Rambo

Abi ayran alma kola al, kolaaaaaa…

İstanbul doldu taştı, mecburen marangoz atölyemizi Kayışdağı civarına taşıdık. Buraları daha çok kaçak apartmanların alt katlarının imalathane olarak kullanıldığı yerlerden. Atölyenin de yukarısındaki mahallerden birinde oturan Rambo, bebekken havale geçirmiş, çocuğu üşüyor diye sarıp sarmalamışlar, geçer demişler doktora götürmemişler. Yüksek ateş zavallının beynine zarar vermiş. Ben tanıdığımda 28 yaşındaydı. Şimdi 36 yaşında. (Zekâ yaşı:9)

Yıllar geçince gözleri bozuldu, dişleri çürüdü. İyi bakmıyorlar Rambo’ya…

Gerçek ismini vermeye gerek yok zaten neden böyle yaratıcı olmayan bir takma isim vermişler bilmem. Rambo’yu resmi ya da sözlü olarak işe almadığımız halde atölyeye devam ederdi. Kovacak değiliz,

“Mimar olurum ben” dedi. Biz ona görev tanımı yapmadan hem de. Ben mimarım, ben de kalasları taşımıyor, suntaları kesmiyor, zımpara yapmıyor, montaj sırasında sadece arkada dikiliyorum ya. Hatta üretim aşamasında mobilyalar hakkında yorumlar yapıyorum o kadar, tüm üretimi marangozlar yapıyor. O yüzden o da yapılabilir bir şey olarak görüyor mimarlığı. Böyle saf ve temiz bir hayali unvana meraklı meslektaşım olması benim için onurdur. Hem size bir sır vereyim kimseye demeyin, Rambo kadar saf olmadığı halde bilmediğini bilmeyen o kadar çok mimar var ki şaşarsınız. Beylik bir lafım bile var benim.

“Bu topraklardan bir tane Mimar Sinan çıkmıştır ama binlerce Mimar Sanan bulabilirsiniz” diye. Ne hınzır, ne kelime oyuncusu filozofum ben, bak bak bak…

Rambo sıkıya pek gelmezdi, örneğin sabahları atölyeyi bizle filan açmazdı. Saat 11’den sonra usulca gelir çok yavaş hareket ederdi. Bir saat kadar zaman geçirir, yemek zamanını kollardı. Biz işe dalsak filan kaçırsak hemen belli ederdi. Onun sayesinde biz de atölyede olduğumuz günlerde tam zamanında öyle yemeği yemeye başlamıştık. Rambo, ne olsa yerdi, pide, döner (sorarsak et döner tercih eder baronumuz) ayrıca kolayı çok severdi, dişleri çürük diye ayran sipariş ederdim ona, biraz bozulurdu.

Kelimeleri yutarak konuşur ve defalarca tekrarlardı. Hayat pahalılığına takılmıştı. Bir anda ciddileşir

“Şu atölyeye gelebilmek bana nelere maloluyor biliyor musun?” gibi bir şeyler gevelerdi. Yeni ayakkabı (suni deri) almışlar ona, ayağını en fazla 30 santim kaldırarak (kilolu ve hantaldır)

“Bu ayakkap kaç para bildin mi?” diye biraz da fırça atar gibi konuşurdu.

“Kaç para?” diye sorsak öyle melül melül bakar (en az 4–5 saniye) ve

“Çok para” derdi. Minimal bir adamdı ve her tarafın gereksiz süs ve her konuşmanın anlamsız sömürü içerdiği bu zamanlarda ilaç gibi gelirdi. Çok severdik bu herifi.

Tahminime göre ailesi ona alınan genel ihtiyaçları bile büyük bir harcama gibi Rambo’nun gözüne sokuyor, o da ailesini taklit ediyor. Bazen hayatı bu kadar ciddiye almamasını, bu kadar dertlenmemesi tembihlerdik.

“Tabii ki sana pantol, mont ve yeni ayakkabı alacaklar, Rambo gibi bir adam çıplak ayak gezecek değil ya” derdim. Ondan bundan çıkan ikinci el ayakkabı ve elbiseleri giymesi gerekliliğini belletmişlerdi ona. Ona çektirdiklerini tahmin ettiğimden biraz da bilerek Rambo’nun ailesiyle hiç görüşmedim. Keza ilk görüşmede kavga ederdik. Ben dayanamaz onlara bağırır çağırırdım, sonra onu buraya göndermezlerdi. Onun atölyeden ayağını kesmesini istemiyorduk. Gelsindi, şikayet etsindi, yemeği geçirince homurdansındı, kola için kedi gibi şımarsındı…

Rambo, cebinde taşıdığı eşyayı göstermeyi çok severdi. Çok yavaş hareketlerle, ceplerinden elektronik radyo (çalışmıyor), el kaslarını güçlendirmek için yaylı alet (bir yayı eksik), içinde kontörlü sim kart olan çok eski bir cep telefonu (camı kırık), eşantiyon bir tükenmez kalem (yazmıyor), kalemtıraş (açılacak kurşun kalem yok), iki tane kalem pil (boş) , ağzına kadar dolu bir cüzdan (içinde bir tomar kartvizit var), büyük boy falçata (içinde bıçak yok), lazer pointer (yeni pil koysak bile çalışmıyor) güneş gözlüğü (bir camı kırık) çakmak (gazı yok), iki üç pornografik fotoğraf (katlanmış, açmaya kalkınca yırtılıyor, -anlayan anladı sebebini- genelde gizli cebinde tutuyor) gibi şeyleri çıkartır, bu işe yaramaz eşya hakkında atar tutardı. Bir kere Çin malı kurmalı kocaman çalar saat bile çıkmıştı cebinden. Tavuk var ortasında bir yerde, kurduğunda tavuk yemleniyor, kafası mafsallı.

Cebinden çıkan ve çok önem verdiği ve defalarca bize okutturduğu kağıtsa çürük raporu aldığı ve sadece bir gün askerlik yaptığını gösterir belgeydi.

Keyfi yerindeyse (genelde yemek sonrası) elindeki bozuk radyoyu göstererek, bilek güreşi hareketiyle bana meydan okurdu. Ben de tezgâha 1 TL koyar, teatral şekilde hazırlanırdım. Böyle ringde müsabakaya hazırlanan yeni altın kemerini kaybetmiş boksör eskisi gibi, ufak ufak zıplar, konsantre olur, derin nefes alır, sesli şekilde verir ve rakibime göz dağı verirdim ama saniyesinde yenilirdim ona. Sarsılmaz bir güvenle, radyoyu alır, çıkardığı cebine koyar ve usul usul tezgahtaki 1TL ganimeti de pantolon cebine doğru yollardı.

Bense daha bozukluğu cebe indirmeden, daha güzel bir teklifle onurlandırırdım onu. Hemen razı gelir, hem radyoyu, hem de boş pilleri koyardı, ben de 2 TL koyardım. Yine aynı konsantrasyon komikliklerle, titizlendiğim detayları beceremediklerinde bir araba laf ettiği atölyedeki maaşlı çalışanlarımı da mutlu eder, yine iki saniyede yenilirdim.

Sonra cep telefonu, o, bu, derken, tezgahta cepten çıkanların karşılığında benim koyduğum bozukluklar 10–15 TL olurdu. Rambo yine yeneceğine eminken, aynı teatral hareketlerime, çürük dişlerini göstererek, sırıtarak, kulak arkası ederdi. İşte tezgahtaki bahis miktarı, onun canını acıtacak hale geldiğinde, bu sefer ben ilk saniyede onu süpriz şekilde yener, hem mallarını hem de koyduğum parayı cebe atardım.

Üzülürdü fakat onu ağlatmadan hepsini geri verir, cebindekilerin kıymetini bilmesini isterdim. Rambo’da balık hafızası olduğundan, üç gün sonra aynı şeyler…

Atölyeye devam edip, bizimle muhabbet ettiği için ona haftada yirmi lira verme gafletinde bulunmuştum. Alışkanlık oldu ve hatta bazı haftalar, atölyeye hiç gelmemiş olsa bile bir ara gelir parasını isterdi, alırdı.

Sonra başımıza kötü bir şey geldi. Karşı apartmanın altındaki bakkalın babası (ben atölyede yokken) ekmek kesme tahtası uzun geliyor diye makinede kestirmiş. Kesen kişi işine dönerken, yavaşlayan makinede kalan diğer parçayı almaya kalkmış, üç parmağının ucunu kesmiş. Oğlu o esnada politikaya atıldığı partinin ilçe teşkilatındaki bir toplantıdaymış (seçim sonrası kovuldu, cebinden çok da para harcadı aslında) telefonu kapalı bir türlü ulaşılamıyor. Parmakları buza koyup hastaneye yetiştirmişler. Ben o sırada üniversitede dersteyim, haber verdiler doğrudan hastaneye koştum. Parmaklar dikilir mi? Evet ama şu özel hastanede, operasyona girmesi lazım acil. Hemen hamle ettik, ambulans istettim fakat benim hastaneden çıkmama izin vermiyor iki polis. Cebimde ne kadar para varsa çıkarıp verdim bizim elemanlara, bakkalın babasını diğer hastaneye yetiştirmelerini söyledim.

Gözaltında tutulma sebebim; Parmakları kesilen amca aslında Avrupa’da inşaat işçisi olarak çalışmış yıllarca. Şimdi emekliliğini bekliyor ama diğer yandan işsizlik sigortası, avro cinsinden hesabına para yatırıyor. Keyfi yerinde, Türkiye’de oğlu politikacı olacak ya, o da oğlunun yerine bakkala bakıyor. Tabii sağlık sigortası Türkiye’den değil. Bu masraflar nasıl karşılanacak, oradaki sigorta burada geçer mi, bilen de yok. Devlet hastanesinde vatandaşlık numarasıyla araştırıldığında sosyal güvenlik kaydı çıkmıyor. Eh o zaman ben sigortasız işçi çalıştırıp, iş kazasına sebebiyet veren paragöz patron oluyorum. Diyorum ki

“Kendisi karşıdaki bakkalın babası ve uzun ekmek tahtasını…”

Güzel mazeretmiş ama yine de yemezlermiş…

Sonunda oğlu geldi, işin doğrusu anlattı da salıverildim, uzun bir ameliyattan sonra parmaklar kurtarıldı. Fakat bu bize ders oldu. Rambo’nun bizim atölyede hele hele makinelerin yanına sokulmasını istemedim ve uzun bir nutuk çekip onu kovmak zorunda kaldım. Haftalığını ya da ne derseniz artık harçlığını her hafta vereceğimi söyledim. Meğersem onu da elinden alıyorlarmış ya çocuğun. Fakat bir anda mimarlık diplomasının yırtılması gibi gelmişti ona bu “istenmeme” durumu. Suratına bakamıyordum, normal birinin olacağından katlarca fazla hüzünlüydü.

Fakat defalarca uyardığım halde hala makinelerin yanına çok yaklaşıyor. Unutuyor çünkü. Ben atölyede değilken nasıl karşı bakkalın babasının parmakları gitti, aynı şekilde ben yokken… Denedim ve biliyorum ki, onu bu tehlikeli ahşap kesme biçme makinelerinden uzak durması için benim kadar sıkı uyaran olmaz ki. Anlattım uzun uzun sebebini. Hiçbir şey anlamadığına adım gibi eminim. Çok üzüldü. Ben de üzüldüm ama elden ne gelir. Rambo’nun da benim de gözlerimiz sulandı.

Ertesi gün, anası ve babası bağıra çağıra atölyeyi bastılar. Rambo’dan faydalanmış, asgari ücretten daha az paraya çalıştırmış ve tazminatını vermeden ve hatta sigortasını yatırmadan onu kovmuşum. Beni şikâyet edeceklermiş. Biraz sakinleştirip, yazıhaneye buyur ettim. Rambo da arkada olanları anlamasa bile şikâyete konu başrol olarak öylesine dikiliyor. Bağırmaları bitince ben sazı aldım elime, akordunu yapıp, sol orta parmağımı bir tele bastırıp tıngırdatmaya başladım.

“Rambo’dan öğrendiğim kadarıyla; Dört katlı kaçak apartmanınız var, kontratsız alttaki dükkânı ve diğer üç katın kirasını elden, bankaya yatırtmadan alıyorsunuz. Buna rağmen eksik beyan verip yeşil kart almışsınız ve Rambo’nun sakatlık maaşından çocuğa bir şey almıyorsunuz. İki haftada bir yıkıyorsunuz, gözü bozuk, gözlüğü yok, dişleri çürük, devlet bedelsiz tedavi eder ama ilgilenmiyorsunuz bir kez doktora dahi götürmüyorsunuz, sordum çocuğun diş fırçası bile yok, yani sizin de yokmuş ama bari ona alsaydınız. Yılda bir pantolon ve bir bot alıp çocuğun burnundan getiriyorsunuz. Ona harçlık niyetine, sadece burada günde iki saat durdu diye para veriyorum, onu bile elinden alıyorsunuz. Neymiş, benim verdiğim harçlıklarla ancak ona elibse alınırmışmış, ben vermezsem almazmışmışsınız. Fiziki iş yaptırmıyorum, bir şey taşıtmıyorum, biz atölyede ne yersek ona da ısmarlıyoruz. Karşı bakkalın babası, bu atölyede kendini yaraladı, Rambo’yu sevdiğimden korktum, makineye elini kaptırır diye gelmemesini istedim.”

Sessizlik. Bense daha dediklerimi bitirmedim fakat karşıdakiler zaten nakavt (knock out) olmaya yakınlar artık son bir apartkart (Upper cut)…

“Rica ediyorum, beni lütfen şikâyet edin de, görelim curcunayı.”

Demin kıyameti koparan ana baba, o sırada masanın üzerinde duran, kalemlik olarak kullandığımız kulpu kırık kırmızı (Nescafe promosyonu) fincanla aynı renge girdiler ve o kadar küçüldüler ki arkasına saklandılar.

Rambo ise arkada o sırada elindeki bozuk radyoyu göstererek, bilek güreşi yapalım diye bana kaş göz ediyor.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Ahmet Turan Köksal’s story.