YAKIN PLAN bize ne kadar yakındır?

Önde gerçek, arkada sahte, elde saksılı çiçek…

İran Sineması hep ilgimi çeker ama Nuri Bilge Ceylan’a “Türkiye gibi bir yerden çıkmış bir yönetmen, bak sen. Haydi destekleyelim bari” diyen batılı gözüyle bakarmış gibi bakmam İran sinemasına. Nuri Bilge Ceylan’ı da küçümseme gibi bir derdim yoktur. Çoğu konuda kendini kanıtlamıştır çünkü. Hem artık Türkiye, İran’dan daha iyi sinema yapılacak bir yer midir, onu da bilmiyorum. Keza sinema yönetmeni ya da oyuncusu değilim. İzlerim ve izlediğimi seversem, eleştirebilirim anca.

Recep İvedik filmlerinin gişe rekoru kırmasıyla bağdaştırıp, bu tür filmlerin yeterli iltifatı almamasına bağlayıp, okuyucuları fırçalar gibi bir edayla, o kadar emekle yazdığım kendi yazımı daha baştan yamultmayacağım gibi, İran Sinemasını gereğinden çok övüp marjinalliğinin dibine vuramaya da niyetim yok. Devrim öncesi ve sonrası İran sineması birkaç örnek dışında hep yoksulluğa (sadece maddi değil, demokrasi, kadın erkek eşitliği gibi toplumsal yoksulluğa) dayanan, iç acıtan, hak verdiren durumları gözler önüne serer. Bir de bunu masum oyuncularla, pek oyunculuk yaptırmadan şiir gibi anlatınca…

Bir hatırlayın lütfen, her seyrettiğimizde bizi etkileyen, konusu kayıp bir ayakkabı üzerine kurulu Children of Heaven / Cennetin Çocukları’nı, IMDB puanı 8,5’tur. (Recep İvedik’i yazan, oynayan kişinin, bir başka filmi Ceren ile Celal’in puanı 2,5’tur. IMDB puanın çok güvenilir bir ölçme sistemi olduğunu İnci Sözlük ile dalaşırsan böyle olur, demeyi de ihmal etmeyeyim.)

İran Sineması’nın en iyiler arasına girenler; aslında içinden çıkılmaz şanssızlık, yoksulluk, çaresizlik içindeki yaşamlarına rağmen hayatta kalma gücünü ortaya koyanlardan çıkar. İstisnalar yok mudur? Kadınların İran’da futbol maçını izlemek için (ki yasak) erkek kılığına girmelerini anlatan bir film (Ofsayt) vardır. Ki aslında bu da başka yoksulluğun üzerine filmi kurar. Ha bir de yurtdışında festivale katılacak bir İran indie rock grubunun genç üyelerinin vize sorunu (No One Knows About Persian Cats / Kimsenin İran Kedilerinden Haberi Yok) konulu bir film vardır. Tabii ki aile içi ilişkileri de ortaya koyan “Fireworks Wednesday / Çarşamba Ateşi” ve “Bir ayrılık” da unutulmamalı. İran sinemasını olabildiğince sıkı takip etmeye çalışırım. İşte o da ancak bu kadar oluyor affınıza sığınırım.

Karizma akmakta…

Abbas Kiarostami ya da Kiyarüstemi 4 Temmuz 2016’da vefat etti. Onun “Yakın plan”ına yakın plandan bakıp, dimağımın aldığı kadarıyla, sentezleyip, yorumlayıp, sizlerin kucağınıza dökeceğim. Bu film Kiyarüstemi’nin tarzına pek uygundur. Belgesel mi, sinema mı tartışılır ve nedense en iyi filmleri arasında gösterilmez. Neden 90 depremi sonrası çektiği üçlemeyi seçmedin demeyiniz. Bende bu filmin daha ayrı bir yeri vardır ve çok sonra öğrendim ki, o da “Yakın Plan” için gözbebeğim dermiş. Doğru seçim yapmışım çaktırmayın.

Bu arada değerli biri öldüğünde onun eserlerinin günyüzüne çıkması veya “çok iyi adamdı, değeri bilinmedi” diye acındığı için en fazla birkaç haftalığına hatırlandığını iddia edenler olacaktır. Öyledir belki. Ancak bu ve bunun gibi sinema filmi eleştirilerimde yaşayan ya da çok çok önceleri vefat etmiş kişileri de konu ettiğim oluyor. Peki, onlar okunuyor mu? Okunmuyor da ben artık dert etmiyorum.

Bu yazı da varsın yönetmen vefat ettiği için yazılmış gibi okunsun, dert değil. Okunsun da…

Yazının bundan sonrası için iki seçeneğiniz var. İlki behemehâl okumayı bırakmaktır. Okunsun diye günler boyu pişirip, arşivi tarayıp, defalarca okuyup düzeltip emek verdiğim yazım için “okumayı bırakın hemen” demem gariptir. Okuyun bence, bırakmayın sakın ama yazı sinema ile ilgili olduğu zaman bazı durumlarda bu istek normal karşılanır. Bu uyarı, basit bir “Spolier alert” değildir. O Game of Thorones için olur, bu film gibi altanlamı yüksek eserler için geçerli değildir aslında. Örneğin “mutlu sonla bitiyor” dersek, 2.5 litrelik kolanın kapağını açık bırakıp gazını kaçırmış gibi olmayız. Peki neden bu kadar emek verdiğim yazıyı okumayı hemen bırakın diyorum?

Filmin bir değeri varsa, kendiniz keşfedin diye. Belki de izlediğiniz zaman, yapacağınız çıkarımları, direkt yüzünüze söyleyerek anlamsızlaştırmak ya da sizi önyargılarla başbaşa bırakmamak için dikkatli davranıyorum. Aşağıda bu sinema filminde değineceğim detayları muhakkak öyle ya da böyle zaten anlayacaktınız. Amacım sizi serbest bırakmaktır. Böylece herkesin benim algıladığımı peşinen kabul etmesini önlemiş olurum. O yüzden önceden seyretmediyseniz, gidin bu sinema filmini görünüz de öyle geliniz. www.atkoksal.com yani işbu blog yazıları her daim burada, her an erişebilirsiniz.

Diğer seçeneğiniz ise seyretmiş olsanız da olmasanız da okumaya devam etmektir. Belki de hiç seyretmezsiniz ama inanın filmin sonunu söylesem bile hiçbir şeyi rezil etmeyeceğim. Yalan yok, böyle aksiyon filan seviyorsanız (ki çok doğaldır, aşağılayacak bir durun yoktur) 100 dakika, durağan ve heyecansız bir filmi izlemek sıkıcı gelecektir. Entel dantel işi diye bizim zorlama övgüler sıraladığımızı bile düşünebilirsiniz. Fakat ben kaç kere izlediğimi bilmiyorum, saymadım. Bazen baştan sona izledim yeri geldi bir on dakikasını seyredip kapadım. Aylar sonra birilerine tavsiye ederken ortadan başladım. Kiyarüstemi’nin ölümünü duyduğum sosyal medyada, iki adamın bir motosiklette, arkadakinin elinde bir çiçek, camı çatlak bir kamyonetten çekilmiş görüntülerini görünce, (belli ki tek çekim hakları var ve belki de mahkemeden çıktıklarında arkada oturanın çekim yapıldığını çok fazla bilsin istemiyorlar) işim gücüm de var, açtım arşivi bir daha hüplettim Yakın Plan’ı. Çok da memnunum bir kere daha seyrettiğime. Ve bir kere daha sevdim, çok canım çekmişken süper bir kahve gibi iyi geldi, filmde olan biteni ve değerli detayları son seyretmemle daha iyi anladığımı farkettim. Önceden etkilendiğim kısımların bir daha tadına vardım. Sanırım ben büyüyorum (çocuklaşıyorum biraz da) ve tabii yaşlanıyorum, böyle filmlerle duygusal bağlar filan kuruyorum. Ne oluyor bana? Olup olmadık yerde, kötü gitmesi muhtemel alakasız bir duruma “Winter is coming” desem daha kolay ilgi çekecekken, İranlı yönetmen öldü diye onun sinematografisinin arka sıralarında yer alan bir çalışmasıyla uzun uzun yazıyırum. Nedir bu mesaj verme kaygısı…

Yakın Plan, (Nema-ye Nazdik, 1990) dediğim gibi belgesel mi değil mi tartışılır bir film. Fakat ben tartışmayacağım, gerek yok. Bir seyretseniz, siz de ne gereği var diye kendinize soracak ve geçerli bir sebebini bulamayacaksınız.

Konuyu anlatayım. Garip bir adam var. İşsiz güçsüz. Bir gün otobüste elinde Mohsen Makhmalbaf’ın Bisikletçi filminin kitabını, yaşlı bir hanımefendiye “ben yazdım” diye kendini filmin yönetmeniymiş gibi tanıtıyor. Kadının iki oğlu mühendis ve sinemayla ilgili filan. Sizi yeni filmimde oynatırım diyerek hali vakti yerinde Azeri kökenli ailenin evine giriyor.

Film bir muhabirin, iki polisi (jandarma da olur) karakoldan alıp özel bir taksiyle haber kovalamasıyla başlıyor. Taksi şoförü de eski askeri pilot. Muhabir, şoföre anlatır gibi aslında seyirciye hikâyeyi anlatıyor. Kendini yönetmen gibi tanıtan Hüseyin Sabzian, filmin ana karakteri, dolandırıcılık suçundan tutuklanıyor, aynı taksiyle karakola götürülüyor. Buraya kadar herkes rol yapıyor. Sonra Kiyarüstemi hapiste tutulan yalancı yönetmenin hikâyesini gazetede okuyor ve onu buluyor. Bir görüşme odasında ama kamera içeri girememiş, o sırada yargılanmasını bekleyen (sıra bir türlü gelmiyor, ne zaman ilk duruşması olacağı belli değil) Sabzian’la konuşuyor. İşte burada kimse rol yapmıyor.

Kiyarüstemi yargı makamına başvuruyor. Belli ki arası iyi mollalarla… Duruşmayı erkene almak için başvurma kısmında da rol yapılıyor. Sonra duruşma öne alınıyor, film seti gibi kurgulanan mahkeme salonunda duruşma başlıyor. İşte duruşmada kimsenin rol yaptığı yok. Orada suratınıza çarpıyor her şey. Duruşmada davacı, davalı, hakim ve katip hatta hatta o sırada filmini çeken yönetmen Kiyarüstemi… Bunlar ne yapıyorlar yahu? Büyük risk. Tek atımlık barut. Bir daha sahnenin çekilmesi bile imkansız.

Sabzian affedilecek mi? Yoksa hapse mi girecek? Duruşmanın nasıl karara bağlanacağını, ne kadar ceza alacağını (suçluyum, cezadan kaçmıyorum diyor) Kiyarüstemi biliyor mu? Dönemin İran’ında Mollaların adalet kavramı nasıl? Hakim olaya nasıl yaklaşıyor. Bunun gibi ufak bir davaya bu kadar zaman ayırılır mı? Filmin diğer bölümlerinde genel olarak ışık ve kamera açısı fena değilken, o teknik zorluklarla, ışık almayan o mahkeme salonunda, sesi kaydetmek dahil bir sürü sıkıntıyı nasıl bertaraf ediyorlar. İşte orada sıkı bir sinema izleyicisi, karman çorman aklı karışmışken, genel izleyici de bir Amerikan filmindeki mahkeme sahnesi gibi sonucu merak ediyor.

Çok acayip çok. Aslında gerçekte imkansız olduğu halde yargılama sürecine yönetmen Kiyarüstemi de katılıyor. (Bu da pek bi gerçek üstü ama gerekli galiba) Sanığa hakim dururken soru sorulabilir mi? Soruyor valla. Hakim de sesini çıkartmıyor. Galiba senaryo yok, Kiyarüstemi sureti gözükmeden sadece sesi ile olaya müdahil oluyor. Sonra Amerikan filmlerinde mahkeme salonunda jürinin oturduğu bölümdeki korkuluğa elini dayayıp rol kesen aktörler, aktiristler akıldan uçuyor. Gerçek bir yargılama bu. Gerçek, suç nedir ve cezası ne kadar olacak. Davalı kendi savunmasını nasıl yapmış. O kelimeler, o laflar… Kekelemeden, hiç duraksamadan hiç ezberlememiş gibi durarak düşünerek konuşmak. Tolstoy’dan alıntı yapmak filan… Sabzian aslında hayatının rolünü, hayatını oynarmış gibi hayatıyla oynuyor. İşte o zaman seyirci, tokatı yiyor. Garip ki ne garip.

Kiyarüstemi diyor ki, yokluk içindeyiz, kamera, film ve hatta ışık yok. Oyuncu yok, bütçe yok. Garip bir sinema aşkı hikayesi, garip bir suç, fevkalede bir gerçeklik var. Duruşma başlamadan diyor ki, iki kameramız olacak, biri tüm mahkeme salonunu alıyor, diğeri yakın çekim: Close-up. Seni çekecek sadece diyor. Tüm mahkeme sahnesiyse nerdeyse yakın çekim kamera ile veriliyor.

Sabzian ve hatta davacılar mahkemenin vereceği kararı bilmiyor. Öyle ki, sona doğru yani karara doğru yaklaşırken Sabzian’ın nefes nefese kaldığını ve sonuç için heyecanlandığını görüyorsunuz. Dünyanın en iyi aktörlerinden biri bunu canlandırabilir. Evet, inanırım yapar bunu. Fakat gerçek bir sanık, hapiste yatıp yatmayacağını ona tebliğ edilirken nasıl bir halde olur? Kiyarüstemi işte bunu çekip koymuş önünüze. Yokluğu bu kadar eşsiz bir değer olarak önümüze sunabilmesi şaşırtıcı. Fakirliğin, biz fakir olmayanlar tarafından erişilmez bir yönünün olduğunu Ahmet Hamdi Tanpınar’da yazmıştır ya Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde:

“Fakirlik, içimizde ve etrafımızda ahenk bulunmak şartıyla –ve şüphesiz muayyen bir derecesinde– zannedildiği kadar korkunç ve tahammülsüz bir şey değildir. Onun da kendine göre imtiyazları vardır. Benim çocukluğumun belli başlı imtiyazı hürriyetti.”

İşte Kiryarüstemi yoksunluğu öyle ahenk içinde ortaya koyuyor ki, kötü ışık, kamera ve hatta mikrofonsuzluğu, anlatı hürriyetiyle imtiyaz haline sokuyor. “HÜRRİYET” Gerçekliğin verdiği özgürlük bu. Batı sineması bunu vermekte o kadar zorlanır ki…Çok sağlam vuruyor böğre…

Sonra yine kurgu. Yalancı yönetmenin foyası ortaya çıktığında evde tutuklanma aşamasında çaresiz salonda beklerken, sağ çorabı yırtık başparmak gözüküyor. Biraz sonra tutuklanacağını bilir haldeyken, montunu çıkartan Sabzian’ın kırış kırış gömleği sırtında. Yine de açtır diye evin babası, hanıma “üç yumurta kırıver”i Türkçe söylüyor. (Azeriler ya…)

Davacı ailenin, bizim evi soyacaktı o yüzden evden çıkmamızı bekledi, evin her odasına girdi, keşif yaptı gibi bir ithamı, hakim bile ciddiye almıyor. Bir iki haftalık hayran olduğu yönetmenin yerine geçmesi ve suçlu olduğunu itiraf etmesi garip bir durum yaratıyor. Bir de iki mühendis oğlu olan varlıklı ailenin 1900 Tümen (10 Riyal bir Tümen) verdiğini söylemesi var. Yani o zaman kuru ile yaklaşık 9.5 Dolar, şimdinin 25 Türk Lirası. (Küçümsememek lazım tabii, Hindistan’da ortalama olarak 20 Rupi yani 50 Cent kazanılmaktadır günde) Yine de öyle ciddiye alınacak bir para değil aslında.

Çok acayip çok. Asıl acayiplikse dava sonrasında ortaya çıkıyor. Demiştim ya teknik olanaksızlıklar var. Kiyarüstemi çok akıllı ve hatta hınzır. Bir şekilde affedildikten sonra (Filmi molla rejimi de sevmiş ki yayınlanmış, çünkü İran mahkemelerinin ne kadar adil olduğuna gönderme var) Sabzian mahkeme salonundan çıktığında, hayranı olduğu yani onun yerine geçtiği, Bisikletçi’nin yönetmeni Muhsin Makhmalbaf ile karşılaştırılıyor. Yönetmen Muhsin motorsikletiyle gelmiş (Varlıklı ailenin annesi Sabzian’dan şüphelenirken böyle bir yönetmenin arabası vardır muhakkak diye düşündüklerini de söylüyor, Davalı Sabzian ise otobüse bilerek biniyor, olanı biteni gözlemliyorum diyor) Mahkeme çıkışında kötü bir yere parketmiş üzerindeki mikrofon çalışmıyor. Bunu sonradan farketmiş Kiyarüstemi ama sahneyi bir daha çekmek imkansız. Galiba mikrofonun çalışmadığını seyirciye belirtmek için montaj sırasında ekliyor. Muhsin Makhmalbaf‘ın üzerindeki mikrofonun en az 15 yıllık olduğunu ve bozuk olduğunu belirtiyor. Kiyarüstemi bir nevi seyirciden özür diliyor. Çok güzel yahu.

Bir haftalık dahi olsa yönetmen sayılmak için yalan söylediği adamla karşılaşıp gözleri dolup elini öpmeye kalkması süper. Sonra kendisini motosikletine alması ve yalan söylediği aileye özür ziyereti ve affettikleri için şükran bildirmeye giderken, önce sarı ve sonra kırmızı çiçek alması. Bozuk mikrofon yüzünden ne konuştukları belli değil. Kimsenin rol yaptığı yok. Yol boyunca minibüsteki kamerayı az çok, Sabzian’ın da fark ettiğini tahmin ediyoruz. Dünyaca ünlü yönetmen ile onun yerine geçen işsiz davalının neredeyse aynı tip elbiselerle aynı halde olmaları.

Motosiklette iki adam, ikisi de sinema aşığı, İran’da yokluk, yetenekli ve belgeselci yönetmen, çatlak bir camın arkasındaki kamera, sessiz bir yolculuk.

Kiyarüstemi vefat etmiş mi, etmemiş mi anlamadık yahu…

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Ahmet Turan Köksal’s story.