Not meselesi ve Futbol…

Aslında birbiriyle pek alakası olmayan iki konu gibi gözükse de çakıştı. Bu yazıda bu iki konunun nasıl çakıştığını da anlatacağım.

Ülkenin gündemi pek bir karışık iken, ekonomik göstergelerin bir türlü düzelemediği ortadayken, hükümetin sıcak para bulabilmek için yapmadığı kalmamışken, çok dikkate almıyor olsak bile ordumuz sınır dışında bildiğin savaştayken, belki de dünyanın en büyük mülteci kamplarında cepten milyon üstü kişiyi doyuruyor, barınmalarını sağlıyorken... Güncel durum bu kadar karamsarken, spikerlerin bile anons ederken heyecanlandığı, ses tonlarının değiştiği çok çok önemli görülen bir futbol maçı anonsu ile karşılaştım.

Sanırım şu sıralar söz konusu önemli müsabaka cereyan ediyor. Ediyor ki sokaktaki araba sesi yok denecek kadar azaldı, sosyal medya paylaşımları bile azaldı.

Futbola olan ilgisizliğimi sorgularken, maçın önü, kendisi, arası, sonu filan derken 2.5 saat ve sonrasındaki yorumlara harcanan zamanı da katarsanız toplamda 4–5 saat kazançlı olmak hoşuma gitti şöyle bir tivit yazdım.

Hemen dört cevap, dört RT ve 11 beğeni…

Sonra @fkadev @mertbulan @fatihacet @Ammarceker ile konu hakkında yazıştık. Onlar da benle aynı kafada çıktı. Sevindim en azından birkaç kişiyle aynı şeyleri düşündüğüm için.

Bu ülkede futbol yerine bilime aynı değer verilseydi diyen oldu. Olmayacak bir temenni. Biraz da pragmatik. Olmaz yani.

Mümkün değil. İşte kanıtım; her üç yılda bir yapılan PISA testi (Uluslararası eğitim değerlendirme testi), 72 ülke ve ekonomik bölgede 15 yaşındaki 540 bin öğrenci arasında yapıldı. Bu 72 ülke ve ekonomik bölgeden 35'ini Avrupa Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı’nın (OECD) ülkeleri oluşturuyor. Türkiye 72 ülke arasında 50. sırada yer alırken, önceki testlere göre de performansı gerilediği haberi gelmişken… (BBC Türkçe)

2006'dan daha fena haldeyiz

Çok basit, Türkiye’nin sadece %33'ü ilkokul beşinci sınıftan sonrasını okuyabilmiş. 17–22 yaş arasındaki her dört gençten biri evde oturuyor. Ne çalışıyor, ne eğitimine devam ediyor. Sadece evde oturuyorlar, evde kaynayan tencereden sebepleniyorlar. Herhangi bir şey üretmiyorlar. Ne tüketiyorlar bilmiyorum ama sadece oturduklarını biliyorum.

Gaziantep’te, Gaziantep Üniversitesi’nin çevresinde gece saat 01.30'da (akşam yemeğini yemediğimi fark edip açık yer arayan ben) dürümcü bulmuş sevinirken, istisnasız tüm kahvehanelerin dolu olduğunu görmüştüm. Dürüm yerken önümdeki kitabı gören şaşırıyordu. O yüzden kitap okumayı bıraktım ve çevreme baktım (Çok entelektüel biri olduğumu iddia edemem) bu çocuklar, hem de yüzlercesi saatlerce okey mokey filan oynuyorlar. Hem de neredeyse her gece. Hâlâ anlayamıyorum, hâlâ.

İşbu yazı, “Ay millet ne kadar da cahil, ayyy hepsi kitap kurdu olurlar inş cnm yaa” anafikrine sahip filan değildir. Ya da Abbas Güçlü gibi işime geldiğinde eğitim sistemini yere sokup, medya danışmanlığı için bin takla atmaya niyeti de yoktur.

Fakat gerçekleri yalanlayacak değiliz. Ne yazık durum fena…

Pekiyi her öğrenci bu kadar kötü mü? Değil tabii. Bazı öğrenciler derslere ya da daha doğrusu “not”a fena düşkün. O kadar düşkünler ki şaşırırsınız.

Seçmeli ders veriyordum fakültede. “Mimari fotoğraf”. Derse ilgi gereğinden fazla oldu. Diğer fakülte ve bölümlerden de çok öğrenci geldi. Sonradan öğrendim notu yüksekmiş bu hocanın söylentisi yüzünden… (Evet, yüksek not vermek motivasyonu arttırırsa kullanırım.) Fotoğrafı seviyorum, (Bkz: www.ayasofoto.com )çocukların da sevmesini istiyorum. “Cep telefonuyla bile çekebilirsiniz, bana merdiven çekin” dedim. “Farklı yaklaşımlara açığım” dedim. Merdivene de takığım çünkü (Bkz: www.merdivengor.com)

Getirdiler, işte beraberce kritik veriyoruz. Basit bir ödev. Not mot, benimkisi daha iyi, falan filen derken filizlenmesi muhtemel bir tartışmayı önlemek için “Tamam, bu ödevinizde oldukça istekli davranmışsınız, ödev teslim eden herkese tam not vereceğim” dedim. Ders bitti odama çıktım. Bir hanımefendi geldi. Konu?

— Konu; ödevler için verdiğiniz not.

— Eh, herkese 100 tam not vereceğim demiştim ya?

— Evet, hocam ama XXX ve YYY’nin fotoları çok iyi değil, benimkine 100 verdiniz ama onun değerli olması için onların notunu düşürmeniz lazım değil mi?

Hanımefendi not istemiyor (ona da kılım ya) kendisi bodoslama başkalarının notunu düşürmem talebiyle geliyor odama.

Bu nispeten basit, seçmeli bir yan derste olabildiği gibi diploma projesi dersinde daha fena oluyor. Çok şaşırdım. Peki bunun karşılığında ölçme değerlendirme aracı “not” sisteminin gerektiği başarı var mı? Yok. Çocuklar hayatta çok para kazanmak, lüks araçlarla dolaşmak, müstesna semtlerde oturmak için toplumdaki “başarı” sayılabilecek “gösterge”ler gibi notu kullanıyor ve buna takılmış vaziyetteler.

Ne yazık yurtdışında önemli olan şey not değil. Sadece bir göstergedir ama onlarca önemli kıstastan en değersiz olanıdır. Yetenekli, çalışkan ve zeki olmanız gerekir. Not da, burs da arkasından gelir.

Peki şu protestoya ne demeli. http://www.haberturk.com/gundem/haber/1087055-lise-ogrencisinin-ikincilik-protestosu

Tabii ki liseden birincilikle mezun olmanın üniversiteye girerken özel kontejana girme ayrıcalığını biliyorum. Fakat bu örnelte “sözlü mözlü, aileler siyasi durumlar” filan karışık işler dönmüş belli. Bu arada ne güzel, Anadolu’da kıyıda köşede kalmış, tenha ve kötü bir lisenin birincisi olarak mezun ol. Sonra ODTÜ, Boğaziçi filan girersin gibi bir durum yok. Birinciler arasında da üniversite puanı sıralaması var. Yine de duruma bakınız. Garipsedim.

Şimdi olayı futbola bağlayayım. (Nasıl olacağını merak ediyorsunuz değil mi?)

Anadolu’da kendi kurduğum fakültenin dekan yardımcılığı görevim yüzünden, İstanbul’da mukim olmayı bırakamadığımdan, her hafta en az iki kere uçağa binerdim ben. Bazen dört. Bir gün size uçak yolculuklarımın yazısını yazayım.

Neyse, bir keresinde uçak pek bir boştu ve kalkışa hazırdık. Bir türlü kapılar kapanmıyor yani sılaytlar arm edilmiyor, kıroslar çek yapılmıyor. Uçağı rötar yaptırmak istercesine Süper Lig takımlarından birinin (adı bende saklı) futbolcuları, teknik adamları ve yöneticileri uçağı son anda tıklım tıklım doldurdu. Ben acil çıkışta oturuyorum yanım boş oraya kimin geçeceği konusunda tartışmalar dahi çıktı.

Neyse yanıma uzun boylu, atletik vücutlu bir çocuk oturdu. “Abi yazar mısın?” diye soru sordu, elimde son kitabımın okumalarını yaptığımı anlamıştı. Anlattım şöyle böyle, sonra konuyu ona getirdim.

Futbolcular çok para alıyorlar. Bu gerçek. Türkiye Avrupa Futbol ekonomisinde altıncı sırada. Sanırım futbol başarısı açısından ilk onaltıya bile zor girer. Bunu tüp işinde ailesi üst seviyede “bizinızmen” olan TFF başkanı garip bir övünmeyle ağzına tatlandırıcılı sakız gibi atmış, tekrarlayıp duruyor.

Bu kadar çok yabancı futbolcuya fütursuzca bu kadar para vermemiz ve onların da atlayıp gelmeleri şaşırtmamalı keza futbolcular için vergi cenneti ülkemiz. Futbola bu kadar değer verilmesi ve yerli futbolcuların da bu kadar fazla para almaları ve tabii prim zengini olmalarını yadırgıyorum. Hatta alınan gereksiz yüksek primin paylaşımının, (aldığı parayı bence sadece o kadar mimik ve kaprisi sayesinde hak ettiğini düşümdüğüm) teknik direktörün yaptığı ve kavgaların çıktığını unutmamak gerek.

Çocuk anlattıkça üç büyüklere transferinin an meselesi olduğunu anladım. Dedim seviyor musun araba maraba. Ooo sadece lüks araba değil, gece hayatını da seviyor. Fakat tövbeliymiş, artık çok dikkat ediyormuş. (Ailesi filan sıkı kontrol ediyor yani) Babası umreye gittiğinden beri, Allah adı vermişmiş, hiç gece dışarı çıkmamışmış. Nişanlısı varmış, kapalıymış. “Nişanlını seviyor musun?” diye sorduğumda, hiç sırıtmadan (ki sırıtmaması önemli) “Tabii seviyorum” diye salise geçmeden otomatik olarak cevap veriyor (kuyruklu…)

Sonra bu seviyeye gelene kadar hocaların, aracıların, yetenek avcılarının ne kadar komisyon aldıklarını anlatıyor. Ne hikayeler, ne haksızlıklar... Hatta benim yanımı kaptığı için ona olması gerekenden daha alt seviyede serzenişte bulunan garip hesaplar içindeki hocası (ki ben bile fark etttim) hakkında bir şeyler demek istiyor sonra duduyor. Şıp diye anladım o bile ileride olması muhtemel tranasferden pay almak peşinde. (Bu arada benim algım pek bir açıktır)

İki ev almışmış memleketten, birinde ailesini yerleştirmişmiş. Diğeri kirada ama hep geç yatırıyormuş. Evlenirsen oraya geçersin dedim. Nişanlısı evi beğenmemiş, yenisini istiyormuş. Eee ne zaman evlilik. Transfer olmadan evlenmezmiş kız. Bak sen! Eee olmazsa kız yüzüğü atar mı? “Atar” dedi.

Şimdi açıcam bayramlık ağzımı ve çocuğa hayat dersine başlayacağım ama ne yer müsait, ne bu çocuğun kapasitesini biliyorum ya da tepkisini ölçebiliyorum. Tek bildiğim takımın starı pozisyonunda olduğu ve arkadaşlarının onu pek sevmediği. Normaldir. Yine de onu deşip bir şeyler soruyorum.

Peki transferin olmama ihtimali var mı? Var. Neden? Geçen maçta sakatlanmış, oynamaması lazım ancak hoca zorluyor diyor. Ooooooo. Bir sakatlık yüzüğün atılması demek (Bence sakatlık olmadan da, atsa daha iyi olur yüzüğü ya neyse)

Sonra çocuk dökülüyor. “Abi üç büyüklerde oynayan futbolcuların birkaçı dışından hiçbirinin bizden öyle ahım şahım farkları yok” diyor. “Şimdi kahvehaneye git benim oynadığım maçları pozisyonları ezbere anlatan olur. Ancak bu şans meselesi. Menajerden, hocaya kadar şansın olacak. O şansla gideceksin ve tabii şu 3–4 senede ne kazandıysam o. Kazandığımı nereye yatıracağım konusunda o kadar çok karışan var ki? Bir sakatlansam, ayağı kırılmış at gibi beni bir vurmadıkları kalır”

Uçak inerken ortaokulu bile okumamış askere gitmemiş bir gençten duymaya alışık olmadığım cümle serisi bu şekilde geliyor. Haklı. Türkiye’de futbol şişirilmiş başarısız bir endüstri ve bu çocuk da bu oyunda sadece 3–4 yılda akıllıca ve şanslı olması gereken bir piyon. Hayatı sarılmış vaziyette.

Futbol işi bir bencillik aslında. Herkes kazanmak ve her ne pahasına olursa olsun kazanmak istiyor. Trabzon’da doktor, hakim, öğretim görevlisive hatta şair, imrendiğim kişiler, söz konusu TS’nin maçı olduğunda zıvanadan çıkmış halde basitleşiyorlar. O “Hulk” olma aşamasını siz de görseniz, şaşırsınız. Nasıl bu kadar alt seviye düşünebiliyorlar bilmiyorum. Sonra sonra kendilerine geliyor, eski seviyelerine varıyorlar. Bir maç oluyor yeniden garipleşiyorlar. Her yerde var bunlardan ama Trabzon gibi yerlerde daha fena. Kızmak yok.

Şimdi bu çocuğun transferdeki durumu, lisede ikinci olduğu için mahkemelere taşınan kız gibi. Ya da not için arkadaşının notunun düşürülmesini talep eden gibi. Hak etmek ya da etmemek veya yetenekli olup olmamak önemli değil toplumda ya ilerlemek konusunda böyle saçmalamak gerekiyor ya da her gece geç saatlere karar okey tahtası başında amaçsız olmak…

Batı’daki seviye ya da PISA göstergesi… Hiçbir şeyi gözünüze sokacak değilim. Futbola olan garip ilgidir bizi bitiren. Devamlı suretle de artıyor. Bakın beş yıl önce 321 milyon dolara satılan ligi yayınlama hakkı, bu sene 500 milyon dolar+kdv oldu. Ne değişti? (Bu arada hani Dolardan TL’ye geçecektik?)

Derdimizi herkes biliyor da, söylemekten çekiniyor. Bilime karşı bu ilgisizliğimiz ve tabii çalışmadan didinmeden not, para kazanmanın bu kadar kutsanması…

Garip değil mi? Taksicisinden, berberine, türkü barda performans sergileyen dip boyası gelmiş yalancı sarışından, nişan yüzüğünü transfer haberine göre atacak kıza kadar, herkes nedense ani bir yükseliş peşinde.

Çalışmak, okumak, çabalamak neden bu kadar gereksiz görülüyor bilinmez. Hatta okuyan, çabalayan ve emek sarfedene “salak” gözüyle bakmak bile normal sayılıyor. Neden daha da dibe doğru gidiyoruz, futbola olan suni ilgi ve not takıntısıyla alakasını anlattım işte uzun uzun.

Kısa yazacak kadar iyi değilmişim demek ki.

Teşekkürler.

Like what you read? Give Ahmet Turan Köksal a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.