Çıkmaz Sokak Döngüsü

Peşinen uyarayım, okunması gerekmeyen bir psikolojik tahlil yazısıdır. Sonradan ben niye okudum bunu diye kızmaca yok…

Bir çıkmaz sokağa girildiğinde ve sokağın girişi bulunamadığında, bir loop (döngü) halinde kalınır galiba. Katatonik bir yaşam biçiminde olmak gibi geliyor bu durum bana. Sanırım şu anda yaşadıklarımı (veya hissettiklerimi) bu şekilde ifade edebiliyorum.

Sebepleri ve çözüm önerileri üzerine saatlerce konuşulabilir, belki kitaplar yazılabilir. Ama benim bir “spoiler” a ihtiyacım var maalesef. Kendime bir paradoks oluşturmam ve bunu yıkmam gerekiyor.

Hayatın belli dönemlerinde herkes farklı formlarda olsa da bu durumla karşılaşıyordur diye tahmin ediyorum. Nasıl yapılacağını ve yapmanız gerekeni bildiğiniz halde, yapmanız gerekeni yapamıyorsunuz.

Yazı yazmak, bu durumu aşmak için bir çözüm olabilir. Çünkü daha önce de benzer sorunları yazarak aşmaya çalışıyordum ve sanırım işe yarıyordu.

Bu durum bir cezalandırma halini de andırıyor sanki. İşlediğiniz “suçların” veya bilerek yaptığınız “yanlışların” bir ceremesi… Ruhsal bunalma, cezaların en büyüğü gibi gelir bana hep. Dante’den oldukça farklı bir cehennem tasavvurum oldu sürekli.

İnsanların, ikna edilmeye ne kadar ihtiyaç duyduklarını keşfediyorum bu günlerde. En güçlü otorite bile aslında kendisi karar almak istemiyor; birileri gelsin ve onu yaptığı işin doğruluğuna ikna etsin istiyor. “Sen muhteşemsin”… Çünkü idrak etme kapasitesi arttıkça insanın, atılan her adımın, söylenen her sözün veya tam tersi atılmayan adımların ve söylenmeyen sözlerin, evrendeki her şeye etkisinin gücü algılanmaya başlıyor. Korkunç bir sorumluluk hali sarıyor içinizi. Dolayısı ile bazen bilerek, bazen de bilmeyerek ikna olmak istiyoruz sürekli. Yapılanın ve yapılmayanın doğruluğuna dair…

Daha basit yaşamlara kaçış refleksi, idrak ile orantılı muhtemelen. Gücü ve aynı oranda güçsüzlüğü hissetmek. Yine bir loop noktasına getirdi yazı bizi.

Kaderci bir anlayış, tüm bunlar karşısında çok güvenli bir sığınak oluyor muhtemelen. Ama şimdi gündemim bu değil; bu çok daha fazla loop içeren ve çok daha büyük paradokslar gerektiren bir şey.

Eski yazma denemelerimde kullandığım, biraz da alıntı içeren bir kavram vardı; kendinizi çok önemli bir varlık olarak görme ile kendinizi bir hiç olarak görme arasında kalmak olarak ifade edeyim bu sefer. Klişe metinleri okumaktan da yazmaktan da sıkıldım çünkü.

Bunun dengesinin “tevazu” ile yakalandığı düşünülebilir ama o da başlı başına bir loop; çünkü tevazu gösteren birisi, yüce olduğuna ikna olup, sadece bununla övünmemesi gerektiğini bilen bir kişi oluyor.

Düşünmek her durumda tehlikeli bir şey. Loop’a girmemek için, en temizi aslında düşünmemek (!) gerekiyor galiba. Çok çok çok daha düşününce, acaba aşılacak bir sınır var mı diye düşünüyorum şimdi de…

Yapılan ve yapılmayan şeylerin evrene etkisine geri döneyim. Hepimiz basit birer canlıyız aslında; hatta biz diye tanımladığımız şey bile başlı başına bir evren. İçinde milyarlarca mikro yaşam forumunun yer aldığı bir varlık kolonisi her insan. Dolayısı ile, fiziksel varlığımıza herhangi bir önem atfetmek, muhtemelen anlamsız. Geriye kalan ise ruhsal varlığımız…

Ruhsal varlığımız, sınırlı ve basit etkilerle ama evrensel boyutta değişimler oluşturuyor. Mide bakterileri de dolaylı olarak aynı etkisel zincirin parçası; ama muhtemelen “bilinç” farkı ile. Bazı canlılar bilinçli, bazıları da bilinçsiz olarak bu etkiler zincirini tetikliyor.

Her canlının etkisinin bir sınırı ve gücü var. Limitleri zorlamanın çoğu kez anlamı yok. Hatta çoğunlukla bu zararlı bir şey. Buradan denge kavramına atlayabilirim. Ne saçma bir yazı olmaya başladı böyle. Yaşasın…

Bilinçsiz yaşam veya varlık biçimleri bir denge üzerinde ilerliyor. Dolayısı ile muhtemelen bir varlığın işlevlerini yerine getirmesinde tembel olması da, çok çalışkan olması da zararlı. Her şey, ama her şeyin dengede olması gerekiyor. Dünya çok çalışıp güneşin etrafını 150 günde dönmüyor nihayetinde.

Ruhsal varlığınızın huzura ermesi, muhtemelen bir dengeye ulaşmak ile mümkün diyebiliriz o halde. Her şeyin aşırısı zararlıdır. Bu tanım benim için bile oldukça yeni. Hatta sevmenin bile aşırısı zararlı mı o zaman? Muhtemelen…

Dönelim en başa. Bu loop halinden, katatonik çıkmazdan nasıl kurtulacağız. Evet, yanıt bu; dengeye ulaşacağız. İyi yada kötü olması değil mesele. Mesele dengeyi bozuyoruz. Bu denge bozukluğunun “çok aşırı çalışmak” ile ilgisi yok; fiziksel varlığımızı yukarıda denklem dışı bırakmıştık zaten. Çok önem atfetmek, çok basit görmek… Yapılan veya söylenen herhangi bir şeye. Bu, dengenin bozulmasıdır. Siz ne kadar önemli olduğunu düşünürseniz düşünün veya ne kadar önemsiz bir şey derseniz deyin; bu sizin göreceli yorumunuz olacaktır. Ne nefes alışınızı, ne yaptığınız herhangi bir şeyi… Hiç bir şeyi aşırı önemli ve aşırı önemsiz görmemek. Denge içerisinde olmaya çalışmak. Evrende oynadığımız rol aslında bu; artı ve eksiler birbirini dengeliyor. Eğer kendi ruhsal dünyamızda, artı veya eksi kutupları aşırı yüklenmeye çalışırsak dengesizlik oluşuyor.

Denge kavramının peşine adalet kavramını takayım o zaman. Adalet, bozulan herhangi bir dengeyi tekrar geri yerine getirmek olarak tanımlamak istiyorum. Sanırım güzel oldu :)

Denge bir şekilde bozulursa, devreye “adaleti sağlama” mekanizması girmeli. Aşırı yüklenen kutup tahliye edilmeli.

Tamam, peki ruhsal bir denge bozukluğuna nasıl bir müdahale gerekiyor.

Denge ile rutin arasında nasıl bir ilinti var diye geçiyor aklımdan. Rutine döndüğümüzde denge sağlamış mı oluyoruz? Sanırım cevap hayır. Çünkü rutin denen şey, bilinçli varlığımızın yıkımı gibi geliyor. Bağırsak bakterileri rutin halde ve evet bir açıdan da dengede. Bir saniye, toparlamam lazım…

O zaman bilinçsiz varlıklar rutin işleyişte dengeye kavuşmuş oluyorlar. Bu şekilde yaratıldı, bu şekilde programlandılar.

Bilinçli varlıklar ise, daha da özelinde biz insanlar, denge kavramını rutin ile sağlayamıyoruz. Rutin ile sağlanan denge bir nevi uyuşukluk hali. Dengeye ihtiyacımız var, ama bunu rutin ile değil keşfederek sağlamak durumundayız.

Ruhsal durumum açısından bu kavram “hoşuma gitti”. Önce rutine bindim, aynı zamanda fiziksel yoğunluğun üzerine psikolojik yoğunluk ekledim. Hatta daha da ötesi “hayat memat meselesi” haline getirip çok büyük sorumluluk atfettim yaptığım şeye. Bu tespit için bu kadar uzun yazmaya gerek var mıydı acaba?

Fiziksel yüklenmenin ruhsal duruma kimyasal etkileri muhtemelen yadsınamaz. Dolayısı ile fiziksel varlığımıza önem atfetmeme ile birlikte, onun etkilerini de denge kavramı çerçevesinde kabullenmek gerekiyor o zaman.

Bu günlük bu kadar yeter diyor ve olası bir ikinci yazı ile bunu dengelerim diye tahmin ediyorum. Dengeli yaşamlar herkese :)

What is The Matrix…

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.