Kubbede hoş bir sâdâ.

16.yy Şairi Mahmud Abdülbaki’nin, (kısaca Baki) akılda en fazla kalan mısraı “Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş…” Şiiri ne kadar iyi irdelerseniz, alt anlamlarına, göndermelerine o denli vakıf olursunuz.
 Kubbe sadece bu şiirde değil, bir şemsiye gibi her şeyi (gökkubbe diye düşünürseniz tüm dünyayı) kavrayan düşünsel bir üst kabuktur. Yapı alanında ise insanlığın en önemli buluşu denebilir kubbe için. Tekerleği bulmak gibi… Mağaraya sığınan insandan öte, bir mekânı (sürdürülebilir olarak) kapatabilmek önemli bir gelişmedir
 Hayvan postlarını ahşap strüktür üzerine koyarak (çadır üstü gibi) kapalı bir mekân yaratmak, sonra kerpiç kullanımı gibi çözümlerden sonra, nihayetinde yangına ve diğer dış etmenlere dayanıklı olarak taşı kullanmak… Taş zaten ağır, bunu nasıl binanın üstüne koyacaksınız, koyduğunuzda altındaki kalıbı söktüğünüzde orada nasıl duracak? Depreme nasıl dayanacak?

Süleymaniye

Taşları üst üste koyarken, her sırayı merkeze doğru kaydıra kaydıra getirip, en tepedeki taşı kilit olarak kullanıp oluşturulan kubbe formu bir zümrenin değil aslında tüm insanlığın buluşudur. Ayasofya İslamiyet’in doğuşundan neredeyse yüz yıl önce yapılmıştır. Kubbesi çeşitli kereler yıkılmış, yenilenmiştir. Ayasofya’yı ayakta tutan Mimar Sinan ekleridir. Roma’daki Pantehon 43 metre açıklığı geçmektedir. Aslı kilise değil, pagan tapınağıdır. (Pantehon, tüm tanrılar demektir zaten)
 Fakat ilk kez M.Ö. 25 yılında yapılmış Pantehon’un kubbesi taş değildir efendim, betondur. Evet, beton. Latincesi “opus caementicum” olan bir malzemedir. Roma betonu, bugün bildiğimiz betondan farklı, ince moloz taş, sıvı harç, kireç, kum ve pozzolana adı verilen volkanik bir maddenin karışımıdır. Pozzolana İtalya’da, özellikle Campania Bölgesinde, Pompeii ve Herculaneum çevresinde çok bol bulunan volkanik bir malzemedir. Binayı önce neredeyse ahşaptan kalıp haline çıkartıp, betonu döküp sertleşmesini beklerler. Sonra kalıbı sökerler.
 Kubbe ve kemer bir süs öğesi değil
 Beton, baskıya dayanıklıdır ama çekmeye dayanıksızdır. Yani blok betonun üzerine istediğiniz kadar yük yükleyiniz, bozulmaz ama bir köprü gibi yapıp üzerine biraz kuvvet uygulayın kırılır. Güçlendirmek için, betonun içine demir donatı konur ve adı “betonarme” olur. 1854’te kullanılmaya başlanmıştır. Roma betonu gibi bir malzeme kullanmayan Osmanlı, binalarında taş yığma tekniği kullanmıştır.
 Mimarlık tarihine bu denli girmemizin sebebi, günümüzde kubbenin betonarmeden yapıldığında özelliğini kaybedeceği iddiamızdır. Bir üretimin, modern makine ve teknolojileri kullanmak yerine elle yapılmasının daha değerli olduğu önyargısından değil. Kubbe estetik ya da sembolik bir sebepten öte taşıyıcı olarak başka geometrik çarenin olmaması yüzünden tercih edildiğindedir. Kubbe ve kemer bir süs öğesi değildir. Estetiği fonksiyonundan alır. Gerekli olmadığı halde yapılan kubbe ve kemer inandırıcılığını ve gerçekliğini kaybeder. Başka bir iddia: Mimar Sinan betonu kullansaydı belki de kubbeye hiç başvurmayabilirdi.
 Örneğin bazı yazarlar, kitaplarını elle yazdıkları için övünürler, elyazılarıyla oluşmuş metni sonra birilerine bilgisayarda yazdırırlar. Taslakların artistik fotolarını sosyal medyada paylaşırlar. Elle yazılıp sonra bilgisayara geçirilip matbaadan çıkan kitap ile başından beri bilgisayarda yazılmış sonra aynı matbaadan çıkmış kitap arasındaki fark, okuyucuya nasıl sirayet edebilir ki? Elyazması bir kitabın değerini tartışmıyoruz, elle yazılıp, matbaada binlerce basılan kitaptan bahsediyoruz.
 Cami yapımında özel bir İslam Mimarisi çeşitliliği gerek
 Aynı şekilde günümüzde camileri betonarme değil, yığma taş yapmak da değer katmaz. Betonarmeden Selatin cami kopyası sayılabilen Ataşehir Mimar Sinan Camii’nin mimarı Hilmi Şenalp’ın iddia ettiği gibi sırf Osmanlı ölçü birimleri ile çizildiği için bu cami özgün sayılamaz.
 Soruyu dolaysız soralım. Haydi, bir cami yapalım ve kubbesiz, minaresiz olsun. Fakat özgün olsun ve gerçekten bir mimari değer sunsun. Sizce kabul edilir mi? Kabul edilmez ve hatta cemaat camiye küsebilir bile.
 Açıkladık; kubbe dini bir sembol değildir (Bakınız, Paganda var, Hristiyanlıkta var, İslam mimarisinde, sivil mimaride; operada, hamamda var) Sadece bir dinin kendine özgü bir işareti değilse, kubbesiz bir cami neden güzel olmasın? Bakınız Kâbe de çok minimaldir. Çevresindeki Osmanlı yapıları hunharca yıkıp yerlerine yapılan devasa ve korkunç gökdelenler, o kutsal mekânın şimdiki bekçilerinin görgüsüzlüğüdür.
 Ülkemizde de caminin büyüklüğü, kubbe çapının genişliği ayrıca minare sayısının fazlalığı hala bir övünç kaynağıdır. İşbu yazıda “Kubbesiz ve hatta minaresiz cami yapmalıyız” diye bir diretme de yoktur. Rekor seviyede cami yapılan ülkemizde, kopya betonarme örnekler yerine özel bir İslam Mimarisi çeşitliliği ve kültürü geliştirmek gerekir. Bunun için kubbe ve minare olması zorunluluğunu kaldırarak bir hoşgörü yaratılabilir.
 Bu serbestlik, kubbede baki kalacak hoş bir seda olabilir.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Ahmet Turan Köksal’s story.