Ölümün Kıyısında Dans Etmek

Gerçek Bir Söyleşi


Aşağıda okuyacağınız söyleşi kurgu değil, tümüyle gerçektir. Sorular bana, cevaplar ise Bay X’e aittir. Söyleşi fikri de bana aitti. Konuyu irdelemek istiyorum çünkü bu olgunun “neden”leri ile alakalı uzmanlar da somut verilere sahip değil. Gençleri özendirmemek için intihar konusunun üzerinde durulmamalı, konuşulmamalı deniliyor. Hatta bununla ilgili yabancı bir sitede şöyle bir çalışmaya dahi denk geldim.

Fakat bu, devekuşu gibi kafayı kuma gömmekten başka bir şey değil. Bu olguyu görmezden gelmek, hakkında konuşmamak ve buna yol açan etmenleri gün ışığına çıkarmamak ile, gerçekleşmesine ortak olunduğu kanısındayım. Şu da var ki, intihar için boğaz köprüsünde trafiği tıkama gafletinde bulunan insanlara “atlasa da işimize baksak” diyen ve hatta arkamıza alıp özçekim yapan diğer “sağlıklı” insanların yaşadığı bir toplum için bu kadar farkındalık fazla olabilir.


Soru: Öncelikle kendinizden biraz bahsedebilir misiniz?

Adım X. Toplumumuzda her üç ya da beş kişiden birinde olan bir isim. İçinde bulunduğum psikolojinin küçük bir sebebi de bu isimler zaten. Bizim gibi toplumlarda insanlar çocuklarına dini isimler vermeyi neden bu kadar severler bilmiyorum… Bu açıdan adımın bir önemi yok aslında. Kim olduğumu ismim değil, gölgem belirliyor… 27 yaşımdayım ve yalnız yaşıyorum. Dışarıdan bakılınca sakin bir hayatım ve ortalama bir işim, gelirim var. Sağlıklıyım da… “En azından fiziksel olarak”.
Yani yaşamak için sebebim çok herkese göre. Uzun ve güzel bir “kariyer” yolu var önümde. Ha bir de sıcacık bir yuvaya, aile saadetine, güzel bir eşe ve çocuklara sahip olma ideali… Kariyer ve aile ideali bana ait düşünceler değil. Bunlar hayatımın ilk yıllarından beri sırtıma yüklenen şeyler… İyi okullara gitmek, iyi okullardan iyi derecelerle mezun olmak, sonra iyi bir işe başlayıp, iyi bir şekilde hızla kariyer basamaklarını çıkmak ve bu basamakların birinde karşılaştığım iyi bir kadınla evlenmek “zorunda”lığım hiç sırtımdan düşmedi. Kulağıma hep bunlar ve bunlara benzer şeyler fısıldandı. Kim bilir o yıllarda bana nasıl kazanmam gerektiği değil de nasıl yaşamam gerektiği anlatılsaydı şu an burada sizinle intihar üzerine konuşuyor olmazdık. İntihar yerine hemen arkanızdaki pencerenin önüne dizilmiş menekşeleri konuşurduk mesela. Onların tüylü yapraklarını, renk renk desenlerini konuşurduk… Ama neticede buradayız ve bunu konuşuyoruz…

Soru: İntihar fikrine ne zaman kapıldınız?
İntihar kavramıyla ilk defa çocukluk yıllarımda tanıştım. Annemin bir intihar mektubunu bulmuştu babam. Tabi hiç gerçekleşmemiş bir intiharın mektubunu. Sonra da karşı komşumuz intihar etmişti. Arkadaşımın babası… İntiharın ne olduğunu ilk defa o sıralarda duydum… Ölüm kavramı bizim toplumumuzda çocuklara hep ahiretle ilişkili olarak anlatılır biliyorsunuz. İyi bir insan olursan cennete, olamazsan da cehennem gidersin ölünce. Sonra da gittiğin o yerde sonsuza kadar yaşarsın… Cennet ve cehennemin dogmatik tasvirlerine teker teker değinmeye lüzum var mı bilmem ama bir erkek çocuğu olarak hurilerden çok etkilenmiştim…
Evet ilk defa çocukluğumda duydum intiharın ne olduğunu… Fakat öyle çok derin düşünmedim üzerinde. En zayıf anlarımda dahi kulağıma fısıldanan “sen güçlü bir insansın” laflarının etkisiyle uzak durdum bundan. Ciddi bir şekilde de denemedim. Sadece birkaç defa nasıl hissettirdiğini anlamak için bir giriş yaptım ve bitirdim… Bu fikre ne zaman kapıldığıma gelince… Bu soruya bir yıl önce ya da üç beş ay önce demek benim için ne kadar gerçekçi olur bilmiyorum. Hepimiz en azından bir defa hayatı sorgulamışızdır. İşte ben bu sorgulamayı hep yaptım ve yapıyorum. Hayatı ve varlığı sorguladığım ilk günden beri bu hayatı sonlandırmayı düşündüğümü söylersem daha doğru olur. Kafamın bir yerinde hep vardı bu fikir ne var ki son zamanlarda daha şiddetli bir şekilde belli ediyor kendisini…

Soru: Hayatı sorgulamak derken ne kast ediyorsunuz? Hayatın hangi yanını yahut yanlarını sorguluyorsunuz?
Sorgulamaktan kastım her şey. Kaldırımlarda bıraktığımız ayak izlerinden tutun da yataklardaki sevişmelere kadar her şey… Acaba gerçekten yaşamak zorunda mıyız? Bir şans mıdır yaşamak? Hak mıdır? Yoksa talihsizlik ve zorunluluk mudur? Ben hep hak ile zorunluluk arasındaki o ince çizgiyi sorguladım. Şayet yaşam bize birileri tarafından verilmiş bir haksa ve ben bunu insan olarak özgür irademle kullanıyorsam günü geldiğinde de bu hakkımdan vazgeçebilmeliyim… Yok hayır zorunluluksa hayat neyin zorunluluğu bu? Bugün kim tutuyor beni, kim bağlıyor dünyaya? Üstelik kimseye verecek hiçbir hesabım yokken ve aldığım her bir nefes ciğerlerimi zorluyorken neden bu zorunluluk? Neyin hakkı bu? İşte sorgulamaktan kastım bu…

Soru: Sorguladığınız şeyleri belki de herkes düşünüyor ama herkes intihara bu denli yatkın değil. İnsanlar hayattan zevk almayı deniyorlar. Birilerini yahut bir şeyleri sevip hayata tutunuyorlar. Sizin yok mu tutunacağınız bir şeyler? Hiç mi sevdiğiniz bir şey yok hayata dair?
Bu sorunuza da kısa bir soruyla cevap vermek istiyorum. Kim ölmek ister? Kim? evet ben istiyorum ama bunu isterken gerçekten hayatı sevmediğimi mi düşünüyorsunuz. Eğer öyle düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bende en az sizin kadar zevk almayı biliyorum hayattan ve belki de sizden çok sevdiğim şeyleri var hayatın. Gökyüzünü seviyorum mesela, yağmuru, bulutları, kuşları ve daha bir çok şeyi… Bir kadınla ki sadece bir kadınla, olmayı seviyorum mesela. Onu görmeyi, ellerini tutmayı, gözlerinin içine bakmayı, öpüşmeyi, sevişmeyi seviyorum. Zor olan ne biliyor musunuz yaşamak… Tüm bunları severken ölmeyi düşünmek ve hatta ölmek zor olan. Ben buna varım ve korkmuyorum… O çok sevdiğiniz masmavi gökyüzüne veda etmek nasıl bir duygudur biliyor musunuz? Sevdiğiniz müzikleri dinleyemeyecek olmak? Aşık olduğunuz insanı bir daha göremeyecek olmak ve intihar ederek, onun hatıralarındaki yerinizi yıkmak nasıl bir enkazdır? Düşündünüz mü hiç bu açıdan… Her şeyi bu kadar çok severken ölmek ne garip bir his? Size henüz “baba” denilmemişken, sevdiğiniz kadının koynuna doya doya girememişken ölmek… Yanılıyorsunuz… Ben de yaşamı seviyorum ve sevdiğim her şeyi ardımda bırakıp gidecek kadar cesurum…

Soru: Cesaret mi bencillik mi?
Açıkçası bencillik kelimesini kullanacağınız yeri merak ediyordum… Sizce intihar etmek bencillik mi?

Soru: Anlamaya çalışıyorum, Arkanızda kalan insanlara yaşatacağınız acı bencillik değilse nedir?
Ya arkamda kalan insanların beni getirdiği nokta? Buraya tek başıma mı geldim sanıyorsunuz? Hayır. Onların yaşayacağı acı öyle derin ve tarifi imkansız değil. Çok değil iki haftaya unutulur varlığım. Hatıralarında sizin de dediğiniz gibi bencil biri olarak kalırım.. Oysa onlar için o kadar çok şey yapmışken… Acıysa benim yaşadığım fakat kimseye belli etmediğim şey acı… Acılarımı satmadım, sakladım..

Soru: Sorununuza sebep olan insanlarla açık açık konuşmayı hiç düşünmediniz mi ?
Birkaç defa denedim.. Konuşmayı, anlatmayı denedim ama olmadı. Beceremedim galiba.. Hatta bir keresinde ne kadar umutsuz olduğumu göstermek için çok sevdiğim birini görmeye gittim.. Gidip karşısında saatlerce oturdum ve gözlerinin içine baktım. Çığlıklar attım gözlerimle… Bence o beni anladı. Neden kilometrelerce yolu sadece gözlerine bakmak için gittiğimi anladı… Diğerleri…Yani onun dışında kalan diğerleri beni anlamadılar.. Öyle düşünüyorum..

Soru: Ruh Sağlığınız ile ilgili ne düşünüyorsunuz ? Yani demek istediğim psikolojik açıdan sağlıklı bir insan olduğunuzu düşünüyor musunuz ? Uzman yardımı almayı düşünmediniz mi ?
Ruhumun hasta olduğunu biliyorum. Bu hastalık ise sokaklarda gördüğümüz ve hemen deli diye yaftaladığımız insanlarınkine benzemiyor. Belki de öyledir, belki de benim deliliğim de bu türdendir ama ruhum hasta. Bazı geceler içimde sızlayan şeyler oluyor. Öyle ki bu sızıların tamamen manevi yahut hissi olduğunu bildiğim halde fiziksel olarak acı çekiyorum. Ruhumu çarmıha geriyorlar gibi hissediyorum… Hayır. Sağlıklı bir insan olduğumu düşünmüyorum ama tabi diğerlerine göre. Yani herkes normal ve ben normal olmayanım. Duygularımın bir standardı yok mesela. Oysa herkesin var. Aslında ne var biliyor musunuz? Bir delinin edebileceği cümledir bu ancak şunu diyebilirim. “Ya ben hasta değilsem ve herkes hastaysa?” Mağazalarda indirim kuyrukları bekleyenler, kendilerine inanan, sığınan insanları yarı yolda bıraka insanlar normal ama ben hasta ya da ben hasta onlar normal… Ve yine hayır.. Uzman yardımı almadım ve almayacağım da. İnsan ruhu öyle sargı beziyle sarılacak bir şey değil. Ben ya bu şekilde yaşayacağım ya da hasta ruhumun yorulduğu noktada her şeyi ardımda bırakacağım…

Soru: Düşündünüz ve istemediniz çünkü medikal yöntemlerin sorunun kaynağını yok etmekten ziyade sizi uyuşturup unutturma yöntemi izlediğini düşünüyorsunuz. Peki size sorunun kaynağını ne diye sorsam?

Yani buna ister medikal yöntemlerin başarısızlığını yahut toplum içerisindeki etkisini ekleyin ister başka bir şey.. Ben insan ruhunun terapilerle yahut ilaçlarla tedavi edileceğine hiç inanmadım. Unutturma yönteminde haklısınız. Ben de aynı şeyi yaptım epey bir süre.. Unutmak için farklı şeyler denedim. Ancak her defasından hatırlarken buldum kendimi. Olduk olmadık yerlerde üstelik. Bazı insanların yüzünde gördüm hasta yanımı, bazılarının hareketlerinde ve insansız zamanların tenhalığında, kendimle baş başa kaldığımda.. Sorunun kaynağı benim. Yani benim varlığım. Sonuçta her insan mutlu olmak için gelmiyor dünyaya.. Ben de mutsuz olmak ve hatta üzerime vazife olmayan acıları bile başkaları için çekmek için geldim.. Kadın olmadığım halde ağlayan bir kadının acısı yüreğimde hep yara. Yahut öksüz bir çocuğun buğulu gözleri….

Soru: Peki bulunduğunuz yeri, mekanı, tanıdığınız kişileri terk edip, tamamen bambaşka yerlere, uzaklara gitmeyi denemez miydiniz intihar etmeyi düşünmek yerine? Sıfırdan başlamak gibi mesela?

Ne romantik bir fikir değil mi sıfırdan başlamak? Sanatın insana temas ettiği her noktada öyle bir hikaye vardır. Bir şeyleri ardında bırakıp giden ve gittiği yerde huzuru arayan insanlar.. Dediğim gibi sadece romantik bir fikirden başka bir şey değil bu. Ne yani bulunduğum yeri bırakıp başka bir yerde dediğiniz gibi sıfırdan başlasam ne değişecek? Gittiğiniz yere ruhunuzu götürmeyecek misiniz? Acıyan yanım kolum olsa keser atarım ve gittiğim yere götürmem ama öyle atılacak bir şey değil bu…Bu fikre hiç inanmadım ve inanmayacağım.. Hatta ne var biliyor musunuz? İntihar fikirlerimden biri de bu uzaklara gitmekle alakalı.. Nasıl olur da arkamda bırakacağım insanlara daha az acı çektiririm diye düşündüğüm günlerde aklımda hep uzaklara yani tanınmadığım yerlere gidip, orada bir yerde cansızlığımı bulamayacakları bir yerde noktalamayı düşündüm bunu… Çok çok gaiplik kararı çıkar arkamdan ve bir umut veririm beni bekleyenlere…Çıkıp geleceğim bir günün umudu….

Soru: Anladığım kadarıyla sizin içerisinde olduğunuz psikolojinin tek sebebi, aşırı hassas ve vicdanı ağır basan bir kişiliğe sahip olmanız. Bu durumda aslında intihar düşüncesine sahip olanların aksine sadece ve sadece kendini düşünüp mutlu olabilen insanlara bencil dememiz gerekiyor, haksız mıyım?

Tamamen doğru… Yani biraz evvel bencillik noktasında konuştuğumuz şey de buydu… Keşke etrafımda olup biten bunca kötülüğe karşı bu kadar hassas olmasaydım dediğim oluyor bazen ama çok geçmiyor vicdanım sızlıyor sonra da ruhum acıyor… Haklısınız…

Söyleşi talebime olumlu yanıt verdiğiniz ve vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Ölümün kıyısında dans edenlerin neler yaşadıklarını, onları bu noktaya getiren etmenlerin neler olduğunu aydınlatmama katkınız için ayrıca teşekkür ederim. Son olarak söyleşimize Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar romanından kısa bir pasajla nokta koymak istiyorum.

Biz bugün canlının nerede yaşadığı, neden ibaret olduğunu, adını sanını bilmiyoruz… İnsan olma, yani gerçek kendi vücudumuzun, kanımızın adamı olmak bize güç geliyor. Bundan utanıyor, ayıp sayıyoruz; bilmem ne biçim bir genel adam olabilmeye gayret ediyoruz. Aslında biz ölü doğmuz yaratıklarız.