Biyoteknolojinin Jobs’u !

Okulu bırakmak ve hayallerinin peşimden koşmak dediğimiz zaman, dünya turuna çıkanlar dışında, bu gün dünyamızı şekillendiren pek çok ürünün geliştiricileri aklımıza gelir. Bill Gates, Mark Zuckerberg ve Steve Jobs üçlüsü bu isimlerin en bilinen örnekleridir. Belki çok duymadığınız bir diğer örnek ise Elizabeth Holmes’tır.

Elizabeth

Belki bir kısmınız daha önce Onedio’nun paylaştığı haberde kendisini gördü, belki bir kısmınız Forbes’teki yazılarda okudu ve belki de bazılarımız hiç haberdar değil. Dünya milyarderler listesine giren bu kadın da 19 yaşında Stanford’daki kimya eğitimini bırakıp kendi şirketini kurma kararı alanlardan. Ailesinin üniversite eğitimi için biriktirdiği parayı bu işe harcayacağını söylemesi ile macerası başlıyor.

Aslında macera, kararı aldığı noktada mı başlıyor, yoksa esas macera bu karara vardıran yollar mı bence tartışılması gereken bir durum. Videolarında çocukken böcekleri toplayıp incelediğini, basit mikroskobunda bir şeylere bakmaya çalıştığını hala o günlerdeki heyecanını hatırlatarak anlatıyor. Kız çocuklarından beklenilenleri pek gerçekleştirmeyen bir çocuk aslında. Bu noktada ailesininde desteklemesi, sürekli kadın rollerini dayatmaması belki önemli bir nokta.

Elizabeth lise hayatında da çok popüler bir öğrenci değil, aslında bunlarla da ilgilenmiyor. Lise öğreniminde koleje gidip Mandarin öğrenen bir öğrenci ve en iyi arkadaşının kitaplar olduğunu söylüyor.

Farklı olmanın, özellikle farklı bir kız olmanın zor olduğunu belirtiyor. O yaşlarda öğrenmek ve bilgi edinmeye çok odaklandığından bahsediyor ve öğrenmek ve merak duygusunun hayatındaki tutkuyu oluşturduğunun altını çiziyor.

Elizabeth 2002 yılında Stanford’a başlıyor. Ailesinin bir ömür boyu çalışarak onun okuması için biriktirdiği paranın öneminin farkında ve bunu iyi değerlendirmek istiyor. Holmes okula başladığında Channing Robertson’un Kimya Mühendisliğinde yürüttüğü PhD programını hedefine koyuyor. freshman’ler için alışıldık bir yaklaşım değil bu. Yani şöyle diyelim, üniversiteyi yeni kazanmışsınız ve daha ilk yıldan gidip doktora çalışmaları yapanlarla birlikte deneylere katılıyorsunuz. Sıra dışı bir yaklaşım olduğu aşikar. Hatta bu yazıyı okuyan pek çok öğrenci için anlamsız bile olabilecek bir durum.

Bir lisans öğrencisi olarak doktora çalışmalarına ve araştırmalarına katılan Elizabeth o dönemde sevdiği bir yakınının kanser olması ile, kanser ve hastanede geçen süreçleri öğrenmeye başlıyor. Bitmiş tükenmiş hastalardan, tekrar tekrar kan alınması, sürekli testlerin tekrarlanması, psikolojik zorluklar… Bunları görünce kanser hastalarının hayatında bir şeyleri iyileştirmek isteği doğuyor içinde. Laboratuvar testlerinin daha ulaşılabilir, daha hızlı ve etkin olmasını hedefliyor. Şişe şişe kan alınmadan gerçekleştirilebilmesini hedefliyor.

Hayalleri ile okula geldiğinde tüm vaktini bu konu üzerine araştırma yaparak harcamaya başlıyor. Bir yandan da vicdanı ile mücadele etmeye çalışıyor. Ucuz olmayan bir okulda ailesinin tüm ömrü boyunca onu okutmak için topladığı parayla bulunuyor, ama okulla ilgilenmiyor ve tüm vaktini bu işlere yönlendiriyor. Bu durum iyice canını sıkıyor ve ailesini arıyor. Stanford’u bırakacağını, bir şirket kuracağını, eğitim için ayırdıkları parayı burada değerlendirmek istediğini söylüyor. Uzaktan bakınca tam bir kumar gibi görünüyor aslında. Ama biraz düşününce o kadar da riskli bir durum olmadığını sanırım hepimiz kavrayabiliyoruzdur diye düşünüyorum. Parayı Stanford’da eğitim için harcayarak, Elizabeth belkide içindeki araştırma, merak ve öğrenme tutkusu ile lisans üstü çalışmalara devam edecek, sonra doktora yapacak, akademi içinde kendisine bir yer bulabilmek için yıllarca post-doc pozisyonlarda sürünecekti. Sadece prestijli bir görünüşü olacaktı işinin, ancak pek çok doktora sonrası araştırmacının yüzyüze geldiği o nahoş durumla karşılaşacaktı “aşırı kalifiye bir eleman olarak özel sektörde uygun bir pozisyon bulamamak, akademide ise çok düşük ihtimalle bir yer bulabilmek” (bu sorunlar sadece Türkiye’ye özgü sorunlar değil, batıda akademi içinde yoğun bir post-doc nüfusu var ve kendilerine akademi içinde yer bulamayan bu araştırmacılar gerçekten sıkıntılı süreçler yaşıyorlar.). Ama o bu şekilde bir gelecek planlamadı, belkide akademiyi istiyordu ve planlarında vardı, ancak öğrenciliğinin erken bir döneminde doktora çalışmaları ve akademi ile içli dışlı olunca bazı gerçekleri fark ederek bu gelecek planlarını güncellemesi gerektiğini fark etti. Bunu tam olarak bilemiyoruz…

Stanford’dan ayrıldıktan sonra bir evin alt katında küçük bir oda bulup burayı ofis yapıyor ve işine başlıyor Holmes. Hatta etrafın örümcek ağlarıyla kaplı olduğunu, burayı güzelce temizleyip yerleştiğini anlatıyor. Daha sonraki on yıl boyunca burada gizlilik modunda çalışmalarını sürdürüyor. Tek bir gün bile tatil yapmadığını söylüyor.


Theranos

Elizabeth’in kurduğu şirket Theranos, diagnosis ve therapy kelimelerinin bir araya gelmesiyle olmuş bir isme sahip.

Diagnosis, bir hastalığın semptom ve işaretlerinin gözlenmesi ile teşhis edilmesini ifade etmektedir. Therapy ise tedavi sürecini ifade etmektedir. Elizabeth’in yaptığı işin özünde buradaki diyagnoz paradigmasını kaydırmak bulunuyor aslında. Çünkü tıbbi olarakta bilinen bir gerçek var ki erken teşhis hayat kurtarır. Ancak diyagnoz süreçlerinde artık hastalığın kapıya gelip çattığını gösteren semptomların tespit edilmesiyle, yani hastalık belli bir mesafe kat ettikten sonra, tedavinin etkinliği çok daha düşük oluyor. Ama Elizabeth, çok az miktarda bir kanla, pek çok işaretçi molekülü erken teşhis edebileceğini söylüyor ve böylece erken teşhis-erken tedavi ve daha yüksek yüzdelerde başarı olacağını belirtiyor.

Bunlara ek olarak pek çok insanın ihtiyacı olduğu sağlık yardımına ve laboratuvar testlerine erişimde sıkıntı yaşadığını anlatıyor. Sağlık hizmetlerine ulaşamayanlar, pek çok insanın bu testleri yaptırmak istememesi ve gönülsüz davranmaları, psikolojik olarak uzak durmayı tercih etmeleri, sevmemeleri gibi noktalar Elizabeth’in dikkatini çekmiş. Ama o geliştirdikleri ürün ve sundukları hizmet ile hastaların keyifli vakit geçirebildikleri, hatta bu testler gerçekleşirken eğlenebildikleri bir laboratuvar testi deneyimi sunduklarını anlatıyor. Böylece insanlara ulaşarak, erken teşhisi arttırmanın sağlık sistemine büyük bir etki yaratacaklarını belirtiyor.

Erken teşhisin önemi ve bu konuda bir çözüm yaratmak istemesiyle birlikte bu konuda çözüm geliştirmek üzere yola çıkmaya karar veriyor. Ancak aklına bu konunun çözümü için bir fikir geldiğinde çok uzun süre okuduğunu ve düşündüğünü belirtiyor. Çok uzun süre okumalar yapıp üzerine çalıştığını anlatıyor.

Belki burası gerçekten önemli bir nokta, çünkü fikirlerin olgunlaşması, bir aksiyona dönüşebilmesi, özellikle de deneysel çalışmalar yaptığınız bir alanda çok da kolay olmayabiliyor ve en basit yoldan en hızlı şekilde yapabilmek için üzerinde gerçekten uzun süre düşünmeniz, farklı yaklaşımlar geliştirebilmeniz, detayları anlayabilmeniz için çok farklı kaynaklardan beslenip, bunların hepsini yorumlayabilmenizi gerektiriyor. Bu kısım belki de yapılan çalışmalarda, özellikle de biyoteknolojide, hep en yorucu aşama oluyor. Zihinsel olarak sürekli bir kararsızlık, bulanıklık içinde oluyorsunuz ve okuduklarınızla, düşündüklerinizle bu sis perdesini dağıtmaya çalışıyorsunuz, en azından sisi aralayamasanız bile, “Şöyle yaparsam sanırım böyle olabilir ve bu sonuçlara yaklaşabilirsem bu sorunu çözebilirim.” diye kendinize bir yol haritası çıkarmaya çalışıyorsunuz. Ve bu basit cümleyi kurabilmek için inanılmaz sayıda detayı bilmeniz, bu detayların birbirlerine olan etkilerini ön görebilmeniz gerekiyor.


İş Dünyası

Elizabeth, işlerini yürütürken önemli bir noktayı fark etmişti. Amaçları güzeldi, insanlara yardım etmek istiyordu ve bunun için gerçekten sıkı çalışıyordu. Bilimsel olarak yoğun çalışmalar gerçekleştiriyordu.

Ancak bunların hiçbirisinin amaçlarına ulaşması için yeterli olmadığını fark etti ve “iş”in (bussines) bu amaçları hedefine götürecek yol açıcı bir araç olduğunun farkına vardı.

Tabi röportajında daha sonra acı bir gülümseme ile iş nasıl yapılır iş dünyasının yapısı nasıldır bunların hepsini öğrendiğini belirtiyor. Ki belki de en zor safhanın fikiri olgunlaştırıp yol haritasını çıkarmak olduğu zaman olsada, en acı tecrübeler sanırım ticaret ve iş dünyası safhasında edinildiğini düşünebiliriz.

Özellikle Türkiye koşullarında bu aşamalar biyoteknoloji alanında çalışanlar için en acılı dönemler oluyor. Çünkü bir noktadan sonra güzel amaçlarınızı gerçekleştirebilmek kadar, hayatta kalmak için de çalışmanız gerektiğini görüyorsunuz. Elizabeth’in çalışmaları ve şu anki büyüklüğüne ulaşması 11 yıl almışken bizim ülkemiz koşullarında biz nasıl amaçlarımızı kaybetmeden ayakta kalıp başarılı olabileceğiz ve geliştirdiğimiz teknolojiyi kimlere nasıl ulaştırabileceğiz sorusu gerçekten önem kazanıyor. Özellikle de yatırımcıların vizyonu en fazla 1 yılken, bu kadar süre nasıl hayatta kalabileceğimiz mechul oluyor, ki zaten pek çok şirkette görüldüğü üzere bir süreden sonra işleri bırakıp ya doğrudan bir şeyler alıp satma işine ya da konudan uzak çalışmalara giriyoruz. Bazıları ise akademiye geri dönüp yaptıklarını geçmişte bırakıyorlar. Bu sorular uzaktan bakanların hiç görmediği, biraz yakınlarınızda olanlar için önemsiz gibi görünen sorular. Ancak biyoteknoloji girişimcileri içten içe bu soruları sürekli hergün belki de gün içinde onlarca kez kendilerine soruyor. Çünkü girdikleri iş kolay değil, kolay olmadığı gibi çıkması zor bir süreç ve bir yandan da yaptığınız şeyleri iş dünyasına ve ticarete sokabilmeniz gerekiyor.

Sadece biyoteknoloji alanında değil, cinsiyet ayrımcılığının yaşandığı dünyada kadın erkek denklemi içinde önemli bir örnek Elizabeth. Hatırlarsınız yazının başında size üç örnek sunmuştum : Zuckerberg, Gates ve Jobs. Üçününde erkek olması bence tesadüf değil. Çünkü kadınların ticarette ve akademide tutunması genel olarak erkeklere göre daha zor oluyor. Pek çok kısıtlayıcı etmen içerisinde risk almak daha da zor hale getiriliyor kadınlar için. Örneğin erkeklerden oluşan bir toplantıya tek kadın olarak katıldığınızda cesaretinizi kırmak üzere hareket eden insanların olabildiğini hemen fark ediyorsunuz. Eğer biraz cengaver değilseniz bunları aşmakta zorlanabiliyorsunuz. Toplumlardaki cinsiyetlerle ilgili önyargılar, o kadar derin seviyede işlemiş oluyor ki insanlara bulunduğunuz ortamda belki karşılaşacağınız en entellektüel insanlar, en okumuş insanlar bulunsa bile, “erkekler” iç güdüsel olarak “Ya şimdi bu kız bu işi yapamaz kesin.” ön yargısıyla karşılaşmadığınız durumlar o kadar istina oluyor ki… Halbu ki diğer erkek adayların işlerini savsaklayan tipler olduğu da aşikarken yine de kadın olduğunuz için o iş size verilmiyor, savsak ama erkek olanlara veriliyor. Herneyse bu konu belki bambaşka bir yazının konusu olmalı ve Holmes’un kadınlarla ilgili olan görüşüne dönelim.

Kadınların ve genç kızların multi milyon dolarlık şirketlerin CEO’su, kurucusu olmaması için sebep olmadığını ve bunun için daha çok insana ve kız çocuğuna bunu göstermek istediğini belirtiyor kendisi. Girls Scout’un kurucusu Holmes’a, çeşitli okullarda derece yapan kız öğrencilerine “Kimler bilimde, mühendislikte ya da iş dünyasında geleceğin lideri olmak istiyor?” diye sorduklarında kimsenin elini kaldırmadığını anlatıyor. Bu durum Holmes’ı fazlasıyla üzmüş. Keza gerçekten üzülecek bir durum. Holmes, bu kız çocuklarının yeterince rol modele sahip olmadıklarından bahsediyor. Ve ekliyor, daha fazla matematik, mühendislik ve bilimle de popüler, cool ve harika olabileceklerini bilmeleri gerekiyor diyor. Burada gerçekten doğru bir tespitte bulunuyor ve kızların yeterince güçlü rol modelinin bulunmadığını gösteriyor. Kendisinin içinde bulunduğu zenginler listesine bakınca az sayıda girişmci kadın ve pek çok pop müzik yıldızları, mankenler, miras yoluyla zengin olan kadınlardan oluştuğunu görmek biraz acı verici bir durum !


Teknoloji ?

Theranos’un bu önlenemez yükselişi, kullandığı teknolojilerin açık olmaması ve getirdiği yeniliklerin aslında tam olarak piyasadakilerden ayırt edilememesi ise pek çok tartışma ve soruya sebep olmuş durumda. 10 yıl boyunca gizli modda çalışmış bir firma olması, bu sırada bazı yatırımlar alması tabi ki dikkatleri üzerine çekiyor.

Dikkat çeken konulardan birisi, hakemli dergilerde (bilimsel yayınlarda) geleneksel yöntemlerle karşılaştırmalı çalışmaların bulunmaması, laboratuvar çalışmalarında elde ettikleri bilgilerin ulaşılabilir olmaması ve verilerin açıklanmaması gibi çelişkili yönlerinden dolayı profesyonel sağlık çalışanları ve bilim insanları tarafından gelen eleştiriler. Chicago Üniversitesi klinik kimya laboratuvarı yöneticisi Dr. Jerry Yeo hakemli incelemelerin, bulguları bilimsel tartışmaya açmanın ve ürünün profesyoneller tarafından değerlendirilmesinin tamamen bypass edildiğini söylüyor. Ancak 2015 yılında Theranos Inc. FDA onayını aldı ve FDA onaylı olarak artık hizmetlerini sürdürmeye devam edecek. Theranos Inc. bu tür eleştirilere, geliştirdikleri ürünü korumak için bunu yaptıklarını ve bilgilerini gizli tuttukları şeklinde cevap veriyor. Ancak hali hazırda ellerindeki geliştirmelerin hepsini patentle koruyorlar, patentle korudukları halde neden hala verilerini objektif değerlendirmelere açmadıkları muamma olarak görünüyor.

Bunun yanı sıra Elizabeth, yaptığı açıklamalar ve konuşmaların pek çoğunda şuna vurgu yapıyor: testlerden elde edilen verilerin insanların kendilerine verilmesi ve tüm açıklığı ile kendi test sonuçlarına ulaşabilir olmaları gerektiği. Ancak, Theranos Inc. testleri nasıl yaptığı ve nasıl daha etkin test yaptığına dair karşılaştırmalı çalışmaları göstermiyor ve ilgili verileri gizliyor. Theranos bu noktada çelişkili görünüyor.

Ayrıca Elizabeth’in yaptığı açıklamalardan anlaşılan net bir şey ise aslında teknik olarak ileri bir çalışma yapılmamış olması, sadece daha az örnek miktarı ile otomatize sistemde çalışılıyor olması Theranos’un farkı. Yani bir tüp kanla dğeil, bir damla kan ile çalışabiln bir sistem geliştirmiş olmaları. Yani aslında burada teknolojik olarak nasıl bir yenilik getirildiği çok açık değil.

Mikroakışkanlar

Son zamanlarda iyice dikkatleri üzerine çeken bir konu olan “lab-on-a-chip” teknolojisinin Holmes’ı üniversitedeki ilk yılında etkilediği biliniyor ve araştırma laboratuvarında bu tür çalışmalarla ilgilendiği biliniyor. Mikroakışkan teknolojisi ile çok küçük miktarlarda biyolojik örneklerin çok daha verimli analiz edildiği ve sonuç alındığıda ortaya konmuş bir gerçek. Holmes ilk patent başvurusunu 2003 yılında yapıyor ve bu başvuru 2007 yılında kabul ediliyor. Bu patent çalışmasında ise tek bir damla kandan analiz teknikleri ile ilgili geliştirmeler yer alıyor. Holmes’ın 31 tane US patenti bulunmakta 270 tane ise global patent başvurusu var.

Mikroakışkan teknolojisinden başka Theranos, parmak ucundan alınan 25ul kanla ilgili de eleştiriliyor. Damar içinden alınan kan ve parmak ucundan alınan kan arasında farklar bulunmakta ve testlerde yanılmalara sebep olabilmekte. Çünkü parmak ucundan alınabilen kan miktarı düşük oluyor ve eğer teknisyen iyi bir uygulamada bulunmazsa bir kaç kez parmak ucunu delmek zorunda kalabiliyor bu durumda ise epitel hücreleri hasar görebiliyor. zarar gören epitel hücreleri ise testlerde hatalı bulgulara neden olabiliyor. Bu eleştiriye ise Holmes, parmak ucundan özel bir araç ile kan alarak mikro örnekleme yaptıklarını ve bu tür problemleri engellediklerini belirterek cevap veriyor.

Bunların yanı sıra mikroakışkan konusu Holmes’ın tekelinde bulunan bir alan değil ve çok daha öncesinde de bu alanda çalışan ve ürün geliştiren firmalar bulunmakta bunlardan birisi ise IBM’in İsviçre’deki laboratuvarı. Ancak mikroakışkan teknolojisini pazarda en etkin şekilde ilk kullanan firma Theranos. Mikroakışkanların uç bir teknoloji olduğu bilinen bir gerçek ve hatta biyolojik araştırma yaklaşımlarının çoğunu çok daha uç noktalara götüreceği ön görülüyor. Tabi belirttiğimiz gibi bu teknolojide Theranos ilk ya da tek değil.

Aslında bu noktada tartışılması gereken konu sadece teknoloji bazlı olmuyor. Bilindiği gibi Steve Jobs yazılımı bilmeyen bir girişimciydi ancak geliştirdikleri cihaz ve yazılımlarla şu anda herkesin hayatını değiştirdi (evet çok cüretkar bir deyim ve ben kişisel olarak ne kadar katılıyorum bu değişir, ama şu yazıyı yazdığım bilgisayarın Mac olması sanırım tarafsızlığımı korumamı zorlaştırıyor.). Bu değişimi ise vizyonuyla ve aslında pazarlama yetenekleriyle yaptı. Bu durum Elizabeth için de mi böyle acaba diye düşünüyor insanlar.

Bunun yanı sıra, Theranos’un yatırımcıları arasında eski senato üyeleri, Eski Silahlı kuvvetler komutanlarının bulunması gibi çeşitli ilginç noktalarda var. Bu ilginç noktalarla birlikte, teknolojilerinin çok açık olarak sergilenmemesi gibi durumlar bir araya gelince teknolojik olarak yenilik bekleyenler aslında çok daha şüpheci bir şekilde Theranos’a bakmaktalar.

Teknolojik sorular, bilimsel değerlendirmelerin eksikliği, yatırımcı profili gerçekten dikkat çekiyor, ancak Theranos’un Apple olan benzerliği ve pazarlama yaklaşımları yükselmesine hız kesmeden devam edeceğini gösteriyor.

Kaynaklar :
http://finance.yahoo.com/news/scientists-skeptical-secret-blood-test-100000161.html
http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/25013718
http://www.degruyter.com/view/j/cclm.2015.53.issue-7/cclm-2015-0356/cclm-2015-0356.xml?format=INT
http://www.makers.com/elizabeth-holmes
http://www.eurekalert.org/pub_releases/2015-06/dgo-t-a062915.php
http://onedio.com/haber/meet-the-world-s-youngest-female-billionaire-a-college-dropout-and-medical-genius-380982
http://www.inc.com/larry-kim/21-surprising-facts-about-the-world-s-youngest-female-billionaire.html
https://www.crunchbase.com/person/elizabeth-holmes
https://www.crunchbase.com/organization/theranos
https://www.theranos.com/
http://www.quora.com/Elizabeth-Holmes-3#