Dövmeci

Kütüphaneden içeri adımını atmadan, eşikte durdu, göğüs kafesi genişledi ve tekrar zayıf haline geri döndü. Oğlunun sınıf arkadaşının annesi burada kütüphane görevlisi olarak çalışıyordu ve bir hayli geveze bir kadındı. Oysa sohbet etmeye hiç mecali yoktu. Kafasını uzattı ve çalışmaktan şikâyetçi olan emekli yaşlı adamla göz göze geldi. Kadının olmadığını fark edince, derin bir oh çekti, “kitapları geri verecektim” dedi ve bez çantasından çıkarttığı yedi kitabı masanın üzerine koydu. İşlem beş dakika dahi sürmedi. Adam, suratına bakıp anlamsız anlamsız güldü, “herkes bu aralar nezle” dedi. Halbuki kadın nezle filan değildi, kulaklarında Migala çalıyordu ve the guilt şarkısı gümüş kabzalı hançeriyle kalbini deşiyordu. Acıdan kıvranıyor fakat kimseye belli etmiyordu. Acısını belli etmemek, hayatında yaptığı en iyi işti. Çoğunlukla gözleri dolu dolu oluyor, fakat gözyaşlarına akmamalarını öyle sıkı tembihlemişti ki badem gözleri suratının ortasında iki tane derin göle dönüşüyordu. “Evet” dedi, “bir de alerji eklenince üstüne insan nefes dahi alamıyor, tıkanıp kalıyor.” Tekrar güldü adam. Bu kadar gülünecek ne vardı anlamamıştı. “Bitti mi işlemim acaba?” diye sorarken, adam evet anlamında başını sallamış ve ekranında oynadığı oyuna geri dönmüştü bile. Adamın bakışlarından kurtulan mevcudiyetini, kulaklıklarını kulağına geçirerek İstiklal’e doğru yöneltti. Normalde yürürken çevresine hiç bakınmaz, hep önüne, ayaklarına bakardı. Fakat bu sefer ıslak gözleri, caddede telaş içinde karınca gibi tek bir çizgi boyunca akan insanların arasında çaresizce tanıdık bir sima arıyordu. Kimseye anlatamadığı hatta kendine bile itiraf edemediği, yüreğini deşen hançerin acısında kıvranıp duruyordu. Her nefes alıp verişinde, bu katlanılmaz acıya maruz kalıyordu. Öyle bir acıydı ki çektiği “bu son nefesim” dediği her an, bez çantasından cüzdanını alelacele buluyor, oğlunun, minik meleğinin fotoğrafına bakıp, kanayan yarasına tuz basıyor, tekrar devam ediyordu yoluna. Cebindeki mavi çocuğu, minik oğluydu her akşam oynaya zıplaya, her şeyden habersiz okuldan gelen. Bir de bir fısıltı vardı kulağında hiç susmayan. Bitecek bu talan, susacak yalanlar, bir intihar gibi zamanı yırtarak, yarılacak kimsesizliğimizin göğüs çeperi diyordu mütemadiyen. Adına yazılan şiirlerden bir fısıltıydı bu kulağına gelen. Kulağına şiirler fısıldıyordu çok uzaklardan biri. Kim olduğunu bilmiyordu. Fakat emindi, biri vardı ona şiirler yazan. Kuşlar konacak dallarına diyordu. Bir gün gelecek güleceksin ve gülerken güneşi gülüşlerinden dereceksin, içini ısıtacak umutların diyordu. Ben kim miyim? Ben umutsuzum, ben kabullenişim, ben teslimiyetim, ben yenilgiyim diyordu fısıltı. Çıldıracak gibi oluyordu, hani yoktu ya anlatacak kimsesi, olsa dahi “deli misin sen, bir doktora görün” derlerdi gaipten sesler duyduğu için. Fakat gaipten sesler değildi bunlar onun için. Amelia diyordu bu fısıltılar ona, şiirlerin dizelerinde hep Amelia vardı. Ne demekti bu Amelia, neden Amelia diye de araştırmıştı üstelik. Yabancı içerikli bir sitede “Emele” diye bir tabire denk gelmiş ve dikkatini çekmişti. Emel de kimdi?
Yanı sıra akan insan seli tarafından süzüldüğünü hissediyordu. Orta yaşlarda güzel bir kadındı. Gençliğinde dahi bu kadar güzel değildi. Bu değişimine kendi de hayret ediyordu. Bu değişimi, beline kadar olan saçlarını kulağının hizasında kestirmesiyle başlamıştı. Uzayan saçlarını kısalttırmaktan gayrı da kuaförlere gitmezdi zaten. Şakaklarında ve gözlerinin altında tel tel, çizgi çizgi beliren yılların yorgunluğunu evde aynanın karşısında kendisi kapatırdı. Gözleri afişlere gidiyor, sanat galerilerini arıyor, resim sergilerini tarıyordu. Nedense içinden bir ses aradığı tanıdık simayı oralarda bulabileceğini söylüyordu. Yürüyüşünü git gide ağırlaştırıyordu ki tünele geldiğini fark etti. Tarihi tramvayın son durağında durdu, kendi etrafında döndü, çevresindeki simalarda kocaman bir gülüş aradı, bulamadı. Yüzü döküldü, alelacele yerden topladığı yüzü ve gözyaşlarıyla durağın hemen karşısındaki kafeye oturdu. Kendine bir kahve söyledi, sigarasına sarıldı. Ve yine geldi;
“Kuşlar konacak dallarına, kuşlar konacak kollarına, göreceksin” dedi fısıltı.
Garipsemedi fısıltıyı. Son zamanlarda sürekli bunu söylüyordu. Fakat o, öyle bir şey olmayacağı biliyordu. Kuşlar yüreğindeki altından kafeste kilitliydi ve anahtarı Hasan Dağı’ndan(1) içeri fırlatmıştı. Kahvesini içti, masaya parayı bıraktı, gözyaşlarını toparlayıp, tanıdık bir sima arayan gölden gözleri ile ara sokaklarda gördüğü ilk dövmeciden içeri girdi.
Kolunu uzattı;
“tam buraya bir Kırlangıç istiyorum…”
(1) : Hasandağı deniz seviyesinden 3268 m yüksek olan tepesiyle bir volkanik dağdır. Büyük Hasan ve Küçük Hasan Dağı olmak üzere iki büyük krateri vardır. Bu dağ Aksaray ve Niğde il sınırları içerisinde yer almaktadır. 1750. metresine kadar meşe ormanlarıyla kaplıdır. Dağın eteklerinde ve çevresinde çeşitli Türk boyları ve özellikle de Yörükler yaşarlar.