Tasarlanmamış Mekan Üretkenliği ve Dönüştürülmüş Tatil Tüketimi

Evet, genel olarak üretkenlik konusunda sıkıntı çekmediğimizi düşünüyorum. Ne güzel, ne olumlu bir giriş cümlesi…

Üretilenin ne olduğunu açıklamak gerekiyor. Aslında üretilen salt mekan değil, tüketilen kavramlar ve değerlere bağlı taş toprak ve bina. Tasarlanmış olup olmaması da çok önemli olmayan üretim ve tüketim hali. Üretim, bütünüyle doğaçlama ve tabiri tabii ki caiz, tam bir birbirini “gaza getirme” enerjisi ile ortaya çıkıyor.

Örnekle açıklayayım. Yakın zamanda bir tatil beldesi gündeme getirilir. İstanbul, Ankara ya da büyük şehirlere yakın olup olmaması da çok önemli değildir. Gündeme gelen kışın sakin mi sakin belde yazın Belediye Başkanı’nın o beldenin bağlı olduğu şehrin valisine göre daha sükseli olduğu yerlerden.

İşte Alaçatı, Türkbükü gibi yerler örnek verilebilir.

Tüketim iki türlü oluyor:
 1. Oteller ve pansiyonların alışveriş merkezlerinin, eğlence yerlerinin işgali
 2. Site ve yazlıkların sayısının fırlaması…

Öncelikle bu tatil beldesine ünlüler gidiyor. Magazin basını o beldeyi ağzından sayfalarından düşürmüyor hal böyle olunca en basit pansiyonundan, ultra mega her şey dahil beş yıldız üstü oteller hemen fiyatlarını artırıyorlar.

Bununla beraber arsa fiyatları da artıyor. Harıl harıl yüklenici (müteahhit) çalışmaları oluyor. Mimarlar da boş durmuyor “YÖRESEL MİMARİ” lerden mimariler önümüze sürüyorlar. Hatta bazıları “Butik” otel bile olabiliyor. “Bu tik midir, yoksa değil midir?” derken kavramlar birbirine karışıyor, reklam spotları dallardan dallara atlıyor. Satılan satılıyor. Kiralanan kiralanıyor sonra kalan kalıyor bomboş. Telaşlı bir yapılanma, bir değişim yani sonu da başı da harala gürele.

Ciddi sayılarda yazlık konut üretiliyor. Bu yazlıkların bakımları ve onarımları o tatil beldesi için yılın birkaç ayında şişirilmiş ekonomik hareketlilik sağlıyor. Otobüs şirketleri o zamanlar kar ediyorlar, uçak bileti fiyatları kışa nazaran 3 kat fırlıyor. Ancak büyük hevesle alınan yazlıklara bakım ve onarım her sene gerektiği şekilde yapılamaz oluyor. Daha doğrusu yazlık sahibinin, hem şahane bir kışlık hem de üstüne 2–3 ay gidebildiği bir yazlığın masraflarını ve zahmetini katlanıp katlanamayacağını hesap etmeden yazlık sahibi olduğu ortaya çıkıyor. Sonra ortalık birden bire bakımsız konutların, binaların ve sitelerin dolu olduğu bir yer oluveriyor.

İşte gerçek tüketilme o zaman gözler önüne seriliyor. İstanbul’da doğuda Bayramoğlu buna güzel bir örnek. Batıda ise Kumburgaz- Silivri gibi yöreler.

Tabii belde olarak bakarsak belki de en fazla hırpalanan yerlerin başında Kuşadası gelir diyebiliriz.

Kuşadası için herkes bir şeyler diyor tabii. “İşte bakın çarpık kentleşme, betonlaşma” gibi terimleri devamı suretle kullanan, mimarlık ve şehircilikten zerre kadar anlamadığı halde bir anda suçu mimarlara atan sorunu tahlil etmiş kenara koymuş köşe yazarlarından olmak istemem. Artık sıkıntı vermeye başladı. Benim gerçek amacım, tüketilme ile ilgili. Ya da kentsel dönüşüm denen kavramın ucundan kıyısından bir yerlere bağlamak niyetindeyim.

Suç ve suçlu aramak da ayrı bir yöntemdir ama bu yazı için önemsizdir. Mimar suçludur veya değildir. Belediye suçludur veya değildir. Şu anda önem verdiğimiz alt başlık o değil.

Kuşadası’nın bazı bölgeleri ve bazı binaları o kadar büyük, o kadar bakımsız ve o kadar garip duruyorlar ki komünist rejimin yıkılması sonucu terk edilmiş komünal konutların halini anımsatıyor. Gerçekten garip. Bazı yerlerde dik, dar, bakımsız sokaklar varken, bir anda anlamsız bir boşluğa rastlıyorsunuz ve buranın parke taşı ile kaplanmış güneşten cayır cayır yanan bir meydancık olduğunu görüyorsunuz. Bir ağaç gölgesi ararken yine cayır cayır yanan plastik kaydıraklara rastlıyorsunuz.

Yan tarafı boş olduğu halde şaşırtıcı derecede sıkışık büyük duvarlarla çevrilmiş, 2 katlı müstakil konutların oluşturduğu asker gibi dizilmiş sitelere rastlıyorsunuz. Bunlar kaba inşaat aşamasındalar ve istenen rakamlarla İstanbul’da ortalama bir semtte bir konut alınabilir.

Otomobil park etme konusuna ise oldukça farklı. Hiçbir yere parkedilmiyor. Ayrı bir çekici tayfa var çünkü. Bir de bütün ilkokul bahçeleri otopark ve işleten kendi kafasına göre fiyat belirlemiş. Tatil yörelerinde otopark oldukça önemli bir gelir gibi görülüyor

Diğer taraftan Kuşadası hakkında bilgi vermek için bu kadar uzun uzun yazmaya gerek yok sanırım. Sadece Kuşadası Adliye Sarayı’nın fotoğrafını koymam yeterliydi. Bunun eskiden oldukça bakir ve Efes gibi çok çok çok önemli bir ören yerinin yakınında bulunan Kuşadası için ne kadar gerekli bir cephe olduğuna beraberce bakalım.

Arkitera.com’daki Adliye Sarayları ile ilgili bir konudan alıntı vermem gerekecek:
 “Adalet Bakanlığı, 2003 yılından beri, yeni Adliye Sarayları’nın tasarlanması, uygulanması ve kullanıma açılması için çalışmalar sürdürüyor. Bu çalışmalar, Adalet Bakanlığı bünyesinde kurulan Teknik İşler Daire Başkanlığı tarafından yürütülüyor. Kamuya ait olan Adalet Sarayları ve Ceza İnfaz Kurumu gibi kamuya ait yapıların projeleri, Kamu İhale Kanununda öngörülen ihale usulleri kullanılarak Hizmet Alımı yoluyla çeşitli proje bürolarına hazırlatılarak elde ediliyor. Bu bürolar, gerçekleştirilen ihalelerin sonucuna göre belirleniyor.”

Kuşadası Adalet Sarayı

Kuşadası Adalet Sarayı

Neden tüm kamu binaları yarışmayla projelendirilsin dediğimize güzel bir örnek. Şimdi bu binayı çizen mimari büro istiyorsa bunları yazdım diye beni mahkemeye verebilir. Bu kadar anlamsız ve saçma sapan bir cepheyi Kuşadası gibi bir yere (bu cephe Konya’da da olabilirdi İstanbul’da da veya Van için de uygun sayılabilirmiş) tercih etmenin amacı nedir? Bu kemerler karman çorman boyanmış taşlar ve tabii saçak taşıyıcıları. Bu şekilde mi Türk Mimari korunuyor? Hem de Kuşadası’nda. Bir anlatsalar gerçekten bunu mu düşünüyorlar? Bu kadar büyük bir yük omuzlarına baskı yapmıyor mu? Türk Mimarisi’ni korumak ve gözetmek bu kadar kolaydı da bu ulvi görevi yerine getirmek bir onlara mı kaldı.?

Başka bir örnek şu:

Kuşadası 2025’de öngörülen yaz nüfusu eşiğini şimdiden açmış durumda. Belediye’nin çözümü ise “uydukent” denilen bir ucube olmuş. Yine TOKİ mi işin içinde dedim ama değilmiş? 11 yıl öncesinde olduğu için TOKİ o kadar gündemde değildi. Bakın “uydukent” projesi hakkında belediye başkanı neler demiş.

“Yüzlerce konutluk projede üyeleri mağdur etmemek için çözüm arayışına başladıklarını, Kuşadası Belediye Meclisi’nden 1.000′lik ve 5.000′lik planların içine Uydukent Projesi’ni de alan bir karar çıkardıklarını ifade eden Akdoğan, Çevre Bakanlığı tarafından da olumlu ÇED raporu gönderildiğini açıkladı.

Belediye Başkanı Akdoğan, şöyle devam etti:
 ”Yasa dışı iş yapılıyor gerekçesiyle hakkımızda suç duyurusunda bulunulmuştu. O konuda Danıştay da ‘Yasa dışı bir iş yoktur’ diye karar verdi. Ayrıca İnşaat Mühendisleri Odası Aydın Şubesi’nden de rapor alındı. Uydukent için uluslararası boyuttaki üç mimarlık firması ile temas halindeyiz. Proje baştan sona yenileniyor. Cephe giydirmesinden peyzajına kadar her şey değişiyor. Artık Uydukent, görüntüsü ile çağdaş bir hale gelecek. Ayrıca kooperatifin etrafında 110.000 metre kare daha yer satın alabilmek için pazarlıklarımız sürüyor. Bu alanlarda sadece Uydukent’in değil tüm Kuşadası’nın kullanabileceği sosyal tesisler ve spor alanları yaratacağız. 50.000 metre kare üzerine bir de tema parkı planlıyoruz.’ Akdoğan, ‘yarım kalmış, imarsız inşaatlar’ nedeniyle Kuşadası’nda yıllardır tartışma konusu olan ve turizm potansiyeliyle öne çıkan ilçede görüntü kirliliğine yol açan Uydukent’in tüm çevre ve sosyal değerlere sahip bir cazibe ve huzur merkezi olması için çaba gösterdiklerini söyledi.”
 Kaynak: Zaman Gazetesi

Herkes hemfikir ki Kuşadası artık geri dönülemeyecek durumda. Adliye Sarayı! ve uydukenti ile gerçekten “uymuş” durumda her şey her şeye.

Durmadan eleştiriyorsun diye bazıları bana kızıyor. İyi örnekler var diye. Bodrum’u bile iyi örnek kategorisine sokanlar var. Neresi iyi diye sorunca da evlerin daha az katlı ve beyaz olmasından bahsediyorlar. Tipik bodrum evi gibi köşelerinde de çıkıntılar var değil mi. Hemen yanlarından uzaklaşıyorum.

Yine de iyi örnekler gösteriyorlar. Örneğin Şirince. Evet bu konu üzerinde durmak lazım. Kentsel dönüşüm denilen kavramın okullarda gösterilirken örnek olarak sunulması gereken yer Şirince. TOKİ’nin yaptığı konutları kentsel dönüşüm olarak gözümüze sokulmasına alıştık. Konutları bir bölgede bu şekilde sıkışık olarak üretmenin kentin neresini dönüştürdüğünü merak ediyorum. Kentin içindeki bir arsaya normalde verilmeyecek oranlarla konut yapma izni vermenin neresi dönüşüm.
 Gerçek kentsel dönüşüm Beyoğlu’nun, Ortaköy’ün geçirdiğidir. Daha yakın zamanda ise Şirince’nin geçirdiği. Şirince eski bir Rum köyü aslında. Yunan işgali ve sonrasında Kurutuluş Savaşı’nda nüfus değişimi olmuş. Ancak belli ki Yunan, İngiltere’nin gazı ile tetiklenmese yine bir Rum köyü olarak kalırmış. 6–7 Eylül olaylarının dahi burayı etkileyeceğini zannetmem.

Şirince’de çok ciddi bir kentsel dönüşüm olmuş. Bana itiraz edip duruyorlar. Yok işte bak en doğal en güzel yer burası ve bozulmayacak. Evet bozulmayacağını tahmin ediyorum ama bu hali zaten değiştirilmiş durumda. Hangi minik köyün içinde her ama her köşe başında otopark levhası vardır. Hangi köyde otomobil orada durdu diye birine para verirsiniz? Ya da hangi minik köyün içinde 10–12 adet traktör varken 120–150 arası otomobil vardır. Hangi minik köyde gezen her grupta muhakkak bir dijital fotoğraf makinesi vardır???

Diğer yandan tüm avlular verandalar lokanta olmuş. Konutların selamlık kısımları meyve şarabı tadım ve satınalma yeri olmuş. Şirince’de eskiden bu kadar çok meyve şarabı mı üretilirmiş? Kızıma aldığım yerli işi denen boncuklu kolyenin, bir boncuğunun üstünde Tavyan malı olduğunu gösteren ibare var.

Yani Şirince artık ne derseniz deyiniz, kentsel ya da köysel bir dönüşüme uğramış. Aynen mesai yapar gibi orada satış yapanlar da sabah erkenden Selçuk’tan gelip köye çalışmaya satışa geliyorlar. Orada kalan kalıyor ama onlar da pansiyon işletiyorlar.

Buna kızmıyorum tabii. Yermiyorum da. Turistik bir mekan böyle olabilir. Olmuş da.

Ancak gelin görün ki tatil ile tüketilen mekanların başında geliyor Şirince. “Aaa Şirince’yi gördük. Siz gittiniz mi. Gidin muhakkak. Biz mi? Yok sizle gelmeyelim nasılsa gördük. İkinciye gerek yok” türü konuşmalar olacak. Hemen yanlış anlamayın gittiği yere 20 kez gitmeyen bizden değildir demiyorum. Ancak kolay üretilen tatil mekanlarının bu kadar kolay tüketilmesi göz ve kafa yoruyor. Ya da yazlık, konut sahibi olmak önemli oluyor. O zaman da belediye başkanı yukarıdaki demeci veriyor. ÇED raporu da olumlu çıkıveriyor.

Yazının ana fikri beş yıldızlı otellere gidin. Ultra mega her şey dahillere dahil olun değil. Çünkü zorunluluk hali ile gittiğimiz ve ancak 3 gün kalabildiğimiz bir otelde, yılın bütün zamanları bir inşaatta çalıştığı belli bir Rus, başka bir Rus hanımın kafasından aşağıya bedava diye bardak bardak bira döküyordu. Diğer tüketim malzemelerinin durumundan ise hiç bahsetmeyeceğim. Gıda krizi ile baş başa kaldığımız bu zamanlarda, parası verilmiş diye bu tür savurganlık yapılmamalı. Turizm bakanlığı yerli ya da yabancı turiste “her şey dahil” türü tatil satışlarını acilen yasaklamalı.

Mimari ile ne gibi ilgisi var bu konunun demeyin. Bir başka yazıda dışarıya kapalı tatil köyü ve böyle büyük tesislerin “her şey dahil” tüketim kavramının yöreye ve genel olarak mekansal etkilerine değineceğim. Oldukça önemli olduğunu düşünüyorum.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.