Söylesem tesiri yok, yazsam gözaltı…

Fuzuli’den bir Divan Şiiri.

Neredeyse her hafta, yüzümü köşeye verip, sessiz sessiz ağlayacak kadar beni üzen olayların haberini alıyor, kahroluyorum. Zaten fiziki olarak (psikolojik değil) üzülmeye, ağlamaya meyilliyim. Bunlar da yenilir yutulur, unutulur ve benim için hazmedilir üzüntüler değil.

Örneğin, IŞİD ile PKK düşmanlar. Ama ikisi de ayrı ayrı bize düşman. Yani düşmanımızın düşmanı, bize düşmanından daha düşman.

O kadar sarih ki, “Defalarca uyarıldığı halde, inadına yapılan bir dış politika yanlışının sonucudur. Milletine olacakları haber veremeyen, onları koruyamayan bir istihbarat teşkilatının başarısızlığı yüzündendir” demenin bile alemi yok. Her şey ortada. Eski başbakan, her şeyi ben bilirim kibiriyle, “hocayım” ayağıyla, o kadar kötü bir duruma getirdi ki bizi…

Peki sadece suç onda mı? Hayır. Bir de üzerine hatalarını, kaprislerini, tek ben bilirim tavırlarını, oy almayı biliyorlar, dini duygulara oynuyorlar diye her şeyi küçümsemelerini (ceketimi koysam seçilir), bilimden, özgür eğitimden korkmalarını ve bu yüzden ezmek istemelerini, sebep sonuç ilişkisinde çoğu konuda körlükleri ve sadece kendi siyasi pozisyonlarını düşünmelerini ekleyiniz diğerlerinin. Hiç yanlış yapmıyorlar, hiçbir konuda bir eksiklikleri yok. Hükümet Sözcüsü “Suriye politikası başından beri yanlıştı” diyor ama yanlışın faturası kimseye çıkmıyor, sanki başka bir iktidar o yanlışı yaptı. En büyük itirafları “kandırıldık” demek, o da itiraftan bile sayılmaz, kandıran suçlu çünkü. Öyle bir duruma geldik ki, hiçbir dönemde “barış” zamanında “şehit” olmak bu kadar yüceltilmemişti. Böyle daha da uzar gider ama konumuz değil o yüzden kesiyorum.

Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil
 Çektiğim âlâmı* bir ben, bir de Allah’ım bilir

Fuzûlî

(*Arapça: âlâm: elemler, üzüntüler kederler yani “elem” kelimesinin çoğulu)

Bir eleştiri getirdiğinizde, eskiden sadece çevrenizdekilere ulaşabilirdiniz. Eğer çevreniz içine kapalıysa kendi aranızda konuşmuş olurdunuz en fazla. Fakat şimdi sosyal medya var. Her şeyi istediğiniz zaman, istediğiniz şekilde yazıyor, sadece kendi takipçilerinize değil, (biri RT yapar ve yayarsa) genelin ilgisini çekerse, tüm kullanıcılara ulaştırabiliyorsunuz. Ne güzel özgürüz herkes bizim fikirlerimize ortak olabiliyor, değil mi ama?

Değil.

Şimdi bir eleştiri yapsanız ve bu bir şekilde eleştirenin kulağına gitse ya da ilgisini çekse hemen o an gözaltına alınabilirsiniz. Evet, öyle bir alınırsınız ki, aylar sürer ve iddianemeniz bile yazılmaz. Ne zaman yazılacağını da, sizi içeri almaya karar verenlerin paşa gönülleri bilir. Yani ne ile suçlandığınızı bilmeden, sınırsız süre yatarsınız içeride. Vatan haini olarak muamale görmek de cabası.

Hatta eleştirileriniz birilerine batınca size cevap yetiştiremeyenler, haklı olduğunuzu bile bile “Böyle yazmaya devam et, seni alırlar içeri.” diye sözde iyilik yaparlar. Hedef gösterirler, ispiyonlarlar aslında. Onlar gibi düşünmediğiniz için içeri alınmanız gerekli ya, sözde kibarca uyarıyor.

Peki dinlemediniz ve eleştiriye devam ettiniz. O kadar haklı olduğunuz konu var ki artık iş gırgıra şamataya vurursunuz mecburen. Belediye başkanı, bakan, kendi kendini öven tivitler atar ama kendi hesabıyla, kendine cevaben. Kış saati uygulamasına geçmeyen Enerji Bakanı herkesin bundan memnun olduğunu ve tabii ülkenin enerjiden çok büyük kar ettiğini söyler. Sonra elektrikler zırt pırt kesilince, gider yetkili müdürü, önünde el pençe divan diker ayağa ve böyle poz verir. Bunu görürsünüz. RT’lesiniz. Hemen yaftalanırsınız, suçlusunuz. Çünkü bu iktidar ancak bir hain eleştirebilir. Hain değilseniz zaten tüm dünya birleşip gelişmemizi engellerken yollarına taş koyan olursuz, ki zaten bu da otomatikman hain olduğunuzu gösterir. Eleştiremek hainliktir çünkü…

İşbu yazıyı okuyan AKPli biri olabilir. Hatta belki de AKP il teşkilatında görevlidir, ne bileyim başkandır, belediye başkanıdır. Neden eleştirilince hain ve düşman olduğumuzu söyleyebilirler mi? Yani kendi kendilerine düşünsünler eleştiriye ne kadar tahammülleri var. Basit, temiz ve hakaret etmeden, kötülemeden objektif bir eleştiriye tahammülleri ne seviyede. Kendi kendilerine sorsunlar. Belki de çok tahammüllüdür. O yüzden bu yazıyı okusunlar lütfen bana hak vereceklerdir. Belki de bu yazıyı buraya kadar okuyamamış, “bunu yazan Fetöcü işte” diye çoktan bırakmıştır. Ne Fetöcüyüm ne de bir CHPli. Hiçbir yere bir üyeliğim, himmetim yoktur. Sade vatandaşım. Üniversitede öğretim görevlisiyim (*)Şimdiye kadar bir soruşturma dahi geçirmedim, sabıkam yok hatta yakın zamanda e-devlet’e baktım üzerime sadece 1 (yazıyla:bir) dava (**) var, vergi borcum, trafik cezam bile yok.

(* Kapatılan bir üniversitede de çalışmışlığım vardır. Görevimi layıkıyla yaptım. Hiçbir siyasi ya da dini bir gruba katılmadım. Dini sohbete de gitmedim, Lions Klubü toplantısına da, bir siyasi partinin mitingine de katılmadım, Kurban derisi de toplamadım, kimseden bağış da almadım, Kızılay’a kan vermek hariç kimseye bağış da yapmadım.)

(**DSİ, Anadolu’da dededen kalma tarlamızın bir bölümünü istimlak etmiş de onun parasını verecek sadece. Dava dediğim de o. Arsayı istimlak ettiler ve 97 TL alacağım var, dava masrafı olarak 102 TL ödemem gerekiyor)

Susarsınız. Niye? Çünkü sabıkam olmasın, gözlatına alınmayayım da çoluk çocuk aç açıktan kalmasın diye. Çünkü Galatasaraylı bir futbolcunun(*) dediği gibi mücadele toplumla beraber, fatura bireyseldir.

(*)Futbolcu demiş bunu. Beklenmez ki kendisi filozof değil ama filozof gibi adammış. Helal olsun.

Ahmet Şık sadece tweet yazdı diye şu anda tutuklu. Ki kendisi cemaat hakkında bir kitap yazıp da yayınlamadan hapse atılan bir kişidir.

İşten atılmanın ve fişlenip mesleğinizi bir daha icra etmemeniz için elden gelen her zorluğun gösterildiği örnekleri çok iyi bilirim. Çok iyi.

Mücadele iyi de, fatura size çıktı mı çevreden çoğu için “keşke yap(z)masaydın” der. Sözde sizinle aynı fikirde olanlar bir bakarsınız “Başka kime oy vereceğiz ki” diye gidip eleştirdiği halde boyunlarını bir kere daha uzatırlar. Azıcık mütedeyyin olmaya görsünler; Reina katliamı olur, yılbaşı kutlayan dinsiz imansızdır diyenlere tepki gösterirsiniz.

“Kılıçtar olsaydı bu olmayacak mıydı?”

derler. Hem de çok yakın akrabalardan biri der bunu. Anlatırsınız dudağını büker size cevap ver(e)mez ama hala aynı şeyi düşünür. Siz kötü ve eleştiren olursunuz. Aman ha!

Susmazsanız, eleştirseniz bir işe yaramaz ki. Zaten takip ettiğiniz kişiler de aynı görüşte. Topluluk olarak birbirinize gaz verip bazen işi alaya vurursunuz. Anayasayı, zorla dayatılan başkanlık sistemini, Kamu ihale kanunu zorunluluklarından çıkan bakanlığın artık ihale vermekteki serbestliğini (ki çok para gidiyor, çok) KHK ile ne alakası varsa bir gecede çıkan Milli Piyango’nun lisans hakkı Varlık Fonu’na devredilmesi (Varlık fonu üzerinde Sayıştay denetimi yok çünkü) tüm bunları Tv’deki sabah kuşağını ya da izdivaç programlarını eleştirir gibi eleştiriyoruz. Her şey birbirine girdi.

Çevreniz o kadar çok sizle aynı şeyi düşünen ve eleştirenle dolar ki, çevrenize kanıp, artık kimsenin onlara oy vermeyeceğini ve iktidarın %20 bile oy alamayacağını düşünürsünüz. Fakat o da ne? Sonuçlar açıklandığında pek sınırlı bir çevrede sıkıştığınızı anlarsınız. Anadolu’daki çoğu kalabalık şehir ve yerleşimde sizin gibi düşünmeyi bırak, eleştirdiniz diye CEHAPE zihniyetine sahip ve Türkiye’nin başarısını çekemeyen batının uşağı olarak görülmüşsünüz. Size göre onlar aptal, cahil ve duyarsızdır. Onlara göre siz de hain…

Acaba kim aptal ya da cahildir. Kendi çevresinde eleştirilerden eleştirilere zıplayan, biraz da artık olayı mizahi boyuta vurmuş, tüm seçmenleri çevresindeki üniversite mezunu zevat gibi gören mi, Anadolu’da oyunu göstere göstere veren, işini, ihalesini, belki de hak etmediği sosyal yardımını kollayan, yeri gelince geçici çıkarlar için eğitimi, demokrasiyi, özgürlüğünü satan, dindar olmayı bir gösterge haline sokan, işini bilen seçmen mi? Kimdir aptal olan, kimdir çevresi dışındakileri küçümseyen ama toplam manzarayı tahlil edemeyen?

Yani eleştirmenin de bir manası yoktur aslında. Belki de kıstılı çevrede kendi kendinize çalıyor oynuyorsunzdur. Ha bu arada şunu da unutmayalım Çevrenizin kısıtlı olmasına şükretmeniz gerekir. Ya bir Ahmet Şık, Atilla Taş gibi çevre dışındakileri de rahatsız edenlerden olsaydınız.

Eleştiri yapmak böyle bir şey işte. Yapalım diye izin veriyorlar işte.

Daracık bir odada ülkenin rejim değişikliğine gideceği anayasayı yazan komisyon toplantısı yapılır ve tartışmaları halka kapatmak için elinden geleni yapan, Meclis oylaması sırasında gizli oylama olmasın diye kendi hür fikrini, gururunu, oy vermeden önce yerler altına alıp, cep telefonuyla çekenlere ilan edenler olur. Üç kişi aynı kabine girer öyle oy verir, Fetöcü diye suçlanmamak için oyunun ne olduğunu ele güne göstermek zorunda kalanlar da olur.

İşte bu kimseler sizin tivitlerinizi görüp “yahu ne yapıyoruz, hemen durumu düzeltelim” demeyeceklerdir. Siz elllerinde olsa hemen gözaltına alınması gereken hainlersiniz, ki zaten sizi dikkate dahi almazlar. Bir de oy çokluğu zaten ellerindeyken, okumuş olduğunuz için zaten suçlunuz, bir de üzerine eleştirmek... Eleştiriye ve yanlışın gösterilmesine tahammüleri olmayan kimseler için potansiyel tehlikesiniz ve dua edin ki kısıtlı çevreniz var. Birbirinize “En güzel lafı ben çaktım” diye favlar, likelar filan kendinizi kandırıyorsunuz.

Ki izin veriyorlar sosyal medyada o ufacık çevreniz birkaç eleştiri yazabiliyorsunuz. Dedik ya, izin verildiği sürece…

Sadece başlanlık sevdası yüzünden, ülkeyi binbir derde sokmuş olanlar var ve biz de onlara aslında “Dediğin doğru bir yerde” diyoruz. Eleştirilerin sosyal medyada (sonra silinmesi gereken) hedefine varmayan girdiler olduğu bir gerçekken hem de!

O zaman politikaya mı girelim? Sen neden girmedin.? Girsene parti kursana sana oy verelim…

Tabii, tabii. Artık gemi kaçtı. Bu iktidar düşmeden yeni bir siyasi oluşumun yeşermesine izin verilmez. Düşerse ne olur halimiz, onu da bilemiyorum. Bu yazı “Aman eleştirmeyin susun ya da korkun” diye yazılmadı. Sadece eleştirince bir cacık olmuyor bilin diyeydi. Cacık olduğunda zaten içeri alınmış olacağınız için, iddianame yazılmasına kadar cacığın içine ne kattınız da böyle oldu diye çok düşünme fırsatınız olur.

Ne edelim bu ülkeden kaçalım mı? Ya da ölelim mi? Hayır. Tek şey var elinizde. Yapabiliyorsanız işinizi elinizden en iyi geldiği şekilde yapın. Güçlü olun ve daha az etkilenmeye çalışın. Siz işinizi iyi yapın. Öğrenciyseniz iyi öğrenci olun. Mühendisseniz işinizi iyi yapın. Çalmayın çırpmayın, malzemeyi doğru kullanın. Mimarsanız öyle, avukatsanız, öğretmenseniz, güvenlik görevlisiyseniz ve hatta şairseniz… İşiniz iyi yapın, sizi engelleyenler olursa bile iyi yapın. İktidar değişirse sizin gibi işini iyi yapanlara ihtiyacı var bu ülkenin.

Çok fazla eleştiri yapmaya, yapanları favlamaya, yanlışları görüp sinirinizi bozmaya ve ufacık çevrenizde birbirinizle aynı şeyi düşündüğünüz için mutlu olmaya çalışmayın artık. Manasız çünkü.

Ben kendi işimi iyi yapmayı bırak malum sebepler yüzünden yapamıyorum bile. Bari siz işinizi mümkün olduğu kadar en iyi şekilde yapın lütfen.

Yani Martin Luther King’in sözünü hatırlayınız.

“Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse Michelangelo’nun resim yaptığı Beethoven’ın beste yaptığı veya Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürülsün ki gökteki ve yerdeki herkes durup Burada dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş desin.”

Tek tavsiyem budur.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.