Kimlik bunalımının mimarisi.

Anadolu’dan Avrupa’ya, Kuzey Afrika’ya, Ortadoğu ve Arap Yarımadası’na kadar uzanan bir coğrafyaya yayılmış medeniyetlerin varisleriyiz. Tam dağılmak üzereyken, bu temeller üzerine, yeniden bir cumhuriyet kurmak başarıdır. Peki, bu cumhuriyeti demokratik, güçlü, barışçıl, yaşanılabilir, temiz ve güvenli, azınlıklarıyla, insan haklarına saygılı, rekabetçi, medeni, üretken, güçlü ve köklü üniversitelere sahip, sanat ve sporda başarılı, yerel, kültürel ve doğal kaynaklarıyla verimli bir ülke haline sokmak da gereklidir değil mi?

Yukarıdaki kıstaslara ulaşabildi mi cumhuriyetimiz bilmiyoruz ama ara sıra, inişli çıkışlı günleri olduğunu ve bazen (çoğu farklı konuda) kimlik bunalımı yaşadığını söyleyebiliriz. Yine diyebiliriz ki, kimlik bunalımını en şiddetli olarak yaşadığı alanlardan biri, belki de en sancılısı mimari (şehircilik) yönüdür.

Şimdi siyaset bilimciler, en köklü kimlik bunalımının gerçek demokrasi sınavında verildiğini, iktisatçılar ekonomi alanında, sosyal bilimciler ve insan hakları savunucuları azınlık haklarında, öğretmenler, eğitim alanında, hukukçular, adalet sisteminde, gazeteciler, basın özgürlüğünde sorunlar olduğunu söyleyeceklerdir. Her biri haklıdır aslında ve bu alanlar birbirleriyle muhakkak bağlantılıdırlar. Fakat çok gerilere gidersek, kimlik bunalımındaki mimarinin ne denli keskin olduğunu görürüz.

Marksist arkeolog Gordon Childe’nin “Kendini yaratan insan” isimli eserinde şöyle bir cümlesi vardır. “İnsan tarihi, insanın, kendi türünü güçlendiren ve çoğaltan ve böylece uyumunu ve gücünü sağlamlaştıran yeni endüstrileri ve yeni ekonomileri yaratışını anlatır.” Yani insanoğlunun ekonomik nedenlerle bir alt yapı kurduğunu ve üstyapının böylece geliştiğini (hatta bu gelişmenin dini de etkilediğini) söylemektedir. Fakat Göbeklitepe, Gordon Childe’nin Marks’ın fikirlerini Arkeolojiye uydurma çabasını yerle bir etmiş gibi. Yerleşik hayata geçmeden önce, toplanıp ortak bir ideoloji geliştirmekle (tapınmak için mimari bir sanat eseri ortaya koymakta) ilerlemiştir. Yani insanoğlu, tarım toplumu olmadan, sanat eseri sayılacak tapınaklara sahip olmuştur. Eyyy, Göbeklitepe sen nelere kadirsin…

Mimari ve şehircilik 12 bin yıl önce de, şimdi de toplumu şekillendirme açısından çok önemli bir alan olduğuna göre, biz neden mimari açıdan hâlâ kimlik bunalımı içindeyiz? Neden herkes “Mimar Sinan’dan sonra hiç mimar çıkmadı” diye “kolaylıkla” hemfikir olabiliyor.

Sokakta birini çevirin ve nasıl bir şehirde yaşamak istediğini sorun, “daha yeşil olsun” der. İkinci cümlesi şikâyetle başlar “Her yer, dağ taş beton, oldu”. Peki ya mimari ve tasarım diye sorsanız, “Mimar Sinan’ın yaptığı gibi olaydı ne iyi olurdu” der ve aklından hiç çıkmayan nihai ve yegâne çözümle sonlandırır: “Türk Mimarisi uygulanmıyor, Selçuklu-Osmanlı nerede? Göremiyoruz hiçbir yerde”…

Galiba hepimiz Süleymaniye bahçesinde yeşillikler içinde doğduğumuzdan, bu kodlar bilinçaltımızda bu denli derinlikle kazınmış. Yine de sokakta çevirip soru sorulan kişinin aslında bir eksiği yoktur. Bunu argo kullanarak popüler tarihi ilgi çekici hale getirdiğini düşünen, mimariden hiçbir şey anlamadığı halde mimar gibi konuşan, kavgacılığıyla ünlü tarihçi de bir başka türlü yapıyor, belediye başkanları, başbakan ve hatta cumhurbaşkanı da yapıyor. Diyorlar ki; “Selçuklu-Osmanlı mimarlığını yaşatamıyoruz, Mimar Sinan’dan sonra gelen mimarların hiçbirinde iş yok. Onlar yüzünden şehirler bu halde. Ne yazık, Türk Mimarisini kurtaramadık”

Tarihî yapılar ve mimaride arayışlar

Peki, Selçuklu-Osmanlı Mimarisi dediğiniz şey nedir? Kubbe ve sivri kemerleri olup olmadık yerlerde kullanmak mı? Tip proje okul tasarımlarını zorlayıp, onları garip renklere boyamak mı yoksa yine betonarmeden selatin camilerini birebir kopyalayıp, PVC pencere doğramaları ile süslemek mi? Madem çözümü herkes biliyor, neden Selçuklu-Osmanlı yapı yapma rehberi çıkmıyor. Tek hamleyle çözün işte çarpıklığı, beğenmediğiniz mimarlara ihtiyacınız yok…

Kısaca biliniz ki, okul, hastane, havalimanı, işyeri, üniversite kampüsü vb. gibi binalar için eski yapı teknikleri ve insan ergonomisiyle bağdaşan Selçuklu-Osmanlı mimarisi diye hazır bir tip yok. En fazla kemer, Selçuk yapı motifleri, pencere oranı, geniş payandalı saçaklarını, bir kolye, yüzük ve hatta küpe gibi cepheye takmak var. Çalışan bir plan yapısı olmadığından, fonksiyon bile tam çözülmüyor, yapılar kötü tasarlanınca hemen eskiyor, verimsiz kalıyor.

Bir de Mimar Sinan meselesi var. Onun dışında bu topraklardan çıkmış iyi mimarları sıralamak da anlamsız. Mimar Sinan geçilemez, karşılaştırılamaz ve tabii yerine biri konulamaz bir kavramdır. (Evet, tarihi bir şahsiyet değil kavramdır) Zamanında dünyanın en önemli yapı üretim organizasyonunun tepesindeki, istikrarlı ve başarılı bir örnektir. Mareşal Osmanlı Sultanlarıyla (Fatih, Kanuni gibi) şimdiki cumhurbaşkanlarını, başbakanları karşılaştırmak ne kadar abes ise Hassa Mimarbaşını da şimdiki mimarlarla karşılaştırmak o kadar gereksizdir.