve her şeye karışan bir figür olsa dahi başka sebeplerle, başka türlü yollarla kaybedilemez mi? İlla bir sağlık sorunu mu yaşaması gerek babanın, çocukların hayatından çıkması için.

“Büyümek” (bazı yerlerde “adam olmak” denir ve bence kötü tabir) babanın yitirilmesiyle nasıl ilişkilendirilir? Diye sordum kendi kendime… Bu endişeli ve huzursuz soru cebimdeyken başka ikinci bir husus hasıl oluverdi.

21 senedir babasız ve 17 senelik bir babayım ve yumuşak halimle devamlı eksik ve eleştirilen olmakla imtihan ediliyorum. Hazırlıklı olayım olmayayım girdiğim imtihan hep kazık çıkıyor. Sonra kendime soruyorum; ben neden hep çalışmamış talebe oluyorum ve neden hep çakacağım diye endişeliyim. Sanırım bir baba olarak başarısız olursam onlar beni değil, ben onları kaybederim diye korktuğumdan. Her babada vardır galiba biraz bu endişe.

İşte bu iki husus beni AA’yı farklı yorumlamaya itti.

AA’dan bana kalanlar, başarısız ve rol model olmaması gereken bir baba figürü müydü? Pay ile paydayı sadeleştirince Sinan’ın aklında “Tam olarak ne olacağımı bilmiyorum ama işte şu babam gibi olmayayım da yeter” gibi bir baskın düşünce mi vardı sadece?

Anlatayım efendim; Üç kuşak var filmde. Dede, baba ve Sinan. Filmin başlarında üçü beraber altı elleriyle kuyudan bir kayayı dahi çıkartamıyorlar. Dede, babadan yıllarca kopuk yaşamış ve nereden estiyse artık, karınca hikayesini anlatıyor torununa. Sinan da babasından kopuk. Sorsan Oooo, kendisine özgü onlarca haklı neden sıralar.

Peki ya asıl baba oğlundan kopuk kalmak istiyorsa?

Çünkü biliyoruz ki, Ahlat Ağacı, babadır. Hep küçümsenen, devamlı düşük not verilen ama mecburen kabul edilen, yamuk yumuk da olsa armut vermiş bir ağaçtır. O yüzden bu filmde başrol Sinan olsa bile ana karakter babadır ve her durum onun üzerinde gelişir.

Babasına da dedesi pek rol model olmamış belli. Sonra geri dönmek zorunda kaldığı yer yani taşra kemer gibi sıkıyor adamı, hem de bele değil, direkt alna ve boyna geçirilmiş, sıkıyor da sıkıyor. Elde avuçta bir şey yok, meslek desen hayatını kurtaracak bir özellikte değil hatta yarardan çok zararı var (polis olmak). Aşk meşk yani kız meselesi desen, izdivaç tarafından baksan, kafana uygun birini bulsan bile ve hatta annesin zamanında kandığı gibi Sinan etkilese kızı, belki de fakirlik içinde mutlu olma ihtimalleri var olsa dahi, hiç umudu yok, atom bombası dahi atmayacağı yerden. Tek derdi bir an önce kaçıp kurtulabilmek. Kadınlarsa, erkeklerden daha çaresiz durumdalar, kaçıp gidemiyorlar ve daha büyük sıkıntılarla eziliyorlar. Burada sorun taşradan kaçmak bile değil, babanın yani ahlat ağacının, Sinan’ın kalması için mücadele etmemesi, hatta ona kaçmak için mahal bırakması.

Yukarıda zikrettiğim beylik lafı hiç sevmesem bile diyelim ki, doğruluğuna karşı gelemiyorum. Büyümek için babanın kaybedilmesi gerekiyorsa bile, Sinan için baba zaten hiç kazanılmamış ki, kaybedilsin.

Normal bir babaya söylemeyi bırak ima edildiğinde dahi günlerce etkisinden kurtulamayacağı kinayeli laflar ve hatta hakaretleri garip bir gülüşle karşılamak… Bu babanın salt basiretsizliği midir? Diyelim ki öyle görüyorlar, üzerine gidiyorlar. Baba neden basiretsizdir, neden eskiden idealleri varsa bile şimdi hepsinden vaz geçmiş, neden maddi olarak batmış, ona buna borcu olan kayıp biridir. At yarışı onun için “kaçış” vesilesi midir?

Oğlanın pek kazanma umudu olmadığı memurluk sınavına giderken, annenin mecbur kalarak verdiği paradan bir miktar koparabilmek için babanın yaptığı numaralar, çocuğa onu “yok saymak” hakkını verecektir tabii. Hem de başka ne hakları, nasıl verir bir bilseniz. Dışarıdan bakanlar içinse ne iç burkan bir sahnedir, oğlunun harçlığından bir şeyler tırtıklamak için her türlü numarayı yapan babayı görmek. Yabancılar daha keskin bir tabirle “Luzır” derler ya, tükenmişliğin kesif bir örneği önümüzdedir, boşversen olmaz iç yüzünü öğrensen daha da rahatsız olursun. İşte böyle böyle oğlan kesinlikle babasını yok görmekte haklıdır ya…

Peki, öyle olsun.

Ağaçtan kopmuş bir ip sarkıyor. Sanki baba, kendini asmış da tarladaki yokuşun orada, ağacın altına külçe gibi toprağa düşmüş, cansız gibi biçimsiz yatıyor. Sinan babasını o şekilde görüyor. Dank ediyor ki, artık babası yok. Önce arkasına bakmadan kaçıyor, sonra dönüyor. Babasının her tarafı karınca, karıncalar dahi adamı mesken tutmuş, aynen bebekliğinde olduğu gibi.

Sonrasından aralarında geçen konuşmada, Sinan o anda hiç ima etmediği halde, 300 TL meselesini baba açıyor. Kapatmaya da niyeti yok. Devamlı ona “kolombo” diyerek, oğlunun o gün ailesinin yanında ima ettiğini bu sefer açık açık yüzüne söylemesi için onu kışkırtıyor. Tam da yanına gelip “neden burada yatıyorsun” diye panikle karışık endişeye sahip olduğunu anladığı an.

İşte o anda (babanın parayı alıp almadığını tahmin etmek önemsiz bir abesle iştigaldir) aslında babanın HER DETAYIN FARKINDA olduğunu, aslında ailesinden kopuk değil, sanki bulaşıcı bir hastalık taşıyormuş gibi kendini geri çektiğini anlıyoruz. O hayvanlarla, toprakla, doğayla iç içe olmak, köyde yaşamak, artık sıkıldığı öğretmenlikten emekli olmak için gün saymak gibi meseleleri aslında kendini uzak tutmaya vesile ettiğini anlıyoruz. Bunu bir kaçış değil her şeyin en ince detayına kadar farkında olarak bilinçli bir “konumlama” olduğunu idrak ediyoruz.

Benim bağımsız görüşüm; babanın kaçmaktan öte tam tersi yeri belirgin şekilde durağan kaldığı… Kaçmak, gitmek yani kendince geçerli bir bahaneyle uzaklaşmak zorunda olduğunu hisseden Sinan, kalıcı ve aslında bir Ahlat Ağacı gibi mağrur ve hareketsiz duran babanın uzak durmaya çalışmasına rast geliyor. O kasvetli evde kaderine boyun eğip devamlı şikâyet eden anne ya da kız kardeş Sinan’dan ya da gerçeklerden uzak durmak için çaba sarf etmiyorlar. Onların dertleri nispeten belirgin sıkıntılardan ki baba, emekli ikramiyesini alıp yeni eşyalara, laptopa ve borçlara pay ettiğinde yüzlerine bir rahatlama gelmiş. Kendini uzakta tutup da aslında her hareketi hissedip yine de gülebilmek değil midir güç olan?

Daha da uzatırım: İmamın dini görüşünden girip, aslında Hatice Sinan’ı öperken dudağını ısırsa bile asıl Hatice’yle evlenememiş Rıza’nın yumruğuyla dudağında iz bırakmasının aynı şey olduğundan çıkabilirim. Ya da üniversitede devam ettiği çay ocağındaki milli piyangocunun haliyle, Sinan’ın çalıp-satmayla bastırdığı kitabın yarattığı ahlaki oksimorunun, “Taşra ve Edebiyat Sempozyumu”na katılmayı reddeden kişiye hazırladığım birkaç laf (pek olumsuz değil) ve tabii sonunda çileden çıkarttığı yazarın halinden ve biri acemi, diğeri usta iki yazarın düellosundan dem vurabilirdim. Sonra neden köprüdeki salak heykelin, salak uzvunu suya düşürdüğünü ve sonra polisten kaçmasını, gidip de meydandaki bir Hollywood filminden lojistik sıkıntılar yüzünden yadigar kalan Turuva atı heykeline saklanışı ve aslında tüm bunların (evet, hepsinin) kötü bir rüya olduğunu… Meraklanmayın AA’da mesele bol.

Zengin meselelerin filmi ve meselelerini tek tek uzun uzadıya irdeleyebilirim ve belki sonraki yazılarda keserim o ahkamları ama ben bu yazıyı uzatamam.

Neden?

188 dakika film çekip seyrettirebilen bir yönetmen kadar iyi yazar olmadığımdan.

Evet, evet, benim de yayınlanmış ve hatta birkaç baskı yapmış 5 kitabım var. İkisi roman. Öyle kendim yazıp kendim bastırmadım. Basıldı satıldı, telif bile aldım. Hiç tanımadığım kişiler kitabımı okumuşlar, uzun uzun sohbet bile ettik. İmza günleri oldu. Övgüler, yergiler hepsinden tattım.

Hatta öğretim görevlisiyken “Kitap yazmışsın, imzala da getir bakalım” diyen rektör gördü bu gözler. Hiç okumayacağını bildiğim halde, yardımcı olmak yerine, basılınca getir bana diyen kum ocağı patronu kılıklı tipler yüzünden gerilmişliğim ya da “Okudum, canım okumaz mıyım? Çok iyiydi romanın” diyenlerin yüzüne karşı, romanda geçen bir konu açıp da okumadıklarını anladığımı göstermeyeyim diye azami dikkat ettiğim olmuştur. Kimse Sinan’ın kitabını okumak zorunda değil, tabii benimkini de.

Fakat başka bir yazarla hem de nispeten okunan bir yazarla atışırken üstüne geçirdiği özgüven zırhının eriyip kendiliğinden yeri düşmesinde babanın suçu vardır denmese iyi olacak. Direkt alaka kurmayalım, o ayrı bir durum, dert, sorundur. Hem zaten Çanakkale Çan arasındaki 1.5 saatlik yol boyunca süren ve kabusvari haliyle terleten bir rüya …

Peki nasıl finale erdireyim yazımı?

Sinan askerden gelir, anneyle kızkardeşle dertleşir, evdeki genel hali anlar. Suya maruz kalmış kitaplarına dönüp bakmaz bile. Yalnız kalan babasının yanına gider. Belki de onun yazdığı kitabı tek okuyanın, kendi Ahlat Ağacı yani babasının olduğunun farkına varır.

Sonra bir bakarsın kazılması yarın bırakılmış kuyuya sarkan ip gergin mi gergin. Kamera yaklaşır, Sinan kendini asmış. Ölmüş, gitmiş. Yahu kendini öldürmüş, neden yapmış bunu?

Sinan’ın birini öldürdüğü doğru.

Fakat öldürdüğü, kaçıp gitmek, yırtmak ve orada durmamak için elinden ne gelirse gelsin, sakınmadan yapmaya razı olan öz benliğidir.

Artık Sinan da babası ve hatta dedesi gibidir.

Astı kendini, kurtuldu eski halinden.

Artık o da bir Ahlat Ağacı…