Hindistan’ı anlamak -3-

Önce -2- no’lu yazıyı okuyun öyle geliniz.

İşbu makale ilk Arkitera.com’da tefrika edilmiştir.

Önce Delhi’ye indik. Oradan Kalküta’ya geçeceğiz dokuz saat zamanımız var. Nasılsa valizlerimizi aldık. Artık iç hatlardan uçağa bineriz dedik ama havalimanında o kadar saat geçirecek değiliz. Önce valizleri emanete bırakmak gerekti. Tabii bunun için yerel para olan Rupee edinmeliyiz. 100 Dolar yaklaşık 6200 Rupee ediyor. Bavulları 100 Rupee vererek emanete veriyoruz bize yaklaşık 3,5 TL’ye patlıyor.

Benim kızlarım onlarla yurtdışında olduğumuzda, gitmeden önce tüm şehri offline olarak cep telefonuma alıp ayrıca iyice çalıştığım ve toplu taşıma araçlarını daha çok metroyu bellediğim ve bu sayede pek kaybolmadığımız için bana “Google Ahmerth” derler. Çok seviyorum beni övmelerini canım kızlarım. Neyse, ben de Delhi’yi önceden çalışırsam dokuz saat daha verimli geçer diye bu özelliğimi göstereyim dedim. Metroya baktım. İstanbul metrosundan kolay. Havalimanından nasıl şehir merkezine gideceğimizi öğrendim bazı blogları okudum. Ödevimi yaptım yani.

Fakat saat oldukça erken. Yerel saatle daha 08.00 olmamış. Metro temiz. 160 Rupee’ye gidiş geliş bilet aldık. Mavi renkli ama ne yazık çok temiz olmayan (üzerindeki oyma yazılar pislik dolmuş pek bir siyahtı) 2cm çapında yuvarlak plastik bir şey verdiler. Onu turnikeye dokundurup geçiyorsunuz. Metroya havalimanından çıkmadan girmiş olsanız bile çok ciddi bir güvenlikten geçiyorsunuz. Kafaları sarılmış vaziyette (türbanlı) uzun tırnaklı ve bıyıklarını bura bura sivriltmiş amcalara “Yahu havalimanından çıkmadan metroya giriyoruz, patlayıcı bir şey olsa uçağa alırlar mıydı” diyemedik. Eşyaları Xray cihazına bırakıyor siz de tarayıcıdan geçiyorsunuz. Makine ötse de ötmese de 20 cmlik bir ahşap yüksekliğin üstüne çıkıp bir adamın sizi ellemesine izin veriyorsunuz. Ciddi ciddi elliyor. Huylanmam demeyin huylanıyorsunuz da yapacak ne var?
Metro çok temiz ve hızlı. Hindistan’ın nükleer sırları Metro istasyonlarında olması gerek ki, fotoğraf çekmek yasak. Üstü başı pis, fakir halk metroya alınmıyor. (Bu kadar sıkı güvenlik bu yüzden olsa gerek) Zırt diye Delhi merkezine geliyorsunuz. Çıkar çıkmaz biri size yapışıyor. Yahu git. Yok. Şehir merkezinde büyük bir yuvarlak gözüküyor cep telefonumuzdaki haritada. Oraya yönelmek istiyorsunuz. Yollar pek bir kötü kokuyor. İşte o zaman sefaleti anlıyorsunuz. Adamsa hala dibimizde. Devamlı yardım edeceğini söylüyor. Biz biliyoruz yolumuzu. Onu atlatıyoruz başkası yapışıyor. Hiç pes etmiyorlar. Hızlanırsak hızlanıyorlar, yavaşlayınca yavaşlıyorlar. Hemen el sıkmak istiyorlar. Sıkmayın. Soru sormayın. Bu arkadaşların bir işi yok turistlere takılmak yollarını bulmak istiyorlar. Ne istediklerini de bilmiyoruz ama kendimiz keşfetmek istiyoruz. İlla ki nereden geldiğimizi bilecekler. Muhabbet açacaklar.

Birinden kurtuluyorsunuz. Diğeri yapışıyor. Her biri turist information center var oraya götüreyim seni diyor ama hepsinin tarif ettiği yer farklı. 4–5 ayrı turist bilgilendirme merkezi olmadığına göre onlara yanaşmamakla iyi ettiğimizi anlıyoruz. Harita alabilirmişiz “free”. Yahu cep telinde internet paketi var, zaten olmasa bile GPS var.

Yuvarlağa varıyoruz. Çok fena kokuların yanından geçerek. Garip olanı sabah sabah herkesin elinde bir süpürge var. Tozlu pis toprağı ya da asfaltı inançla süpürüyorlar ama bir şeyin temizlendiği yok sadece toz kalkıyor. Ayrıca dostlar süpürürken görsün derdindeler sanırım Çöpler duruyor süpürdükleri yerde. Olmadık yerde çömelmiş vücudunu elindeki sabunlu süngerle silenleri görüyoruz. Kadın erkek farketmez.

Sabunluyorlar kendilerini. Eee su? Durulama? Yok öyle şeyler. Yıkanan kişiyi dikizlemek ayıp olur diye çok inceleyemiyoruz.

Merkezde her yer kapalı. Bir geleneksel yerel Pazar bulalım diyoruz. Yine bir 30–35 dakikalık bir yürüyüş yapıyoruz. Artık gezecek gücümüz kalmamış. Turist UHU’su 4–5 kişiden uzaklaşmak zorunda kalmışız. Bizden başka turist yok uğraşacakları keza saat oldukça erken. Sonunda Mavi hatlı metroya binmeye karar veriyoruz. Yeniden yuvarlağa geleceğiz ve oradan kırmızı hatla Havalimanına gideceğiz ama ekipten birinin mavi plastik şeysi çalışmıyor. 80 Rupee daha bayılıyor. Sonra havalimanında çıkarken o yeni aldığı mavi şeysi yine çalışmıyor. Metrodan çıkamıyor yine. Elindeki fişi gösteriyor ama dinlemiyorlar yine çıkması için ondan 80 Rupee daha alıyorlar. Bir gariplik var sormayın.

Kendimizi havalimanına atacağız da kapıda biletimizi soruyorlar. Yahu sadece PNR biliyoruz biz. Yok illa bir şey görecekler. Cep telefonundan bana gelmiş epostayı gösteriyorum tamam diyor. Fakat “İstersem kendime eposta atarım seni geçmek için” demiyorum. Saçma bir uygulama. Bavullara bakan bir Xray cihazı yok. Sonra gidip çekin yapıyorsunuz ama bavulu veremiyorsunuz. Git şuradaki güvenlik kontrolünden geç diyorlar. 50 metre ötedeki makinenin orada sıraya giriyorsun. Bavula bakıyorlar. Bir adam bizi sıraya sokuyor, diğer Xray cihazının giriş bandında oturmuş her bavula elliyor. Bize şunu buraya şunu da şuraya koy diye talimat vermekle görevli. Bir de sinirli ki sormayın. İngilizce konuşmuyor, önümdeki adam onun dilinden bir şey anlamıyor ki? Kısaca bagajı cihaza koyuyoruz onun yönetmenliğinde. Yaptığı iş bu. Başka bir dört kişi ekrandan bavulların içine bakıyor. Sonra bavullar çıkıyor. Daha başka üç tane adam daha sandalye koyup oturmuşlar. Dördüncüsü de bandın çıkışında başka bir paket makinesinin önünde. Bazı çantalara sıkı sıkı beyaz şerit geçiriyor makineyle. Kırılacak ne varsa eziliyor böylece bavullarda. Benim bavul öyle değildi. Makine çıkışındaki adamlardan biri uçuş numaramı sordu. Söyleyince beyaz şeridi sıcak şok eritip sıkı sıkı paketlemek yerine bir çıkartma ile bavulun fermuarlarının tutacaklarını birbirine bantladı. Üflesen açılır ve bavulda ayrıca üç tane daha fermuarlı göz var. Tüm bu işlem için toplamda on kişi var Xray cihazının yanında. Hepsi sandalyelere oturmuşlar. Bavulu böyleyken alıyor ve sonra çekin yaptığınız yere gidince görevli o salak çıkartmanın fermuarlarda bulunup bulunmadığına bakıyor. Ters bir şey koyacak olsam aradaki o elli metrede istediğim şeyi fermuardaki yapışkanı bozmadan diğer gözlere koyarım ki. Güvenlik sözde sıkı.

Kural: Hindistan’da yolculuk edecekseniz biniş kartı kadar kutsal bir şey yok. Her an isteyebilirler. Girişte çıkışta her yerde görmek istiyorlar. Abartmıyorum 7–8 defa gösterdik her isteyene. Sakın ola atmayın. Bir de kabine alacağınız çantanızda kabin etiketi çok önemli. Onu da 4–5 kez damgalıyorlar. Havalimanı görevlileri kontrol edince sizi bu sefer ordudan birileri de denetliyor. Onlar da damgalarını esirgemiyorlar. Sonra bir de onları denetleyen başka birisi daha var. Transit yolcuların uçuş kartlarına “T” yazan birisi var. Tek işi “T” yazmak.

Bir şekilde kendimizi lüks lonç’a atıyoruz. Beni öyle hijyen takıntısı olan biri bellemeyin. Hiç takmam ve titiz değilimdir. Fakat burası ayrı bir dünya bilmeniz lazım ve Delhi’deki kokuları içinize sabahın köründe çektiyseniz kendinizi bir yere atmanız gerekiyor.

Koku derken daha ilk andan her şey birbirine giriyor. Mekanik bir koku gelmişse, kokunun kaynağına baktığınızda onun çok tercih edilen bir yemek olduğunu görüyorsunuz. Bu sefer bir yemek kokusu geliyor, ona dönüp bakıyorsunuz içi garip bezlerle doldurulmuş bir kazandan geldiğini görüyorsunuz. Burnunuzun şirazesi kayıyor. Bazen ter kokusu diye düşündüğünüz rahatsız olduğunuz şey bir tapınaktan gelen tütsü kokusu oluyor. Parayla satılan pahalı bir koku sizi bayıltacak şekilde olabiliyor. İyi olan tek kokunun, kokusuzluk olduğunu kavrıyorsunuz. Kısaca kokudan bir şey çıkartma yetinizi kaybediyorsunuz.

Lonç’un da yemekleri iyi değil ama yoğurt var bizim alıştığımız tada çok yakın tadı var. Internet’e bakıyoruz. Sonra Amerikan tipi yatan koltuklar var. Onlardan birine geçiyorum dinleneyim diye (24 saatten fazla uyumadım çünkü) Ortalığı yıkacak kadar horlamışım biri gelip de uyandırmamış. Çok utandım sormayın.

Kalküta’ya yola çıktık. Uçağımız Boeing 767–300. Uçak yeni ama kabini çok hırpalanmış. Öyle ki koltuk ceplerindeki dergiyi okuyayım dedim. Köşesini biri dişlemiş. Garip olmuş dergi elimi sürmedim. Sayfaları yapış yapış da olabilir. Dergi bu haldeyse kabin de hırpalanmış oluyor tabii. Mesela koltuktaki ekranlar da kötü kullanılmış.

Hosteslerimiz bakımlı. Yerel giysiler giyiyorlar ama o kadar dar etekle serviste zorlanıyorlar. Yine de kaptan pilotun güvenlik kurallarını anlatması takdire şayan derken aynı pilotun “koltuklar dik, kemerler takılı, masalar kapalı olacak” diye millete fırça atmasına şaşırıyorsunuz. Sonra anlıyorsunuz ki onlar host. Ama bir apolet, gömlek ceplerinde bir işleme filan var ki sormayın. Air India’nın erkek kabin görevlilerinin kıyafetlerinin, kaptan pilottan hallice olduğunu görüyorsunuz. Çok acayip çok.

Yemek geldi. Kural: Hindistan’da dana eti yiyemezsiniz (Çok sanslıysanız kuzu eti. Onu da sadece bir yerde yiyebildik ve çok şaşırdık). İki seçenek var. Ya vejeteryan takılacaksınız ya da tavuk.

Hindistan ayrılmadan önce son gece, saat 20:00'dan sonra karanlık bir halk pazarında (o saatte Pazar kalabalıktı) tavuk isteyen müşterilerin, tavuklarını orada boğazladıklarını görüp, ortalık kan gölüyken müşteriye o anda teslim ettiklerine şahit olunca, biraz irkildik. Tavuk seçerken aklımıza bu görüntüler gelecek. Neyse.

Pilav ince uzun pirinçten yapılmış. Pek bir tatsız tutsuz. Yanına verilen tatlı-ekşi soslu tavuk da pek hoş değil. İnce alüminyum kabın diğer tarafında ise mercimek olduğunu tahmin ettiğimiz acı bir şey daha var. Pilav bu iki lezzeti birbirinden ayıran bir HES gibi mağrur. Yemekler kafadan çok acı ve çok baharatlı. O kadar baharatlı ki bence yemeğin tadı gelemiyor ağza. Yani bezelyeyi, kuru fasülye niyetine yersiniz, belki de o bir bamyadır. Baharat sayesinde anlamanız zor.

Yemekte verdikleri kaplar, yemek tepsisi 1980'lerin plastik teknolojisiyle üretilmiş. Kirli beyaz (renk) bir kahve kabı var mesela. Ya çay alabiliyorsun ya da kahve. Plastik öyle ki, ucuz barbi bebekleri vardır ya pembe plastikten yapılır, kalıptan çıkarılırken bazı yerleri beyazlaşır. Beyaz renkli plastik kaplar da öyle. Kahve istedim ve sadece bir yudum alabildim.

Boeing 767 kalkar kalmaz bulutların üstüne çıktı ve biz yolcular rahatsız olmasın diye camlar mavileştirildi. Hindistan’ın bir kentinden diğerine giderken disko ortamı yaratıldı yani. Bunu tamamlamak için ne yapmak lazım? Tabii ki koltuklardaki ekranda Bollywood filmi seyretmek lazım. Yerel filmleri seçince 8 adet lehçede film çıkabiliyor. O kadar çok iş yapan bir film endüstrisi var ki lehçelere göre ayrım bile yapılabiliyor. Onu bırak her lehçede, o yerel halkı öven (ya da ezildiklerini gösteren) alt mesajlara da rastlıyorsunuz. Tabii 1.27 milyar (Çin 1,35 milyar) nüfus olunca böyle ayrımlar da oluyor tabii. Bir de dini filmler var. Hepsi İngilizce altyazılı olduğundan birini seçtik. Kalküta’ya gidiyoruz ya Kalkütalıları öven bir film seçtik. Anlatmam lazım (Kızmayın).

Film iki tane veledin arkadaşlığı üzerine kurulu. İkisinde de ana baba aile filan yok. 1971'de Bangladeş’in ayrıldığı savaşta mı ölmüşler pek anlayamadık. Lokantada çalışıyorlar tabak kırıyorlar parayı bulduktan sonra haddini bildirecekleri lokanta sahibi bunları dövüyor. O işi yapıyorlar olmuyor bunu ediyorlar ı-ıh. Sonunda kömür taşıyanları görüyorlar. 10 kilosu 2 Rupee olan kömürde piyasayı yarı parasına kömüre boğacaklarını iddia ediyorlar. Sonra kömürler üzerine oynuyorlar, zıplıyorlar, coşuyorlar. Her taraf is, kömür. Görsen Heidi ile Peter Alp dağlarındaki kır çiçekleri arasında yuvarlanıyor. Hatta bir ara şelale gibi akan kömür tozunun altından mutlu mesut geçiyorlar. Dedik ya burada toz, toprak, kirli su kullanmak bazen rahatlık, kendine güven ve bir yaşam biçimi gibi övülen bir şey.

Örnek: Bir arkadaşınızın bebeği olmuş. Acemi eş, bebek kaka yaptığında yüzlerce liralık bebek bezi, yok kremdi, yağdı, parfümdü filan kullanmayı bırak, çocuğun poposunu idrofil hijyenik pamuk ile hem de damacanadan alınmış ph değeri düşük pahalı içme suyu ile siliyor. Bu kadar titizlik garip gelir ya, hatta dalga geçeriz. Galiba onlar da bizim her gün duş almamızı ve içmek için temiz su aramamızı anlamıyorlar. Dalga geçtiklerini bile düşünüyorum.

Filme dönelim. Neyse bunlar bir anda büyüyorlar ama yine kömürdeler, is içindeler. Efendim ikisi de vücut çalışmış. Yaka göbeğe kadar açık. Göğüsteki tüm kıllar alınmış (belli ki her gün bu acıya katlanıyorlar) hatta kaslar gözüksün diye böyle yağ mağ sürülmüş. Fakat kömürü nasıl ucuza satıyorlar onu bilen yok. Sonra anlıyoruz. Giden kömür trenleri üzerinde vagonu trenden ayırıyorlar. Efendim kömürü dışarı boca ediyorlar. Hırsızlık yani. Sonra anlıyoruz ki Robin Hoodçuluk oynuyorlar

Meğersem o trenlerdeki kömür zaten bir mafya babasınınmış. Onlar o mafyadan çalarak iyi şeyler yapıyorlarmış. Sonra bir anda bir kız peydah oluyor. Güzel bir kız. Bakımlı ve ağır makyajlı. Kaşlarının ortasındaki kırmızı noktanın hali her elbisesinde farklı halde filan. Yeri geliyor oldukça da açık giyiniyor. Bu ikisi aynı anda bu kıza âşık oluyorlar. Bak işte burası garip. Bu iki sert delikanlı kızın peşindeler ama bunu gizli yapmıyorlar. Hatta kızı hayal ederken dipdibeler. Nasıl ya demeyin. Öyle işte. Bazen ortalıkta bir yerlerde yanyana yuvalanıyorlar aşklarının acısından. Kostümler filan şahane. Örneğin beyaz gömlek ve pantolonları var ama göğüslerine kocaman kırmızı kalp dikilmiş üzeri altın yaldızlarla işlenmiş. O gömleği yapmak için terzi bir hafta vermiştir öyle yani. İkisi de aynı elbiseyi giymişler. Ellerinde kırmızı bir gül, bir o kokluyor gülden, sonra diğeri kokluyor. Galiba kokladıkları gülde kokain ya da kafa yapan bir şeyler var kafaları dumanlı gibi gözler yarım açık ve kaykılmış şekilde kızı hayal ediyorlar. Bir uzanıyorlar bir kanepedeler, sonra bir göl kenarında ağaçlar içinde. Sonra arkalarında 40 motosikletli ile senkronize hareketlerle motor üzerinde akrobatik hareketlerle aşklarını ilan ediyorlar. Fakat bu iki “sert” delikanlı zaten birbirleriyle çok samimiler kızı da aralarına mı istiyorlar nedir? Bize garip geldi de burada öyle bir kültür mü var biz mi çok fesatız anlamadık.

1971'deki savaşı, Hindistandan ayrılan Bengladeş’i konu ediyorlar. Galiba bunlar savaş öksüz yetim kalmışlar demiştim ya. Arada sırada bu savaşı yad ediyorlar. Bazen üstü kapalı Hindistan hükümetine de çakıyorlar. Bengallilerin 2. Sınıf vatandaş sayılmasını konu ediyorlar. Bir ara Hindistan vatandaşlığına geçiyorlar. Çok ciddi siyasi göndermeler de var.

Filmdeki ciddi ya da değil her konu 80 kişinin arkada oynadığı, elli kere kıyafet değiştirilen, hoplama zıplamalı şarkılarla anlatılıyor. Çok ciddi bir tehlike var ya da ne bileyim aşka kapılma durumu var durum o kadar kritik mesela. Fakat bir bakıyorsunuz aniden açık bir meydanda veya bir pazarda bir sahnede yani, arkadaki profesyonel dansçılarla şarkı eşliğinde dans ediyorlar. Dertlerini öyle anlatıyorlar. İşte müzikal demeyin. Bildiğiniz gibi değil, bu farklı bir durum.

Sonra filmde bir de garip polis müdür var. Tüm polisler salak ama bir o akıllı. İyi adam yani. Kendini kanuna adamış filan. Hatta bu iki kahraman hakkındaki suç dosyalarını onların mekanına gidip artistik bir hareketle zart yakıveriyor onların önlerinde. (Zippo çakmağı atıyor ve ne ara üzerine benzin döküldüğü belli olmayan kağıtlar alevleniyor. O kadar ciddi ki Zippo’yu geri almıyor) “Bunların benim için önemi yok. Dosyaya gerek kalmadan belleyeceğim sizi”der gibi. Bizim iki kahraman ise bundan korkmuyorlar ama saygı duyuyorlar, adama pek dayılanmıyorlar. Öyle garip bir ilişki var aralarında.

Sonra kız gençlerden birine kur yapıyor. Diğeri dağılıyor falan filan. Düşman oluyorlar (Klasik araya kız girdi arkadaşlık bozuldu durumu) Tüm bunlara rağmen mutlu sonla biteceği muhakkak bu filmi buraya kadar izleyebildik. Önümdeki sırada oturan kız da bu filmi seyretmeye başlamıştı. (Ondan kopya çekip bu filmi seçtik biz de) Bir baktım o çok daha ilerde. Nasıl yahu biz ara vermeden izledik. Sonra anladım ki filmi 2x hızda seyrediyor. Biz salak gibi normal hızda seyrediyoruz. Dönüş yolunda aynı filmi bu sefer 4x ile deneyeceğim.

(Devamı gelecek… Takip ediniz, istirham ederim)

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Ahmet Turan Köksal’s story.