Suluboya Öğretisi

Geçen hafta yoga terapi eğitiminden sonra Başak hoca şöyle birşey söyledi;

Bazı ekoller soyuttan somuta, diğerleri somuttan soyuta gider. Yanlış ya da doğru yol diye birşey yoktur. İkisi de gitmesi gereken yere varır; bütüne.”

Resim bana her iki yöne de gitmeyi öğretti. İlk katmanda teknik uygular, sonra da bozarım. İlk iki katmanda teknik -somut- kullanmazsam içgüdüsel -soyut- olmam gereken alanı yaratmakta zorluk çekiyorum. Bu benim tarzımdan çok, kağıt üzerinde birşey yaratmak için ihtiyacım.

Suluboya kontrol için iyi bir metafor gibi geliyor bana. Resim yapan kişinin suluboya üzerindeki kontrolü çok az -diğer boyalara göre.

Boyayı suyun üzerine atar ve onun işini yapmasını beklersin. Sonunda da bir miktar -sadece bir miktar!- yönlendirme yapabilme şansı elde edersin.

Aslında resmi “sen” yapmazsın, “O” kendini oluşturur ve sen sadece renklerin kağıt üzerine yerleşmelerine aracılık edersin. Özellikle de soyut çalışıyorsan çıkan sonuç — güya onu yapan- seni dahi şaşırtır çoğu zaman.

Resim yapmanın bana öğrettiği ikinci ders ise siyahtan (karanlıktan) korkmamak gerektiği oldu. Meera Hashimato Sanatın Uyanışı kitabında ilk çalışmaya başlayanların siyah boyayı nasıl kullandığından bahseder; ya neredeyse yok denecek kadar az, ya da hunharca etrafa saçacak kadar çok!

Karanlıkla çalışmak zordur, kendi karanlığınla da öyle. Siyahı ve tonlarını tanıman, bir seferde kullanılabilecek miktarı öğrenmen lazım. Ve karaya saygı duymak, onu kabul edebilmek ve hatta zamanla sevebilmek.

Çünkü eğer karanlık olmazsa; ışık yok.
Işık yoksa; renkler yok.

Nerede nasıl kullanacağını öğrenmek ise bol bol pratik ve bir miktar da cesaret istiyor.

Kara bize cesur olmayı öğretiyor, renkler ise; tat almayı.