Hindistan’ı anlamak -2-

Önce -1- no’lu yazıyı okuyun öyle geliniz.

İşbu makale ilk Arkitera.com’da tefrika edilmiştir.

Evet, Hindistan çok hijyenik bir yer olmayabilir. Fakat bu durum bir politika değildir. Onlar olayı farklı şekilde görürler. Örnek: nispeten temiz bir binada yeni bir ofis koltuğu alınmış. Belli ki naylon kaplaması çıkartılmamış. Sonra kullanıla kullanıla kendiliğinden yırtılmış, sandalyenin altına doğru gitmiş. Orada aylarca kalmış ki üstü simsiyah. Kimse onu oradan almıyor. Yani kimseyi rahatsız etmiyor. Kısacası onlar bu tür konularda rahatsız değiller. Pizza Hut’a gidiyorsunuz. Yeri temizleyen kız elindeki bezle bir yeri eğilip siliyor. Bej renkli yer kaplaması çamur gibi gri oluyor. Bezi sürdüğü iz belli kızın. Sonra onu öyle bırakıp gidiyor. Daha da pisletmiş oluyor ama ona göre temizlenmiş oluyor. Bir şeyi temizlemek için ıslak bir bezi üzerinden geçmek yeterli geliyor onlara.

Otelimizde panoramik bir asansör var. Altıncı kata çıkıyoruz her gün. Mecburen dışarı bakıyorsunuz, cam çünkü kabinin çeperi. Asansörü çevreleyen alüminyum doğramanın iç tarafındaki kayıtların üstünde pislik neredeyse bir santim olmuş. Her türlü haşerat ölmüş durumda. Kabin ineceğiniz kata gelip durduğunda tam gözünüzle aynı seviyeye geliyor. Böylece otelin genel hali için bir “preview” sunulmuş oluyor size.

Şimdi gidip başka hijyen konuları için resepsiyona nasıl şikayetçi olacaksınız. Olmayın daha iyi. Otel bu kadar. Eğer kalacaksan işte sana otel odası. Yok mu lüks otelleri? Var, Hyatt Regency’i gördük mesela. Böyle konsolosluk gibi korunuyor. Taksi eğer çok döküntüyse buradan müşteri alamıyor. Böyle beyaz renkli nispeten yeni Suzuki ya da Tata marka taksiler girebiliyor otele. Otel şehirden çok kopuk. Belli ki çok temiz. Fakat Hindistan’a gelince en çok aradığınız hijyeni böyle oldukça hayattan kopuk şekilde kazanmak bana gerçeklerden kaçmanın en büyüğü gibi geliyor.

Koruma altındaki Hyatt Regency

Benim odamdaki kırık klozet kapağı, üzerinde kocaman ikramımızdır yazan ve yatağımın yanındaki üstüne cam kesilip konulmuş masada duran tepside, kullanılmamış kahve fincanındaki leke (kahve lekesi olup olmadığına emin değilim) ayrıca şöyle dikkatlice incelemeye korktuğum yastık, çarşaf… Ben böyle iyiyim.

Bu arada Tata derken hafife almamak lazım. 1800'lerin sonuna dayanan bir geçmişi var. 1945 yılında kurulmuş hem de özel bir fabrika. (Kamu hissesi de var) Ratan Naval şimdiki CEO’su. Özgeçmişinde Harvard ve Cornell Üniversitesi’nden mezun olduğu yazıyor. Ha bir de 2014 yılına kadar önce ismi duyulmamış Hindistan üniversitelerinden sonra Cornell, Harvard, Yale, Carneige Mellon, Royal Akademi, Cambridge’den fahri doktoralar almış. Tata’nın ismi Ford’tan devamlı zarar eden Jaguar ve Land Rover’ı 2.3 milyar dolar tiko para (“Tiko” terimi pekiştirme amacıyla kullanılmıştır) alması ile duyulmuşken asıl bilinmeyen tarafı dünyanın en büyük ve en önemli çelik devlerinden biri Avrupalı Corus’u almış olması. Dünyanın en ucuz arabası ünvanı ile Tata Nano’yu 100.000 Rupee’ye (1700 Dolara) satabilmekte. Kalküta’da sürüsüne bereket Tata Nano var. Ancak bir tane BMW görebildim, iki tane de Audi. Burada yabancı menşeili araba yok. Yazının sonuna doğru anlatıyorum sebebini.

Yine de Renault Rusya’da olduğu gibi pazara girebilmek için Dacia cipleri Renault markası ile pazarlıyor.

Reno Dacia (Belki de günlerdir gördüğümüz Suzuki dışında bilinen bir marka)

Taksiler genelde her tarafı dökülen Ambassador kullanıyorlar. 2014 yılında batmadan önce sadece Mart ayına kadar 2200 adet satmış. Tata’nın en büyük rakibi bence. Hindustan Motor Company’ye. yazık oldu. 16.000 TL fiyatıyla bir tane alıp İstanbul’da kullanmak isterdim. 2014 modeli de 1969 modeli de aynı ama aynı karosere sahip. Bir damla değişiklik yapılmamış. Motorunu bilemem.

Yeni model bir Ambassador. Sahip olmak isterdim.

Tata demişken komünikasyondan, kimyaya, enerjiye, otel zincirine hatta su şişelemeye kadar her türlü şirketleri var. Bu arada Naval Tata, Pulitzker Mimarlık Ödülü’nün de jürisinde.

Otobüslerin camları yok. Genelde istihap hadlerinin 2–3 katı kadar yolcu alıyorlar.

Tata otobüs, olağan bir cephe ve Ambassador taksi.

Ama asıl yükü “rikşa” ya da LPG’li motorları olduğu için “motorikşa”lar çekiyor. Günde bir milyondan fazla kişi taşınıyor bunlarla. 1900'lü yıllarda Çinliler mal taşımak için getirmişler buraya. Normalde önde şoför arkada iki kişi olmalı ama ben cümle içinde kullanayım “Rikşa’ya binmiş 7 kişi gördüm.” İnanmıyor musunuz? Peki?

Aynı cephede bu sefer bir Rikşa.

Bu seyahatten bir hafta önce Ermenistan’daydım. Orası hakkında da bir yazı yazacağım. Ya da yazdım yayınlandı bilmiyorum. (Bu iki yazıyı aynı anda vereceğim Editör hangisini seçer basarsa ilk) Ermenistan ile karşılaştırdığımda belki her iki ülkede de gerçekten fakir aileler var. Erivan’da yokluk var ama yine de temiz. Gümrü’de 1988'deki depremden beri konteynerde kalan aileler var. Bu kadar fakirliğe rağmen Gümrü temizdi. Hatta Gümrü’ye oldukça yakın olan Kars’a ya da Anadolu’da bir şehre gitseniz ortalıkta çöp göremezsiniz, ya da açık bir kanalizasyonun hemen yanında yıkanan (genelde Hindistan’da kişiler açıkta, bir bezi sabunlayıp üstlerine sürüyorlar. Bu yıkanma oluyor) biri göremezsiniz. Fakirlik, temiz olmayı engellemez. Bu ayrı bir olay. Buradaki toplum temizliği takmıyor, bilmiyor ve sanırım istemiyor. Bu kadar basit. Ayıplamanın manası yok.

Bu kadar sefalette bile kavgacı değiller. Trafikte biri diğerini geçti diye adam bıçaklayan, kurşunlayan yok galiba burada. Yollar oldukça sıkışık tamam ama bir şekilde gidiyorlar. Trafikte herkes herkese korna çalıyor. Zorundalar galiba. Başka türlü trafikte anlaşamıyorlar galiba. Keza süslü püslü olan otobüslerinde sağında solunda “Please blow horn” ya da yerel dilde “Awaz kedo” yazıyor (Sorduk, “Awaz” ses demek. Avazı çıktığı kadar sesi çıktığı kadar demek herhalde. “Kedo” ise “duyur” demekmiş). yazıyor.

Pek ayna filan kullanmadıklarından korna çalıyorlar ve yine de birbirlerine çarpmıyorlar. Hep korna çalıyorlar. Bu kadar çok korna çalınca uyarı özelliğini kaybettiği doğrudur. Fakat böyle anlaşıyorlar demek ki. Kalküta’nın merkezinde trafik ışığı görmedik. Havalimanı civarında var bir de bizim otelin orada bir tane var. Pilot uygulama gibi kalmış.

Hindistan’da ortalıkta yazan şeyin tersinin yapmanın mümkün olduğunu görüyorsunuz böylece. Örneğin taksilerin üzerinde “No refusal” yazıyor. İçine bindiğinizde taksimetrede ne yazıyorsa onu ödeyin yazıyor. Hem de kocaman şekilde. Biner binmez şoför de taksimetreyi açıyor ama genelde önceden pazarlık etmeniz gerekiyor. Taksimetrenin yazdığın 3–4 katında anlaşıyorsunuz. Ancak eğer vakit çok geç değilse ve polis ya da bir devlet binasının yanındaysanız, gideceğiniz yeri söyledikten sonra şoföre “meter” diye taksimetreyi gösterirseniz mecburen kabul ediyor. Ondan sonra da dolaştırmak için elinden geleni yapıyor. Tabii mazot harcadığından bunu abartmak zorunda. Elimizde GPS olan telefon olduğunu ve otele gitmek için hangi yolu tercih edeceğini ve taksinin içinde her yerde yazan “Acil durumlarda 100'ü arayın” etiketi gördüğünüzü şoför anlarsa, yol uzamadan otele varabiliyorsunuz. Kalküta’da trafik sıkışıklığında bir saat mesafedeki yerlere gittik en fazla 200 Rupee yani 7 lira verdik. Şoför gezdirirse de sorun değil ki, etrafı görüyoruz.

Taksilerde sol dikiz aynası yok (Şöför tarafında yani sadece sağ tarafta dikiz aynası var ve genelde kullanılmıyor. İngiltere sömürgesi olduğundan trafik soldan akıyor). İşin garibi diğer lüks araçlar da (lüks derken genelde Suzuki) sağ dikiz aynaları kapalı şekilde trafikteler. Galiba fazlalık olarak görüyorlar.

Azıcık trafik sıkışsın ya da kırmızı yansın hemen motoru durduruyorlar hemen. Öyle bekliyoruz. Bazen öyle bir keşmekeş oluyor ki, İstanbul’da olsa bu keşmekeşin etkisi 5 km ötede belli olurdu diyoruz. Tek kural ilerlemek. Ne yapıp ne edip ilerliyorlar. Biri önlerinde ise onun etrafından dolaşıyorlar.

Klaküta’nın ünlü köprüsünden geçen taksimiz. (Bu köprüde bu kadar övünülecek ne var anlamadık)

Takside şoför hemen siz biner binmez emniyet kemerini takar gibi yapıyor. Yani tokasız bir emniyet kemeri kumaşını çaprazlamasına üstüne doğru atıyor. Bu kemer parçasını bir yere bağladığı yok, sünnet olmuş çocuk gibi çaprazlama kuşak geçirmiş oluyor. Siz durum fena diye ön tarafta oturuyorsanız, emniyet kemeri takıyorsunuz. Ancak otele geldiğinizde tişörtünüzün üzerinde çapraz kirin ne olduğunu anlayana kadar iş işten geçmiş oluyor. Taksilerin iç hali bu durumda ama dini tarafları çok güçlü ve tabii çiçekli de olabiliyor torpido.

Herkes ters yola girebilir. Karşı tarafın sorunudur bu. Bizim taksi şoförü de pek sorun etmiyor bu tehlike. Hem de kaçacak yeri yok, köprünün üstünde. Yolda kafalarında mal taşıyan hamallar var.

(Devamı gelecek… Takip ediniz, istirham ederim)

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Ahmet Turan Köksal’s story.