Ne oldu bize?

Ortalama bir mimar için baş döndürücü bir hızla gelişen imar ve şehircilik faaliyetlerine ve yapılan tahribata üzülmek, yerel ve merkezi yönetimlerin yanlış kararlarını tespit etmek çok zor değil. Gayrimenkule talep arttıkça, arz da artıyor ve artan arz, talebi yeniden arttırıyor. Sanki herkes yangından mal kaçırıyor. Herkes birbirileriyle yarışıyor, halk deyimiyle herkes birbirini gaza getiriyor…

Bu hengamedeki aktörler; devlet, başta TOKİ, belediyeler, özel inşaat firmaları, gayrimenkul yatırımcıları, kredi veren bankalar ve tabii ki gayrimenkulü (daha çok konutu) tek yatırım aracı olarak belleyen ve bu yüzden bilmeden de olsa sonu gelmez talebi yaratan vatandaştır. Özal döneminde açık açık ülkenin lokomotif sektörü olarak inşaat belirlenmiş ve şimdilerdeyse hiç olmadığı kadar günlük hayatımızın içine girmiştir.

Bu kadar konut üretildiği halde Türkiye’de konut sorunu çözülmüş değil. Sosyal bir politika gütmek için değil, iç politikada güç ve para kazanma yarışıdır da ondan. Barınma ihtiyacından öte, döviz, altın, hisse senedi gibi bir yatırım aracıdır artık. Birden fazla konut sahibi olmak, “bir başarı öyküsü” olarak görülmekte…

Aynen çok ihtiyacı olmadığı halde binlerce liralık cep telefonlarına sahip olma dürtüsü gibi… En yeni, en hızlı ve tabii en pahalı telefonlara sahip olmanın “etkileyici” hali de günlük hayatımızın ta içinde. Cep telefonu satıcıları “daha hızlı” aletleri pazarlarlar. Bakınız Türkiye’deki ilk bilgisayar, 1960’ta Karayolları Genel Müdürlüğü’ne gelen 167 m² alan kaplayan 30 tonluk bir alettir ve saniyede sadece 23 bin işlem yapar. Yenisini aldığınız için çocuklara verdiğiniz akıllı telefonların en kötüsünün işlemcisi saniyede 2–3 milyar işlem yapabilmektedir. Asli görevi sadece konuşmayı sağlamak olan bir aletin hızı neden bu kadar önemlidir?

Üretime ve ihracata ayrılması gereken kaynağı konuta yatırmak, kısıtlı maaşına rağmen gereksiz cep telefonu harcaması yapan dar gelirli vatandaşın kötü kararına benzer. Keza artık sistem doymuş durumda. Şişmiş bir balon üzerindeyiz. İnşaat sektörüne daha ne kadar kaynak yüklenebilir, ne kadarını kaldırabilir kestirmek çok zor.

Zaten kendimizin olan toprağa, çoğunluğu ithal malzemeyi gömüp lüks konut üretiyoruz. Türkiye, inşaat boyası üretiminde Avrupa’da altıncıdır ama hammaddenin yüzde 70’ini ithal eder. Kısaca söylenebilir ki, Türkiye, boya üretme işinin hamallığını yapmaktadır. Sadece boya ile kalsak iyi, mobilyada, yapı kimyasallarında ve hatta güneş panellerinde bile malzemenin katma değeri yüksek olan kısmını dışarıdan almaktayız.

Türkiye’de son zamanlarda kırılan rekorlar, en büyük lahmacun, en uzun kebap, en büyük döner, en fazla kişinin, imza şeklinde hizalanması gibi örneklerde görülür. En az tüketen otomobil motoru, çevreyi kirletmeyen ısıtma sistemi, şu hastalığa çare olan en kolay elde edilen ilaç gibi üretimler, üniversitelerde ve ar-ge merkezlerinde alınan patentler, sunulan akademik bildiri sayılarında rekor kıramayız. Varsa bile tek tük, kişisel başarılardır. Dünyanın fındığın yüzde 75’ini üretse de hiçbir zaman 2 Milyar Dolarlık kazanca ulaşamayacaktır ülkemiz. Bizim fındığı alıp, işleyen İtalyan firma onlarca kat para kazanır.

Evet, konut edinmek bir başarı hikâyesidir. Konut satın alan kişi hayatını kurtarmış, kiradan kurtulmuştur. Fakat asıl imrenilecek durum, 100 TL’ye alınan bir konutun iki üç yıl içinde 150 TL etmesidir. Hiçbir ekonomik modelde böyle bir kazanç yoktur. Müteahhitler fiyatları yükseltirse iki sokak ötede 1975 yapımı binadaki konut fiyatı da artar göreceli olarak. O zaman evin hanımı, balkonuna cam kapama yapmaya kalkar. Bazısı, balkonu odaya katar, aşağıdaki çıkmanın altı kapatılır. Yukarıdaki teras oda yapılır. İnşa faaliyeti bir ihya hareketi gibi görülür.

Eskiden beş para etmeyen gecekondulara, yıkılıp yapıldıktan sonra birkaç daire verilmesi, en büyük kıskançlık sebebidir. “Zamanında param da vardı, şuradan bir arsa, bir daire kapatmadım” diye hayıflanmalar hiç durmaz. Herkes geminin kaçtığını ve asıl para kazanma fırsatlarının bittiğini düşünür. Sonra panikler boraca harca girip konut almaya kalkar.

Gezi Parkı’nı (sadece ilk üç gününü dahil olsa bile) desteklediklerine şaşırdığımız çoğu kişi çıkarları söz konusu olduğunda değişiverirşer. Seçimlerde sıkı bir muhalif gibi duran birinin, seçim öncesi bir ara iktidar partisini eleştirmeyi hafifletmesi, sonra hepten bırakması, daha sonra iktidarı bizzat övmesi durumunda, sebebini merak edip sorduğumuzda. “Bizim arsanın imar değişikliği işi çıktı da” dediğine şahit olduğumuz vardır.

Ne oldu bize? Bu kadar sessiz, bu kadar kabullenmiş ve bu kadar çok çıkarını düşünen bir toplum oluverdik. Bu tuzağa nasıl da kolay düştük. İşi görülen vatandaş, “yiyorlar ama çalışıyorlar” diye nasıl cümle kurabilir? Ne oldu bize?

Acıdır, ama doğrudur. Gezi Parkı’nı yıkıp AVM yapacağım diye diretenlerle, bir oda daha çıkartırım diye evin balkonunu imar kanunu çiğneyerek kapatan az gelirli vatandaş arasında usulen önemli bir fark olmayabilir.