<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0" xmlns:cc="http://cyber.law.harvard.edu/rss/creativeCommonsRssModule.html">
    <channel>
        <title><![CDATA[Stories by H. R. T. on Medium]]></title>
        <description><![CDATA[Stories by H. R. T. on Medium]]></description>
        <link>https://medium.com/@hrt0?source=rss-478e332740db------2</link>
        <image>
            <url>https://cdn-images-1.medium.com/fit/c/150/150/1*950-Ab3H9iKtf2xfTMYb8w.jpeg</url>
            <title>Stories by H. R. T. on Medium</title>
            <link>https://medium.com/@hrt0?source=rss-478e332740db------2</link>
        </image>
        <generator>Medium</generator>
        <lastBuildDate>Mon, 25 May 2026 22:42:03 GMT</lastBuildDate>
        <atom:link href="https://medium.com/@hrt0/feed" rel="self" type="application/rss+xml"/>
        <webMaster><![CDATA[yourfriends@medium.com]]></webMaster>
        <atom:link href="http://medium.superfeedr.com" rel="hub"/>
        <item>
            <title><![CDATA[Şüphe (2008) İncelemesi]]></title>
            <link>https://medium.com/@hrt0/%C5%9F%C3%BCphe-2008-i%CC%87ncelemesi-0a532bf145c3?source=rss-478e332740db------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/0a532bf145c3</guid>
            <category><![CDATA[film]]></category>
            <category><![CDATA[doubt]]></category>
            <category><![CDATA[philip-seymour-hoffman]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[H. R. T.]]></dc:creator>
            <pubDate>Mon, 20 Jan 2025 20:18:40 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2025-01-20T20:18:40.339Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>Şüphe, John Patrick’in yönettiği 2008 yapımı psikolojik dram, gizem türünden bir film. Filmde kilisenin genç rahibi yani Peder Flynn rolünü favori oyuncularımdan biri olan Philip Seymour Hoffman oynuyor. Kendisini “Owning Mahowny” filminde başarıyla oynadığı kumar bağımlısı orta yaşlı bankacı rolünden tanımış ve hayran olmuştum. Bu filmi tercih etmemdeki başlıca sebep de başrolde Hoffman’ın olmasıydı. Filmde Hoffman’a Rahibe Aloysius Beauvier rolünde Meryl Streep ve Rahibe James rolünde Amy Adams eşlik ediyor.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/300/1*oO8R54WoD-dYfZtj8sFL6Q.jpeg" /><figcaption>Şüphe (2008) Afişi</figcaption></figure><p>Filme alt-orta halli Katolik bir mahallede (Bronx) son derece sakin bir pazar günü Peder Flynn’in yönettiği pazar ayini ile başlıyoruz. Vaaza peder “Şüpheye düştüğünüzde ne yaparsınız ? “ sorusu ile başlıyor ve geçen yıl gerçekleşen Kenndy suikastinden sonra insanların düştüğü şüphe ve kararsızlıktan bahsederek devam ediyor. Bu sayede filmin 1964&#39;te geçtiğini anlıyoruz. Fakat filme bir dönem filmi diyemeyiz çünkü öğrencilerin yakalana cep radyolarını telefonla değiştirsek de aynı film çekilebilirdi. Ayinin devamında da peder bir denizcinin gemisi battıktan sonra kıyıyı bulma çabasını anlatan bir anekdottan bahsediyor. Denizci bir kez yıldızlara bakıp yolunu belirliyor ve 20 gün bu güzergahta ilerliyor. Fakat 20 gün boyunca başka yıldız göremeyince denizci en sonunda tükeniyor ve doğru yolda olup olmadığına dair “şüpheye” düşüyor. Peder konuyu bireylerin içerisine düştüğü inanç krizine bağlıyor. Bütün bu ayin esnasında da Rahibe Aloysius ise kilisede dolanıp çocukları gerekirse tokatla disipline ediyor. Devamında peder, rahip yardımcısı çocuklardan Donald’a hediye bir oyuncak veriyor. Peder Flynn ile Rahibe Aloysius arasındaki kontrast film boyunca çeşitli yollarla sürekli ve şiddetlenerek vurgulanacak.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/946/1*_uvAWKwMamYAIAIN0dcV_w.jpeg" /><figcaption>Peder Flynn rolünde Hoffman</figcaption></figure><p>Sonrasında Rahibe James öğrencisi Donald’ın davranışlarından şüphelenip bunu Rahibe Aloysius ile paylaşıyor. Bunun üzerine Rahibe Aloysius’un rahip ve çocuk arasındaki “özel” ilişkiden şüpheye düşmesi ile esas olaylar başlıyor. Filmde ilk başta Rahibe Aloysius’un çocukların ve kilisenin iyiliğini düşünüp bu şüphesini kanıtlamakta ısrarcı olduğunu düşünüyorsunuz fakat bu sadece bir perde. Film ilerledikçe ve Rahibe Aloysius’un kilise ile okulundaki otoritesi, bütün kararlarda etkin rol oynaması ve iktidarı bize gösterildikçe aslında rahibenin derdinin ne çocuklar ne de kilisenin itibarı olduğu daha da netleşiyor. Film bir skandalı ortaya çıkarmaya çalışan gerçeğin peşindeki kahramanla kötü adam arasındaki mücadele hakkında değil. Esasında bütün olay yenilikleri savunan daha liberal Rahip Flynn ile muhafazakar Rahibe Aloysius arasındaki iktidar kavgası. Çocuklar da kilise de bu iktidar kavgasındaki piyonlardan ibaret. Hatta Rahibe Aloysius bir sahnede aslında bu kavga için gerekirse bütün imanını ve cenneti bile bir kenara atabileceğini itiraf da ediyor. Film ahlaki olarak son derece hassas bir konu üzerinden bir iktidar mücadelesini güzellikle bize aktarıyor. Ahlakın ve iyiliğin öne sürülerek iktidarın ele geçirilmesi ve savunulması. Size de bir yerden tanıdık geldi mi ? Filmin sadece kilise ve beraberindeki okulda geçmesi de bu mücadelenin yoğunluğunu arttırıyor. Film mekanı bu karakterlerin etki ettikleri alana sınırlayarak onların üzerimizdeki güçlerini de daha hissedilir kılıyor.</p><p>Oyunculuklar son derece başarılı. Hoffmann başarıyla ahlaki olarak kusurlu ama samimi peder rolünü oynuyor. Hoffmann’ın “Owning Mahowny”, “Before the Devil Knows You Are That” gibi önceki filmlerinde de zaafları olan karakterleri başarıyla oynamasından sanki bu karakterdeki rollere yatkın biri olduğu söylenebilir. Kötü ama kötü olmak için değil zaaflarının esaretinden bu yollara düşmüş zavallı karakterler. Meryl Streep de otoriter rahibe rolünü o kadar başarıyla yerine getiriyor ki bir süre sonra onun olduğu sahnelerde içinizde bir ürperti beliriyor. Rahibe James rolündeki Amy Adams da masum ve iyi niyetli rahibe rolünü kusursuzca icra ediyor. Film boyunca ona üzülmeden edemedim açıkçası. Görüntü ve sinematografi olarak tek mekanda geçen bir drama için çok bir olay yok. Arada 30 derece eğimli “Dutch Angle” denilen çekimler yapılmış ve bu yolla bazı diyalog sahnelerinin rahatsız ediciliği güçlendirilmiş. Drama etkisini kuvvetlendirmek adına renkler ve ışık kontrastlı tercih edilmiş.</p><p>Özetlemek gerekirse Şüphe filmi başarılı oyuncuları, sizi sürekli rahatsız eden ama bir yandan da sürükleyen senaryosu ile güzel bir film.</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=0a532bf145c3" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Yol Ayrımı Üzerine]]></title>
            <link>https://medium.com/@hrt0/yol-ayr%C4%B1m%C4%B1-%C3%BCzerine-b7512f0e8bf6?source=rss-478e332740db------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/b7512f0e8bf6</guid>
            <category><![CDATA[edebiyat]]></category>
            <category><![CDATA[türkçe]]></category>
            <category><![CDATA[kemal-tahir]]></category>
            <category><![CDATA[türk-edebiyatı]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[H. R. T.]]></dc:creator>
            <pubDate>Tue, 07 Jan 2025 22:46:17 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2025-01-07T22:46:17.552Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>Bugün Kemal Tahir’in “Esir Şehir” üçlemesinin son kitabı olan “Yol Ayrımı” romanını inceleyeceğim. Yazıya başlamadan önce pek kıymetli okurlarımın yazıyı okuyup beğenseler bile eksik gördükleri noktaları yazarla paylaşmalarını rica edeceğim. Sizin yorumlarınız olmadan malesef bu yazılar hep eksik. Bu ufak ricamızı da arz ettiğimize göre inceleme ile devam edebiliriz. Eserin bendeki hali İthaki’nin Mart 2010 tarihli 4. baskısının dijitali. İnceleme de bu baskı üzerine olacak fakat pek bir değişiklik olduğunu da düşünememekteyim baskıdan baskıya.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/327/1*a3o0IHSgKju-qRxlvkj_Ug.jpeg" /><figcaption>Yol Ayrımı Kapağı</figcaption></figure><p>Adından da anlaşılacağı üzere Yol Ayrımı kitabında Kemal Tahir bize galiplerin yani millicilerin memleketi kurtarıp iktidar olduktan sonra içine düştükleri çelişkiler, hayal kırıklıkları ve elbette yol ayrımları anlatılıyor. Kitabın geçtiği dönem genç Türkiye’nin ikinci muhalif partisi Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulduğu 1930 Ağustos ile belediye seçimlerinden sonra kendini fesih ettiği 1930 Kasımı arasındaki kısa dönem. Bu kısa dönem MEB tarih kitaplarımızda hızlıca geçiştirilse de aslında demokrasi tarihimiz için son derece mühim olayların yaşandığı bir tarihi dönemeç. Kemal Tahir usta romancılığını konuşturarak bizi işte tam da bu dönemin fırtınalı atmosferine yerleştiriyor. Bir grup Millici eskisi (Önceki romanların kahramanları) ve bu neslin bir alt kuşağı yani Cumhuriyet gençleri gözünden dönemin olaylarını ve insanların düşüncelerini, iç seslerini, duygularını deneyimliyoruz.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/462/1*C_AvhlqgAhYCKOr5Yo6QIA.jpeg" /><figcaption>SCF’ye dair bir gazete kupürü</figcaption></figure><p>Savaş kazanılmış, memleket kurtarılmış, düşman kovulmuşsa ve daha Atamız hayattaysa ne sorun olabilir ki ? Yakın zamanda Erken Cumhuriyet Dönemini romantik bir nostalji, bir “Asr-ı Saadet” olarak romantize eden sosyal medya cenahına göre keşke zaman makinesi olsa da bu döneme dönsek topluca. Fakat işin aslı öyle değil. 1929 ekonomik buhranının etkisi ile memleket derin bir fakirlikle boğuşmakta. Lozan ile ülkenin kurtarıldığı belgelenmiş fakat koca bir cihan imparatorluğu da beraberinde tasfiye edilmiş veya edinilmek zorunda kalınmış. Osmanlı’dan miras kalan bazı haklar masada bırakılırken borçlar, reji idaresi gibi ağır mali yükümlülükler mecburen kabul edilmiş. Aynı dönemde doğuda bir türlü bastırılamayan Kürt isyanları ile boğuşulmakta. Maddi sıkıntılar içindeki devlet bir de “Aferinciler” denilen (Fransızca “Banque d’Affaires” kelimesinden. Bu yolsuz takım işlerini İş Bankası üzerinden hallettiği için böyle bir lakap takılmış.) yolsuz siyasilerce dolandırılmakta. Kitapta İsmat Paşa’nın meclis koridorlarında “Hazineyi soydurmayacağım! Hazineyi soydurmayacağım!” diye bağırarak dolaştığından bahsedilmekte. Çeşitli inkılaplar getirilmiş fakat bunun da yarattığı rahatsızlıklar da var. Mesela dizgiciler “Yeni harf belası” diye bahsetmekte harf devriminden. Her değişiklikte olduğu gibi geniş toplum kesimleri durumdan rahatsız. Kısacası ne içte ne dışta öyle romantize edilecek bir durum var. Kitap böyle kaotik bir dönemi başarıyla biz okurlara aktarıyor.</p><p>Bu artan rahatsızlıkları bir şekilde hafifletmek için Gazi Paşa arkadaşı Büyükelçi Fethi Bey’e “Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı” kurdurtuyor. Gidişattan rahatsız, iktidarda kadro bulamamış eski Millicilerimiz de bu partinin etrafında kümeleniyorlar. Fakat hepsi de değil elbet. Mesela önceki romandan Ramiz Efendi halen Halkçı Partili ve “Serbesçilere” şiddetle karşı. Kitabın tarif ettiği “yol ayrımı” da işte bu “Serbesçi” ve “Halkçı” çarpışması etrafında şekilleniyor. Fakat roman ilerledikçe bu yol ayrımının ve ayrılıkların önceki romanlardan farklı bir motivasyonu olduğunu fark ediyoruz. Önceleri “memleketi kurtarmak” ile “kendini kurtarmak” arasında yaşanan çatışma ve ayrılıklar bu sefer şahsi menfaatlere bulanmış halde. Kitap boyunca hem serbesçilerin hem de halkçıların çeşit çeşit şahsi dertlerini sanki memleket mevzusu gibi yutturma çabalarına şahit oluyoruz. Hatta romanın ortasında Kemal Tahir bir ara 4. duvarı deliyor ve sanki karakter üzerinden bizim içimizden geçeni dışa vuruyor. Ramiz Efendi ile Murat arasında geçen diyalogda Ramiz Efendi “Murat oğlum! Geldik yol ayrımına… Halt etmişsin! Yok öyle şey! Biz yol ayrımına bile gelemedik! Yol ayrımına, yolu olan gelir! Hani bizim yolumuz? Hani diyorum!.. Hani?..” diye yakararak aslında bu çatışan kesimler arasında bir ayrım olmadığını, hepsinin derdinin kendileri olduğunu dışa vuruyor.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/800/1*v0hpxWA1MZQI6ZYLRRihOA.jpeg" /><figcaption>Cumhuriyetin ilk yolsuzluk davası “Yavuz Havuz” davasına konu Yavuz zırhlısı</figcaption></figure><p>Kitapta devrim kadroları bu haldeyken önceki romanlardaki baş kahramanımız Kamil Bey bu sefer çok söz almayacak. Hatta kitabın yol ayrımlarının ve ayrılıklarının tam aksine Kamil Bey kızına kavuşarak bir ayrılığa da son verecek. Önceki iki kitapta türlü türlü badireler atlatan, mahpuslara düşen, eşinden boşanana ve kızından uzaklaştırılan Kamil Bey’in romanın sonunda sevdiği kızına kavuşması hepimizin yüreklerini ferahlatan bir kavuşma oldu. Fakat kitabın mutlu biten tek kısmı bu. Serbest Cumhuriyet Fırkası belediye seçimlerinin ardından hemen kapatılıyor ve iktidar boşluğundan doğan yanıltıcı demokrasi havası da hemen kayboluyor. Bu kısa nefes aralığını fırsat bilip cüretkar muhalifliğe soyunan bazı kahramanlarımız ise bunun bedelini ağır ödeyecekler. Partinin kapatılması ile birlikte de bütün bu iki tarafın çatışması da Demokrat Parti kurulana dek tekrar kapalı kapılar ardına ve kulislere çekilecek. Kitap bizi bir anda bu çalkantılı bir dönemin ortasından sokup başlattığı gibi hiçbir sonuca bağlanmadan aniden çekip çıkaracak. Bu açıdan ben kitabın deneyimini Harry Potter’daki “Pensieve” denilen hafıza havuzcuklarına benzettim. Başınızı soktuğunuz sürede çok gerçekçi bir deneyim yaşıyorsunuz fakat çıkardığınız anda da bıçak gibi kesiliyor.</p><p>Özetle kitap son derece özel ama kısa bir aralığı tanıdık karakterler ve onların bir alt kuşağı aracılığıyla başarıyla aktarıyor. Hem farklı kuşaklar hem de devrimin farklı çıkar grupları arasındaki çatışmalar ve ayrılıklar güzelce anlatılmış ve kişisel olaylara, hikayelere yedirilmiş. Eğer önceki romanları okuduysanız “Yol Ayrımı” da elinizden düşmeyecektir. Fakat kitabı okumak için önceki romanları okumak şart da değil. Bağlantılar zayıf ve çok önemli kısımlar pasajlar halinde tekrar hatırlatırlmış. Eğer Cumhuriyetin ilk yıllarına ilgiliyseniz ve tarihsel gerçekçi romanları seviyorsanız kesinlikle okunması gereken bir eser.</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=b7512f0e8bf6" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Esir Şehrin Mahpusu Üzerine]]></title>
            <link>https://medium.com/@hrt0/esir-%C5%9Fehrin-mahpusu-%C3%BCzerine-3c9a807809a6?source=rss-478e332740db------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/3c9a807809a6</guid>
            <category><![CDATA[türk-edebiyatı]]></category>
            <category><![CDATA[roman]]></category>
            <category><![CDATA[roman-incelemesi]]></category>
            <category><![CDATA[kemal-tahir]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[H. R. T.]]></dc:creator>
            <pubDate>Wed, 01 Jan 2025 23:21:03 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2025-01-01T23:21:03.571Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>Bu sefer Kemal Tahir’in Esir Şehir üçlemesinin ikinci kitabı “Esir Şehrin Mahpusu” üzerine düşüncelerimi paylaşacağım. Başlamadan uyaralım bir kitap serisinin ikinci kitabından bahsederken “spoiler” denen kazalara yol açmamak imkansız. Bu nedenden ötürü eğer ilk kitabı okumadıysanız ve “spoiler” (Kelimenin ilginç bir şekilde Türkçe karşılığı yok.) konusunda hassas biriyseniz burada bir mola verin ve kitabı okuyup geri gelin derim! Kitabın bendeki basımı İthaki yayınlarının 3. basımının epub elektronik kitap hali. Kitabın yeni baskısı Ketebe Yayınları tarafından basılmakta.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/333/1*5RjBN3JRMegXd1OSVkDAXg.jpeg" /><figcaption>Kitabın Eski Kapağı</figcaption></figure><p>Kitap adından da mütevellit Kamil Bey’in Tevkifhanede geçirdiği mahpusluk günlerini anlatıyor. Kitabımıza Kamil Bey’in yargılanırken, daha doğrusu Nedime Hanımı ele vermesi için bekletilirken, 3 ay 20 gün kaldığı tutukevine vedası ile başlıyoruz. Kamil Bey buradan çıkarken arkadaşı Millici İhsan Bey’in yanına gönderileceğini sanıyor. Fakat çeşitli bürokratik dolambaçlar ve aksaklıklar (!) ile Mehterhane yerine Tevkifhaneye gönderilmesi ile işler karışıyor. Bu ilk şok ve şaşkınlık ile Kamil Bey epey bir sarsılıyor. Millici kahramanımız kendini arkadaşı İhsan ile buluşmayı beklerken ve tutukevindeki yalnızlıktan kurtulduğu için sevinirken kendini bir grup adi suçlu ile bir koğuşa tıkılmış halde buluyor.</p><p>Bu şaşkınlılar kitap boyunca devam edecek. Kendisine son derece yabancı, kültürel olarak, eğitim olarak, ahlak olarak aşağıda bir halk kesimi ile bu uyumsuzluklar çözülebilir gibi değil. İlk başlarda Kamil Bey, koğuş ağası Faytoncu Osman Ağa’nın sahte samimiyetine inanıp bunun gerçek halkı tanımak için bir fırsat diye yorumlasa da kısa sürede işlerin öyle olmadığını anlayacak. Hapishane insanların toplumda hoş gözükmek için taktıkları sayısız maskelerini çıkardıkları bir yer. Bu tespitinde haklı fakat bu maskeleri çıkardılar diye daha iyi insanlara da dönüşmüyorlar. Her ilişkinin parasallaştığı, insanların 10 para için birbirlerini dövdükleri, dolandırıldıkları bir yer burası. Koğuşu Kamil Bey’e ve bize tanıtan Zekeriya Hoca “Mahpus damında neden ‘Dar yer denilmiştir? Her şey parayladır da ondan…” diye bu durumu güzelce özetliyor. Bu kurtlar sofrasına bir de Kamil Bey’in paşa çocukluğundan gelen parayı umursamazlığı, küçümseyişi eklenince ortaya Kamil Bey’in sürekli para kaptırdığı bir kombinasyon çıkıyor.</p><p>Kitaptaki mahpushane habitusunun betimlenmesi her Kemal Tahir romanında olduğu gibi detaycı ve gerçekçi. Mahpushane zagonu (kuralları, raconu) hakkında türlü türlü detaylar veriliyor. Mesala volta atmada en ortadaki yerin ağır cezalara ait olduğu, bahçe izni saatinde ağa dışında koğuşta kalmanın yasak olduğu, kumarda “şansa ortak olmak” diye bir bahane ile soyup soğana çevirilebileceğiniz gibi pek çok ilginç detay açıklanıyor. Bu seviyede detaylarla yazarın sanki orada yaşadığına dair bir hisse kapılmışsanız doğru bildiniz. Kemal Tahir siyasi sebeplerden 1938–1950 arasında 12 yıl hapishanede yatıyor. Hatta İstanbul Tevkifhanesinde (Sultanahmet Cezaevi) de cezasının bir kısmını geçiriyor.Zaten bu kalitede ince detaylara inmek de ancak gerçekten yaşayarak, o insanları yerinde gözlemleyerek erişilebilirdi. Kitaptaki dil de bu kıdemde detaylı. Zagon (racon), fayrap (hızlı), iftira suçu (hırsızlık), teres (kadın pazarlayan) gibi pek çok argo sözcük kitapta kullanılmakta.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/960/1*zakql7hPE2WGTX4uUtu5PA.jpeg" /><figcaption>Tevkifhane</figcaption></figure><p>Kitap esir edilmiş bir şehirde bir kademe daha esaret altına alınan insanların yaşamını arka plan olarak kullanıyor. Bu insan grubunun içine düşen Kamil Bey’in kendi iç hesaplaşmaları, eşiyle, hayatla ilişkisini sorgulamaları da bu mahpusluk basıncı ile ortaya çıkartılıyor. Kamil Bey bu kendi içine döndüğü süreçten sonra ayak takımının arasından alınarak kendisi gibi diğer Millici arkadaşların arasına, özel bir bölüme alınıyor. Bu kısımda vatan kurtarma derdine düşmüş Binbaşı Arif Bey gibi diğer insanların hayat hikayelerine göz atıyoruz. Bence ilk koğuştan bu kısıma geçmesine sebep olan olay çok önemli o nedenle bahsetmeden geçemeyeceğim.</p><p>Kamil Bey dolandırıla dolandırıla hızlıca parasız kaldıktan sonra ziyaretine Millici Ramiz Bey’in vatansever eşi Fatma Hanım geliyor. Fatma Hanım önceki romanda Nedime’nin doldurduğu “vatansever güçlü kadın” rolünde. Bu karakter ile Kamil Bey’in eşi Neriman Hanım’ın güven peşinde vatan millet saymaz, umurasamaz tavrı Kamil Bey için önemli iç çatışma noktalarından biri. Fatma Hanım birkaç kutu kurabiye getirmiş. Koğuşta bu kurabiyeleri Osman Ağa ve sırtlanları iç edince Kamil Bey’in boksör öfkesi ile kan beynine sıçrıyor. Sanki bir ringde gibi Osman Ağa ve takımını iyice benzetiyor. Olaydan sonra Başgardiyan Musa Çavuş ile karşılaşma esnasında Binbaşı Arif Bey ile merdivende denk geliyorlar ve Arif Bey, Kamil Bey’in de onlar gibi Millici olduğunu anlayınca derhal koğuşu değiştiriliyor. Benim kanımca günlerce yüklü miktarda parasını ağanın çarpmasına ses etmeyen Kamil Bey’in kurabiye için bütün ağalığı yıkmasındaki sembolik anlam büyük. Paralar İngilizlerle iş yapan müteahhit eniştesinden gelme kirli, kanlı paralar iken kurabiyeler vatansever bir kadının temiz emeği. Bu nedenle yüzlerce lira kaptıran Kamil Bey bunları hiç dert etmezken kurabiyelere dokunulduğunu öğrenince ortalığı yıkıyor. Zaten Osman Ağa da siyaset konuşmayı yasak ederek, yani sessizce mevcut İstanbul rejimini onaylamaktan koğuşta bir İstanbul işbirlikçisi gibi konumlanmakta. Ortaya çıkan tepki aslında Kamil Bey’in işgale işbirlik edenlere karşı biriken öfkesinin patlaması.</p><p>Kitap Esir Şehrin İnsanları ve Yol Ayrımı’nın gölgesinde kalsa da mahpushane ortamını anlatışı ve Kamil Bey karakterinin hikayesini devam ettirmesi ile son derece ilgi çekici. Eğer Esir Şehrin İnsanları’nı beğendiyseniz mutlaka okumalısınız.</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=3c9a807809a6" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Esir Şehrin İnsanları Üzerine Bir İnceleme Yazısı]]></title>
            <link>https://medium.com/@hrt0/esir-%C5%9Fehrin-i%CC%87nsanlar%C4%B1-%C3%BCzerine-bir-i%CC%87nceleme-yaz%C4%B1s%C4%B1-a28d0ed35193?source=rss-478e332740db------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/a28d0ed35193</guid>
            <category><![CDATA[türk-edebiyatı]]></category>
            <category><![CDATA[istanbul]]></category>
            <category><![CDATA[kemal-tahir]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[H. R. T.]]></dc:creator>
            <pubDate>Mon, 30 Dec 2024 06:04:49 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2024-12-30T06:04:49.307Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>Bugün sizlerlerle Kemal Tahir’in en meşhur romanlarıdan “Esir Şehrin İnsanları” kitabını inceleyeceğiz. Eserin bendeki hali İthaki Yayın Grubu’nun Mart 2011 20. basımı. Eserin kuvvetli anlatımı, eserde güncele, Türk insanına dair dersler çıkarılabilecek nitelikte tespitler olması ve Kamil Bey karakteri ile kurduğum empatiden ötürü Esir Şehrin İnsanları beni son dönemde en çok etkileyen romanlardan biri oldu. Roman Esir Şehir üçlemesinin ilk kitabı. Kitabı elimden bırakamadan bir çırpıda bitirince devam kitaplarını da kısa sürede okudum. Siz de okumaya başladığınızda üç kitabın nasıl bir solukta bittiğine şaşıracaksınız.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/220/1*9RoYuLnNVM0hcr-_HvjT0A.jpeg" /><figcaption>Esir Şehrin İnsanları, Eski Kapak</figcaption></figure><p>Romanlardaki gerçekçiliği gerçeğe ışık tutmak olarak tanımlayacak olursak Kemal Tahir romancılığını gerçeğe yüksek lümenli bir projektör tutmak diye betimlemek abartı olmaz. Tahir, bu neredeyse saf gerçekçilik mertebesine erişmek için hayatı boyunca gözlem yapmış desek eksik söylemiş oluruz. Evet, hayatı boyunca çünkü Tahir bir eser için o eser çerçevesinde saha araştırması yapar gibi gözlem yapıp sonra da bunlardan tahliller, eserler çıkaran bir yazar değil. Bütün hayatı boyunca romanları için gözlem yapmış, bunları biriktirmiş ve sentezlemiş bir yazar. Zaten ömr-ü hayatı boyunca biriktirdiği notlar, müsveddeler de bunu doğruluyor.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*IrDLnh1tw-wJvM1NLnuU6w.jpeg" /><figcaption>Kemal Tahir</figcaption></figure><p>Sadece gözlemcilik de yetmez böyle bir gerçekçilik için. Aynı zamanda detaycı da olmalı. Yoksa boş bir seyredişten ne farkı olur bunca gözlemin ? Tahir detaycılıkta da yüksek standartlara sahip. Bazen sadece bir tarih için çokça kitap, mektup karıştırdığını aktarıyor arkadaşları. Romancılığı ise kesinlikle taraflı ve de siyasi bir amaca, memleketi kurtarma, Batı emperyalizmine karşı savunma davasına hizmet ediyor. Tahir romancılığının bu yönünü Notlar: Sanat Edebiyat adlı eserinde şöyle ifade ediyor : “Ben romanlarımı Batılı efendiye ‘Efendimiz, bunalımdasınız! Alınız, bununla biraz avununuz, eğleniniz!’ diye yazmıyorum. ‘Beri bak hayvan! Soyguncu olduğun için bunalımdasın! Seni bu bunalımdan ya ölüm kurtarır ya soygunculuğa karşı çıkman! Bak, sana senden üstün insanı gösteriyorum! Bunaltın artsın.’ diye yazıyorum. Yani, Tagor, İvo Andriç, Kazancakis gibi satılmış alçaklar gibi değil, doğunun gerçek devrimcileri gibi…”. Bu nitelikleri ile Kemal Tahir’e Türk edebiyat tarihinin gelmiş geçmiş en iyi tezli romancılarından biri diyebiliriz.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*G3jRddNzcPriM0q16TFnnQ.jpeg" /><figcaption>İşgal Kuvvetleri İstiklal Caddesinde</figcaption></figure><p>Romanımız “mütakere yılları” da denilen Mondros Ateşkes Antlaşması sonrasında işgal altındaki İstanbul’da geçiyor. İstanbul galip İngiliz, Fransız, İtalyan kuvvetlerince işgal altına alınmış durumda. Şehirde işgal kuvvetleri koruması altındaki azınlıklarca işlenen suçlar nedeniyle kanunsuzluk hali hüküm sürmekte. Ekonomik olarak da artan fiyatların ve düşen alım gücünün etkisi hissedilir. Bu durumu kitaptan bir gazete kupürü güzelce özetlemiş: “ ‘… 640 numaralı polis Hasan Efendi böğründen vurularak ölmüş. Katil, Osmanlı tebaasından Tunaş oğlu Dimitri yakalanmışsa da Yunanlılar gelip almış götürmüşler. Ölen polisin ailesine hükümetçe 20 lira yardım yapılacağı haber alınmış!’ Yirmi lira… Bu kadar ucuzladı mı Türk canı? … Geçenlerde 20 para zam yapıldı 17 kuruş oldu ekmek… Yapılan yardım 120 ekmek!…”</p><p>Böyle bir vaziyette ana karakterimiz Kamil Bey, eşi Nermin Hanım ve küçük kızları Ayşe İspanya’dan son kalan paralarını da harcayıp memlekete dönmüşler. Kamil Bey parasızlaşmış eski bir paşa oğlu. Böyle birinden bekleyeceğiniz kibirli, halktan uzak biri yerine dövüşçü cüssesinin altında yufka yürekli, alçak gönüllü biri var karşımızda. İlk başta İngilizlere mal satan müteahhit bir akrabalarının yanına geçiyorlar. Fakat sonrasında Kamil Bey buraya gidip gelen İngilizlerden bunalıp ailecek babasından kalan eski köşkün selamlığına geçiyor. Roman Kamil Bey’in M.M grubu ve Kuvayi Milliyecilerle ilintili bir dergide editörlüğe başlaması ve memleketi kurtarmaya yardım için giriştiği işler ile devam ediyor.</p><p>Roman boyunca Kamil Bey’in memleketin işgaline üzülen ama çaresiz, edilgen bir vatandaştan bir direnişçiye dönüşümünü adım adım takip ediyoruz. Benim için en etkileyici yönü de buydu romanın. Günümüzde memleketin sorunlarını gençler olarak dert etsek de bu dertlenmemiz Kamil Bey’in gazete karıştırması gibi bizim de sosyal medyada paylaşım yapmamızdan öteye geçmiyor. Fakat Kamil Bey zamanla bu edilgenliği aşabiliyor cesaretini toplayıp. Kendini aldatmayı, oyalanmayı, işgal altındaki bir memlekette özgürmüş gibi davranma tiyatrosunu aşabiliyor. Normalde vatan kurtaran kahramanlar karakter özellikleri ile, güçlü iradesi ile ayrışan insanüstü bir tiplerdir. Bu romanda gayet özdeşlik kurabildiğimiz, kararsızlıkları, korkaklıkları ve endişeleri ile kanlı canlı bir insan kahramanımız.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/259/1*nyrBjxQ5PTNoCqh9FxIi1Q.jpeg" /><figcaption>İşgal Yanlısı Peyam-ı Sabah</figcaption></figure><p>Bence bir diğer farklı bakış açısı katan, olayları, dönemin insanlarını yeniden değerlendirmemize yol açan yönü de kitaptaki Kurtuluş Savaşı’nın bize anlatılan, ezberletilenden farklı aktarılması. Kitapta İstanbul’daki birinin bakış açısı, Tahir gerçekçiliği ile hiç süs eklenmeden verilmiş. Savaşa karşı çıkanlar açısından Anadolu’ya geçip direniş başlatanlar başıbozuk ittihatçı savaş meraklısı subayların kurduğu bir çeteden ibaret. Savaşarak yenmek imkansız ve de anlamsız bir çaba. Eğer ortalığı karıştırmasalar İngilizler zaten barıştan yana çekip gidecekler (!). Bu kesimin Mustafa Kemal’e bakışını ise şu satırlara bakarak anlamak mümkün: “Mustafa Kemal dedikleri herifi siz tanıyor musunuz? — Hayır. — Sarhoşun biridir. Eğer elinden bir iş gelseydi yarım milyonluk ordularımızı çölde esir vermezdi…” Düşününce bu bakış açısı haince gelebilir ama İstanbul’da o dönemde yaşayan biri için son derece normal de. Nerdeyse bütün gazeteler bir işgal yanlısı propaganda içinde, Peyam-ı Sabah sürekli direnişçi bozgunlarına dair haber yapıyor, hükümet Anadolu’ya geçenleri isyancılıkla suçlayıp haklarında idam fermanı çıkarmış, aydınlar hangi milletin mandası daha iyi tartışmasında kendilerini kaybetmiş. Kendilerini eğer Anadolu başıbozukluk yapmasa bu işgal olmazdı, İngilizler Meclis-i Mebusan’ı basmazdı, zaten çekileceklerdi diye bir yalana bilerek ya da bilmeyerek inandırmışlar. Vaziyet böyleyken sıradan bir vatandaşın bütün bunlara karşı bir duruş sergilemesi sağlam bir yürek ister. İşgale karşı çıkmamak kesinlikle aklanamaz ama bunun kolay olduğu, iki taraf arasındaki iyi-kötü ayrımının net olduğu da düşünülmemeli.</p><p>Türkiye’yi ve Türk insanını anlamak için mutlaka okunması gereken bir eser. Sonraki incelemelerde görüşmek üzere.</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=a28d0ed35193" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Aslan Asker Şvayk İncelemesi]]></title>
            <link>https://medium.com/@hrt0/aslan-asker-%C5%9Fvayk-i%CC%87ncelemesi-01ae88951c05?source=rss-478e332740db------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/01ae88951c05</guid>
            <category><![CDATA[haśek]]></category>
            <category><![CDATA[çek-edebiyatı]]></category>
            <category><![CDATA[i̇nceleme]]></category>
            <category><![CDATA[edebiyat]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[H. R. T.]]></dc:creator>
            <pubDate>Thu, 26 Dec 2024 04:44:05 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2024-12-26T04:44:05.910Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>Yakın zamanda okuduğum ve okurken çok keyif aldığım “Aslan Asker Şvayk” romanının incelemesiyle karşınızdayım.</p><p>Kitabın incelemesine başlamadan önce azıcık yazarımız Jaroslav Hašek’ten bahsetmemiz lazım. Kitabın üslubunu ve amacını anlamamız için bu gerekli. Hašek 1883 yılında o zamanın Avusturya-Macaristan şehri Prag’da dünyaya geliyor. Babası, Hašek daha çocukken alkolizmden vefat edince uzun yıllar ailecek sefaletten ülkenin çeşitli yerlerini dolanıyorlar. Lisedeyken Alman karşıtı (O dönem Çekya Alman kökenli Habsburg hanedanlığı tarafından yönetiliyor.) gösterilere katıldığı için okuldan gönüllü (!) bir şekilde ayrılıyor. Kısa bir süre bankacılık yaptıktan sonra Çek anarşistlerle tanışıyor ve son derece bohem bir yaşama başlıyor.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/481/1*an-9VxHVcNwas3-O5dOe-g.gif" /><figcaption>Hašek, Ekim 1922</figcaption></figure><p>1908&#39;de sevdiği kızla evlenebilmek için düzenli bir işe girse de bu çok uzun sürmüyor. Bir yıl içinde ayrılıyorlar. Haśek çeşitli dergilerde editörlük, yazarlık yapmaya devam ediyor. 1915&#39;te Avusturya-Macaristan Ordusu’na katılıyor fakat Ruslara esir düşüyor. Rusların kurduğu Çek lejyonuna katılıp Çekya’nın bağımsızlığı için savaşıyor. 1917&#39;de Rus Devrimi olduktan sonra lejyonla anlaşamayıp Çek Komünist Partisi’ne katılıyor. 1920 sonunda bağımsız Çekoslavakya’ya dönünce bir süre devrim organize etmeye çalışsa da başarısız oluyor ve eski salaş yaşamına geri dönüyor. 3 Ocak 1923&#39;te daha 40 yaşındayken kalp rahatsızlığından hayata gözlerini yumuyor.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/270/1*xu1oJYOc2AwFb2ibyM0cHA.jpeg" /></figure><p>Gelelim kitabımıza. Çekçe “<em>Osudy dobrého vojáka Švejka za světové války” </em>adındaki eser Türkçeye Celal Üster tarafından “Aslan Asker Şvayk” diye çevrilmiş. Benim okuduğum baskı 2012 yılında Can yayınları tarafından basılmış. Kitapta her bölüm başında yer alan Şvayk karikatürleri kitabın orjinalindeki karikatürist Josef Lada’ya ait. Her bölümde o bölümün en önemli sahnesini kısaca betimleyen karikatürler olması hoş bir detay. Kitap aslında bölümler halinde yayınlandığı için bu karikatürler bir nevi sayı kapakları da sayılabilir.</p><p>Kitabımız 1914 yılında Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’a hepimizin bildiği sebeplerden savaş ilan etmesi ve Şvayk’ın olay hakkında barda çevirdiği geyik muhabbeti ile başlayıp sonrasında Şvayk’ın orduya katılması ve başından geçen maceralarla devam ediyor. Kitap hiciv tarzında yazılmış Şvayk’ın başından geçen olay kesitlerinin derlemesinden oluşuyor. Bölümler görece kısa olduğu için kitap aralar verilerek okumaya uygun. Başta çok uzun olan bu aralar benim için kitap ilgi çekici hale geldikçe kısaldı.</p><p>Ana karakterimiz Şvayk yarım akıllı, otoriteye bir köpek kadar sadık, elinden her iş gelen, kendince iyi niyetli, pek dedikoducu safça bir er. Kitapta çok sayıda yardımcı karakter var. Bir alayda yaşananlar anlatıldığı için de bu kadar çok karakter olması son derece normal. Başlıca yan karakterler ordu papazı Katz, Teğmen Lukaş, Teğmen Dub, harp okulu öğrencisi Biegler diye özetlenebilir. Fakat her bölümde çeşitli konuk karakterler ekleniyor ve ayrılıyor. Bu haliyle günümüzün sitcomları gibi bir akışı var ve bu da alışık geliyor. Bir tane yan karakter var ki bahsetmeden geçemeyeceğim. Köylü er Baloun, iştahı bir türlü durmayan zavallı bir asker. İştahının yol açtığı sorunlar nerdeyse her bölümde bir yan komedi unsuru oluyor. Ben kitabı okurken Baloun’un oburluğu ile güzellediği yemeklerden iştahım açılmıştı. Size de dikkatli olmanızı öneririm.</p><p>Kitap askerlikten kesitler dedikse, hepimizin babasından alışık olduğumuz bayağı askerlik öyküleri toplaması diye anlaşılmasın. Kitapta her bölüm aslından çürümeye yüz tutmuş Avusturya-Macaristan devletinin, aristokrasi sisteminin, ordusunun, kurumlarının vs. eleştirisi. Kitaptaki karakterler aslında varlıkları ile bu eleştirilen kurumların çeşitli yönlerinin birer temsili. Mesela kitapta Şvayk’ın baş düşmanı olarak konumlanan Teğmen Dub aslında disiplinle kafayı bozmuş, egosu büyük ama beceriksiz bir asker temsili. Ordularda sık rastlanan, kendi şahsi egosunu kuralları uygulama bahanesi ile tatmin etmeye çalışan bir insan tipini güzel bir şekilde özetliyor Teğmen Dub. Aynı şekilde Papaz Katz yoz din adamlarını, yaşını almış Avusturya generalleri artık işlemez hale gelmiş aristokratik kurumları ve kişileri, yolsuz levazım çavuşları artık kokuşmuş devlette yolsuzluktan yolunu bulanları vb. şeklinde karakterler birer hiciv aracı olarak kullanılıyor. Zaten Hašek’in sürekli otoriteyle kavga eden, bohem ve anarşist hayat hikayesini düşünürsek başka türlüsü düşünülemezdi. Kitapta ayrıca Hašek ara sıra sanki romandaki birinden bahseder gibi kendi hayat hikayesinden bahsediyor Şvayk’ın anlattığı olaylara yedirerek. Bu sürprizleri fark edebilmek için kitabın başındaki çevirmen notunu ve yazarın kısa hayat öyküsünü okumanızı tavsiye ederim. Zaten kitabın geçtiği dönem de Haśek’in orduya katıldığı, savaştığı yıllarla uyuşuyor. Kitabın bu yönüyle saklı bir otobiyografik yönü var. Elimde bir delil yok ama bizim Yeşilçam efsanesi, Kemal Sunal’ın Türkiye’deki kronik sorunları ele alan “Kiracı”, “Kapıcılar Kralı” vb. filmlerin senaryosu bu eserden ilham almış olabilir gibi. Belki de sadece hiciv türünde olamalarından ötürü bana öyle gelmiş bir tesadüfi benzerliktir.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/275/1*2MnWhadL1dnLf46pfWXU5Q.jpeg" /></figure><p>Özetle eğer bir yandan güldürsün ama diğer yandan da düşündürsün şeklinde içerikler tüketmeyi seviyorsanız ve bunu da tarihsel bir arkaplanda deneyimlemek hoşunuza gidecekse Aslan Asker Şvayk romanı tam size göre. Akıcı dili, aradaki karikatürleri, Haśek’in güçlü gözlemlerinden dayanak alan karakterizasyonu ve gerçekçi betimlenen tarihsel arkaplanı ile kitap ne derece büyük bir eser olduğunu kanıtlıyor.</p><p>Gerçekçiliğinde bir örnek olarak vermek gerekirse Şvayk’ın kaybolup iki gün boyunca daireler çizdiği rotayı haritada çizerseniz gerçekten de yürümeyle 2 gün olduğunu göreceksiniz. Bunun sebebi muhtemelen Haśek’in de yoksulluktan ötürü yürümeye alışık olması ve bu rotaları gayet iyi bilmesi. Hiciv deyip geçmemek lazım. Gerçekten detaylara önem verilmiş bir eser.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/500/1*6boUzXWgrZOqhOXgz0slXg.png" /><figcaption>Şvayk’ın Yürüyüş Rotası</figcaption></figure><p>Zaten 60&#39;tan fazla dile çevrilerek Çek Edebiyatının en çok çevrilen eseri olma özelliğine sahip. Kitabı okuduktan sonra Şvayk’ın aslında çevremizde de sık rastladığımız bir tip olduğunu fark ederseniz de hiç şaşırmayın. Şimdi bu inceleme bitti sanabilirsiniz fakat yanılıyorsunuz. Hašek kitabı 6 bölüm olarak planlamış fakat 4. bölüm başında tamamlayamadan vefat ediyor. Kitabın son kısımlarını hastalıktan dikte ederek yazıyor. Dolayısıyla bu inceleme yarım kalmış bir eserin yarım yamalak bir incelemesi olarak kalmaya mahkum. Başka incelemelerde görüşmek üzere : )</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=01ae88951c05" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Birinci Dünya Savaşı’na Giden Süreçte ve Savaş Esnasında Doğu Anadolu’da Siyasi, Askeri ve…]]></title>
            <link>https://medium.com/@hrt0/birinci-d%C3%BCnya-sava%C5%9F%C4%B1na-giden-s%C3%BCre%C3%A7te-ve-sava%C5%9F-esnas%C4%B1nda-do%C4%9Fu-anadolu-da-siyasi-askeri-ve-b9813f9b851e?source=rss-478e332740db------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/b9813f9b851e</guid>
            <category><![CDATA[armenian-genocide]]></category>
            <category><![CDATA[history]]></category>
            <category><![CDATA[tarih]]></category>
            <category><![CDATA[birinci-dünya-savaşı]]></category>
            <category><![CDATA[ermeni-soykırımı]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[H. R. T.]]></dc:creator>
            <pubDate>Sat, 16 Dec 2023 00:06:24 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2023-12-16T00:06:24.237Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<h3>Birinci Dünya Savaşı’na Giden Süreçte ve Savaş Esnasında Doğu Anadolu’da Siyasi, Askeri ve Demografik Durum Üzerine Bir İnceleme</h3><p>Avrupa’nın Hasta Adamı Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılı darbeler, ihtilaller, reform hareketleri, kaybedilen savaşlar ve topraklar, isyanlar ve derin ekonomik sıkıntılar ile dolu geçti. İmparatorluğun Batı usulünce reforme edilmesi amacıyla Sultan Abdülmecid tarafından 3 Kasım 1839 yılında ilan edilen Tanzimat ile başlayan modernleşme süreci devam eden yıllarda beceriksiz idareciler nedeniyle beklenilen başarıya erişememiş ve Sultan Abdulaziz döneminin son yıllarında bu modernleşme süreci giderek zayıflamıştı. Tanzimat sürecinin tıkanmasından ve Abdulaziz’in giderek güçlenmesinden rahatsız olan Sadrazam Mithat Paşa ve beraberindekiler 1876 yılında Abdulaziz’i tahttan indirip yerine V. Murad’ı getirdiler.<a href="#_ftn1">[1]</a> Daha sonrasında V. Murad’ın akli dengesinde sorun olmasından ötürü II. Abdulhamit kendisinden meşrutiyetin ilanına dair söz alındıktan sonra tahta çıkarıldı.<a href="#_ftn2">[2]</a></p><p>Osmanlı’nın ilk parlementosu 19 Mart 1877 tarihinde açıldı. 14 Şubat 1878’e kadar faaliyet gösteren Meclisi Mebusan II. Abdulhamit tarafından Rus ordularının Yeşilköy’e kadar dayanmasının yarattığı olağanüstü hâl gerekçe gösterilerek Kanun-i Esasinin 7. Maddesinin padişaha verdiği yetki ile tatil edildi. Meclis hukuken devam etse de bu tarihten sonra fiilen 30 yıl kapalı kaldı.<a href="#_ftn3">[3]</a></p><p>II. Abdulhamit dönemi bir çelişkiler dönemidir. Osmanlı tarihinin en büyük demokratikleşme hareketi meşrutiyet bu dönemde ilan edildiği gibi devamında sansür, gizli polis ve baskılarla bütün istibdat uygulamaları da yine bu dönemde vuku bulmuştur.<a href="#_ftn4">[4]</a> Dönemin baskıcı rejimi kendi devlet yapısını ayakta tutabilmek için eğitim, askeriye, sanayi gibi alanlarda çeşitli modernleşme hamlelerinde bulunmuş ve rejimin kurduğu çeşitli kurumlar muhalif hareketlerin üssü haline gelmişti. İttihadi-i Osmani, İttihat ve Terrakki, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti gibi pekçok muhalif oluşum bu dönemde kuruldu. 1905 yılında Japonya’nın Rusya’yı mağlup etmesi ile İran’da meşrutiyetin ilan edilmesi meşrutiyet talep eden çevrelerin bir müslüman halkın meşrutiyet ile yönetilirse Batı karşısında başarı elde edebileceği fikrini kuvvetlendirmiştir. 1908 yılında Reval buluşması ile İngiltere ve Rusya’nın Osmanlı’yı parçalayacağı ve Padişahın da etkisiz kalacağına dair inançla başlayan ordu içerisindeki huzursuzluklar 24 Temmuz 1908 yılında İkinci Meşrutiyet’in ilanı ile sonuçlandı.<a href="#_ftn5">[5]</a></p><p>İttihat ve Terrakki’nin Meşrutiyeti ilanından hemen sonra büyük güçler olarak da adlandırılan İngiltere, Fransa gibi devletler tebriklerini iletmiş ve bu da İttihatçılar arasında bu devletlerle ittifak kurulabileceğine dair beklentiler yaratmıştı. Fakat 1908 yılında gerçekleşen Avusturya’nın Bosna’yı ilhakı, Girit Meclisi’nin Yunanistan’a bağlandığını ilan etmesi gibi olaylar kısa sürede bu beklentileri boşa çıkarmıştır. Tarafsız kalmak ile Almanya ile yakınlaşmak arasında kalan yönetim ikinci seçeneği tercih etmiştir.<a href="#_ftn6">[6]</a> Bu tercihte Alman İmparatorluğu’nun diğer devletlerden farklı olarak Balkanlarda katliam vb. iddialarla Osmanlı’yı diplomatik olarak zora sokmaması, yöneticilerde Almanya’nın Osmanlı’dan toprak kazanımını amaçlamadığına dair inanç etkili olmuştur.<a href="#_ftn7">[7]</a> 1908 yılında kısa bir İngiltere, Fransa ile işbirliği denemesinin başarısız olması sonucu Almanlar ile II. Abdulhamit döneminde başlatılan Bağdat demiryolu projesi, askeri uzman heyetlerinin getirilmesi gibi ekonomik ve askeri işbirlikleri devam ettirilmiştir. Balkan Harbi esnasındaki yaşanan firarlar ve başarısızlıklar ve sonucunda Trakya hariç bütün Balkan topraklarının kaybedilmesi askeri alanda reformlara hız kazandırmıştır. Nitekim Liman von Sanders Paşa’nın önderliğindeki Alman askeri heyeti 1913 yılının sonunda İstanbul’a gelmiştir. Bu gelişmelerden sonra ise Osmanlı askeri çevreleri giderek daha fazla Alman etkisine girmiştir.<a href="#_ftn8">[8]</a> 1913’ün başında yaşanan “Bab-ı Ali Baskını” darbesi ile Osmanlı; Enver, Cemal ve Talat paşadan oluşan “Üç Paşalar” tarafından Dünya Savaşının sonuna kadar yönetilmiştir.</p><p>İmparatorluğun son yüzyılında darbelerin ve başarısız darbe girişimleri sıklıkla yaşanmış, sık sık Sadrazam ve nazırlar değiştirilmiş, meclis açılsa bile sonrasındaki seçimlerde “Sopalı Seçim” gibi kuşkulu seçimler yaşanmış ve iktidarı ele geçiren kişiler hızla otoriterleşmiştir. Son yıllarında hızlı bir demokratikleşme süreci yaşayan imparatorluk bu demokratikleşme ile paralel giderek siyasi istikrarını yitirmiştir.</p><p>Bütün bu siyasi ve askeri gelişmeler yaşanırken Osmanlı ekonomisinde de kapitülasyonlar ciddi bir problem haline gelmişti. Başlangıçta sadece belli devletlere sınırlı şekilde verilen kapitülasyonların ticari ve hukuki kapsamı giderek genişlemiş ve bu haklardan yararlanan devletlerin sayısı da artmıştır.<a href="#_ftn9">[9]</a> İlk olarak 1854 yılında Kırım Harbi’nin getirdiği masrafları karşılamak için İngiltere’den alınan dış borçlar da son elli yılda giderek artmış ve 1876 yılında devlet 17 milyon altın gelir elde ederken bunun 13 milyonu borç ödemelerine gider hale gelmiştir. Borçların ödemesini güvenceye almak isteyen Batılı devletler 1878 Berlin konferansında bir denetim ve idare mekanizması talep etmiş ve baskılarla 1881 yılında devletin bazı vergi gelirlerine el koyan Duyun-u Umumiyeyi kurdurmuşlardır. Osmanlı’nın son borcu ancak 1954 yılında ilk borçtan tam 100 yıl sonra kapatılabilecekti.<a href="#_ftn10">[10]</a> Yargıda ve ticari alanda kapitülasyonlar ile yabancılara tanınan ekonomik ayrıcalıklar, Bu ayrıcalıklardan yararlanan Osmanlı vatandaşı ama yabancı elçilik korumasındaki vergiden “Protege” sınıfının varlığı ve bu kişilerin ticari alanda yarattığı eşitsizlikler, kamu maliyesinde Duyun-u Umumiye gibi sınırlayıcı ve müdahaleci bir kurumun varlığı Osmanlı’nın son döneminde ekonomik olarak ne kadar bağımlı ve zayıf hale geldiğinin kanıtıdır.</p><p>Balkan savaşları ve sonrasında Almanlar ile giderek artan yakınlaşma 1914 yılında somut bir ittifak dönüşmüş ve Dünya Savaşının başlangıcında 2 Ağustos 1914’te Almanlar ile ittifak antlaşması imzalamıştır.<a href="#_ftn11">[11]</a> 27 Ekim 1914 tarihinde Alman generali Souchon komutasında denize açılan Osmanlı donanması 29 Ekim’de Rus donanmasını bombalayarak Osmanlı İmparatorluğu’nu fiilen savaşa soktu. 11 Kasım 1914’te Osmanlı Cihat ilan ederek resmen Dünya savaşına girdi.<a href="#_ftn12">[12]</a></p><h3>Savaş Öncesinde ve Esnasında Doğuda Siyasi Durum:</h3><p>Osmanlı hakimiyetine girdiği yıllardan beri bölgesel valiler ve güçlü aşiret liderlerinin varlığı nedeniyle Osmanlı merkezi idaresinin zayıf olduğu doğu bölgesi için şüphesiz en önemli siyasi gelişmeler Tanzimat Fermanı ve sonrasında yapılan idari reformlar ve bunun bölgenin politik dengelerine etkisi olmuştur. Bölge soylularının ve valilerin gücünün zirvede olduğu doğu vilayetlerinde Tanzimat ile bu güç odaklarının gücünün kırılıp merkezi idarenin etkisini artırmak için geniş yetkilerle donatılmış “muhassıl-ı emval” denilen memurlar merkezi idarece atanmıştır. Ayrıca bölge halkının söz hakkının genişletilmesi için bölge meclisleri oluşturularak bunların bölge konularında söz sahibi olması için uğraşılmıştır. Bütün bu çabalara rağmen kısa sürede bu meclisler bölge soyluları tarafından etki altına alınmıştır. Bölgenin coğrafi olarak uzaklığı, sosyo-kültürel farklılıklar ve multi-etnik bölünmüşlükler gibi sebepler nedeniyle tam merkezi kontrol II. Abdulhamid dönemine kadar sağlanamamıştır.<a href="#_ftn13">[13]</a></p><p>II. Abdulhamid 1891 yılında Hamidiye alaylarını kurdurdu. Bu alaylar ile hem olası bir Rus tehdidine karşı hazırda bir süvari alayı tutmak ve bu aşiretlerin Ruslarla iş birliği etmesini engellemek hem de bu aşiretleri merkezi otoriteye daha bağlı kılmak hedeflenmişti. Hamidiye alaylarının kurulmasından itibaren 1891–94 yılları arasında bölgede şiddet olaylarında azalma gözlemlenmişti. Fakat zamanla bu aşiret liderleri Hamidiye alaylarının varlığını kendi kanunsuzluklarının meşrulaştırılması olarak yorumlayıp yeniden otoriteye sorun yaratmaya başladılar.<a href="#_ftn14">[14]</a> Hamidiye alayları bu noktadan sonra bölgedeki merkezi otoriteyi güçlendiren bir faktör olmaktan çıkıp bölgedeki hassas siyasi dengeleri bozan bir unsur haline geldiği söylenebilir. Nitekim Rus işgali tehdidinin ve Ermeni komitelerinin faaliyetlerinin azalması ile 1899’dan itibaren Hamidiye alaylarının faaliyetleri giderek daha az tolere edilmiştir.<a href="#_ftn15">[15]</a>Hamidiye döneminden itibaren merkezi otorite güçlendirilmeye çalışılırken Batı güçlerinin Padişah üzerinden bölgedeki siyasi dengelere müdahale etmeye çalışmaları bölge idarecilerini Bab-ı Ali’ye danışmadan karar alamaz hale getirmiştir.</p><p>8 Şubat 1914’te Rusya ile Bab-ı Ali arasında imzalanan antlaşma ile Kürt ve Ermeni yoğunluklu doğu vilayetlerinde iki ayrı otonom bölge kurulması ve bu bölgelerin tarafsız ülkelerden seçilecek Hristiyan valilerce yönetilmesine yönelik bir reform planı kabul edildi.<a href="#_ftn16">[16]</a> Bu plana göre valiler bölgeleri üzerinde tam hakimiyete sahip olacak, kendilerinin idaresinde ayrı bir bürokrasisi ve polis gücü olacaktı. Bu plan Dünya Savaşının başlaması sebebiyle uygulanamadı fakat plana göre bölgenin Osmanlı idari ve siyasi kontrolünden de facto çıkacağını söyleyebiliriz.</p><p>1890 yılında kurulan Ermeni Devrimci Federasyonu yani Dashnaksutyun Doğu bölgelerine silah kaçırarak çeteler örgütlemeye başladılar. Taşnaklar kısa sürede örgütlenerek bölgenin ileri gelenlerinden tehdit, suikast gibi yollarla büyük gelirler elde ettiler. Ayrıca Ermeni köylülerine zorla silah satarak hem onları kendilerinin askerlerine çevirdiler hem de bu yolla büyük miktarda parayı kendi devrimci amaçlarına kaynak olarak aktardılar. Bölgede kendi aşırıcı devrimci görüşlerine karşı çıkan veya tarafsız kalan siyasi figürleri, din adamlarını da yine tehdit ve süikast yolu ile sindirmeyi başardılar.<a href="#_ftn17">[17]</a> 1908’e kadar Doğu vilayetindeki Ermeni bölgelerinde askeri gruplar, militan gruplar, yardımcı gruplar şeklinde askeri bir organizasyon biçiminde Taşnak liderliğinde örgütlenmiş silahlı çeteler vardı.<a href="#_ftn18">[18]</a> Dünya Savaşına giden yıllarda ve başlarında Doğu bölgesinde Osmanlı devletinin tam bir merkezi otoritesi olduğunu söylemek bu bilgiler ışığında güçtür.</p><h3>Doğu Bölgesinde Askeri Durum:</h3><p>1878’de 93 Harbi sonunda imzalanan Berlin Antlaşması ile Osmanlı doğuda Batum, Kars, Ardahan şehirlerini Ruslara kaybetti.<a href="#_ftn19">[19]</a> Osmanlı 4. Ordusu (Anadolu Ordusu) doğuda Ruslara karşı en önemli savunma hattını 6. Ordu ile birlikte oluşturan Osmanlı askeri varlığıydı. <a href="#_ftn20">[20]</a> 1911 yılında 4. Ordu Bağdat’a kaydırılıp yerine Trakya’daki 3. Ordu doğu cephesini savunmak üzere getirildi.<a href="#_ftn21">[21]</a> doğu cephesindeki ordular ayrıca “Hamidiye Alayları” olarak adlandırılan aşiret hafif süvari alayları ile de desteklenmekteydi.</p><p>Dünya Savaşı başladığında 3. Ordu yaklaşık 97.000 subay ve erden oluşurken karşısındaki Rus Kafkas Ordusu 115.000 kişi ile ufak da olsa sayısal avantaja sahipti. Savaşın başında İstanbul Ordusu 194.000, Suriye Ordusu 186.000 kişiden oluşurken en küçük birliğin doğu bölgesinde olması bu cephenin başlangıçta Osmanlı için öncelikli olmadığının bir göstergesidir.<a href="#_ftn22">[22]</a> Başlangıçta Rus orduları Beyazıt’a doğru Osmanlı da Batuma doğru bir saldırı girişiminde bulunsa da cephede büyük değişikliklere yol açmadı. 1914 sonlarında gerçekleşen başarısız Sarıkamış Harekâtı sonrasında 3. Ordu güç kaybederek stratejik üstünlüğü Ruslara vermiş oldu. Nisan 1915’e gelindiğinde Batıda İngiliz Fransız orduları Çanakkale’ye çıkarma yaparken Doğu’da Van şehri Taşnak çeteleri tarafından ele geçirildi. Şehri çeteler 16 Mayıs’ta Rus ordusu şehre gelene kadar tuttular. Bu esnada Taşnak çeteleri acımasızca şehirdeki Müslüman halkı katlettiler.<a href="#_ftn23">[23]</a></p><p>Van olayları sonucunda cesaret alan Ermeni devrimci çeteleri doğu vilayetlerindeki pek çok bölgede isyan çıkardılar. 3. Ordu menzil müfettişliği bölgesindeki pek çok yerde sabotaj faaliyetleri ve savunmasız Müslüman köylerine saldırılar gerçekleştirdiler. Güney cephesinin ikmal hattı üzerindeki Diyarbakır’da da Ermeni çeteleri saldırılarda bulundu. Osmanlı bu çetelere karşı yeterli tepkiyi verecek askeri güçten ve hazırlıktan yoksundu. Osmanlı ordusu başka cephelerdeki kuvvetleri cephe gerisine çekmeye başladı. Mesela 1. Keşif Kuvveti Rus ordusuna karşı savaşan 3. Orduyu takviye etmek yerine bu isyanları bastırmak üzere cephe hattından geri çekildi.<a href="#_ftn24">[24]</a></p><p>Bütün bu olaylar sonucunda tehcir kararı alınmasında, Osmanlı askeri idarecilerin Van benzeri bir şehir isyanı tekniği ile Rusların şehirleri kolayca ele geçireceği endişesi etkili oldu. Aynı zamanda, bu esnada bölgedeki Müslüman halkın katledileceği ve geri hatlarda gerçekleşecek koordineli bir isyanın, bütün doğu ve güney ordularını ikmal eden hatların çökmesine ve sonuç olarak bu bölgelerin kaybedilmesine yol açacağı kaygısı da bu kararda önemli bir rol oynamıştır.</p><h3>Doğu Bölgesinde Demografik Durum:</h3><p>Osmanlı son döneminde yaşanan savaşlar ve beraberindeki toprak kayıpları ile pek çok göç hareketine ev sahipliği yaptı. 1859 yılında göçmenlerle ilgilenmesi için “Muhacirin Komisyonu” kurulması bile göç hareketlerinin ne kadar yoğunlaştığının bir göstergesidir.<a href="#_ftn25">[25]</a> Son yüzyılda en büyük göç hareketlerinden birine yol açan olay ise Kırım Savaşı’dır. Rusya zulmünden korkan bölge Müslüman halkı Osmanlı ve müttefikleri Kırım’dan çekilirken göç etmeye başlamış ve bu göç hareketi uzun yıllar devam etmiştir. 1854 ile 1860 tarihleri arasında Nogay ve Kuban ’dan 176.700 Tatar doğu ve güney vilayetlerine yerleştirilmiştir. 1854 Kırım Savaşı’nın bitiminden 1878’e kadar sadece Kırım’dan 1,4 milyon Kırım Tatarı Osmanlı’ya göç etmiş ve çoğunlukla Rumeli ve Batı illeri olmakla birlikte Sivas, Erzurum, Adana gibi şehirlerde de iskân edilmişlerdir. Özellikle kalabalık ailelerin Sivas ve Adana’ya yerleştirilmesi ise dikkat çeken bir husustur.<a href="#_ftn26">[26]</a></p><p>Bir diğer önemli göç hareketi ise Osmanlı’nın hem doğuda hem de batıda ciddi toprak kayıpları yaşadığı 93 Harbi’nden sonra gerçekleşmiştir. 93 Harbi &#39;nin bitiminden birkaç ay sonrasına kadar toplamda 694.067 kişi imparatorluğun çeşitli bölgelerine iskân edilmiştir. Bunların 16.351’i Adana’ya, 15 bini Sivas’a ve 15 bini de Samsun ve Trabzon’a yerleştirilmişti. En büyük Müslüman göç hareketi ise 1913 Balkan Harbi sonrasında göç eden Balkanlardaki Müslümanlardan oluşmuştur. Toplamda 1 milyon 445.179 kişi savaş sonunda Osmanlı’ya göç etmiştir. <a href="#_ftn27">[27]</a></p><p>Bütün bu göç hareketleri öncesinde ve sonrasında Ermeniler yaşadıkları hiçbir bölgede çoğunluğu oluşturmamışlardır. 1897 Nüfus istatistiklerine göre “Vilayet-i Sitte” illerinde toplamda 2.332.760 Müslüman 555.992 Ermeni vardır. 1906 yılına gelindiğinde bölgede 2.483.135 Müslüman, 561.774 Ermeni varken en büyük Müslüman göç hareketliliği sonrasında 1914 yılına gelindiğinde 3.040.891 Müslüman, 636.306 Ermeni vardır.<a href="#_ftn28">[28]</a></p><p>Buradaki verilerden de görüleceği üzere Ermeniler en yoğun oldukları illerde bile nüfusun çoğunluğunu oluşturmamışlardır. Ermeni Devrimci Komite ’sinin devlet kurma iddiasını zayıflatan en büyük sebeplerden biri de bu nüfus yoğunluğu olmuştur. Balkan milletlerinden farklı olarak Ermeniler Osmanlı içerisindeki hiçbir bölgede %50 ve üzeri nüfus yoğunluğuna hiçbir dönemde yaklaşamamıştır.</p><h3>Sonuç:</h3><p>Ermenilerin sevk ve iskân edilmesine yönelik tehcir kararı alınırken bölgede Osmanlı merkezi otoritesinin ve siyasi gücünün yeterli kontrolü tesis edemediği tehcir kararında ve sonrasında yaşanan altyapı yetersizliği veya eşkıya saldırıları kaynaklı ölümlerin bir kast ile olmadığında açıklayıcıdır. Osmanlı ordusunun yaşadığı askeri krize ve bölgedeki yaşanan Ermeni çete isyanlarının orduyu ne derece tehdit eder hale geldiği ise bu tehcir kararı alınırken politik değil askeri kaygılarla alındığı iddiasını kuvvetlendirmektedir. Son olarak bölgenin demografik istatistiklerine bakıldığında Balkan Savaşı gibi çok yoğun göç hareketleri öncesinde bile Müslüman nüfusun %60’tan fazla olması ve Kırım Harbi’nden itibaren göç idaresinin göçmenleri doğudaki “Vilayet-i Sitte” illerinden ziyade Rumeli ve İstanbul’da iskân etmeyi tercih etmesi de alınan tehcir kararının savaş bitmeden bölgedeki Müslüman nüfusu çoğunluk yapmak içim alınmış bir karar olduğu iddialarını zayıflatmaktadır. Elbette askeri bir gerekçe ile binlerce insanın yerlerinden edilmesi bu kararı haklı kılmak için tek başına yeterli değildir. Bu göç esnasında teknik yetersizliklerden ötürü bu insanların yaşadıkları güçlükler ve bir bölümünün hayatını kaybetmesi de kararın insanlık için ne kadar büyük zararları olduğunu göstermektedir. Fakat bu kararın bir demografik mühendislik, soykırım olduğu iddiaları ise karar alındığı esnadaki askeri durum incelendiğinde asılsız oldukları görülmektedir. Osmanlı idarecileri tehcir kararını alırken ağırlıkla yaşanan askeri krizi hesaba katmışlardır. Bu nedenle tehcir kararını bir demografik mühendislik ve soykırım planı olarak adlandırmak tarihsel gerçeklerden uzaktır.</p><p><a href="#_ftnref1">[1]</a> Yaşaroğlu, Hasan “OSMANLIDA BİR DARBE: SULTAN ABDÜLAZİZ’İN HAL’İ VE YILDIZ MAHKEMESİ. (2016): 197- 216.</p><p><a href="#_ftnref2">[2]</a> Durdu, M. B. “OSMANLI DEVLETİ’NDE JÖN TÜRK HAREKETİNİN BAŞLAMASI VE ETKİLERİ”. OTAM Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi 14 (2003): 291–318</p><p><a href="#_ftnref3">[3]</a>Durdu, M. B. “OSMANLI DEVLETİ’NDE JÖN TÜRK HAREKETİNİN BAŞLAMASI VE ETKİLERİ”. OTAM Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi 14 (2003): 291–318</p><p><a href="#_ftnref4">[4]</a> Oğuz, Ahmet. 2014. “Türk Demokrasi Tarihinde Muhalefet Geleneğinin Oluşması Açısından Sultan II. Abdülhamid ve Dönemi.” Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi SBE Dergisi 2 (2): 109–20.</p><p><a href="#_ftnref5">[5]</a> Durdu, M. B. “OSMANLI DEVLETİ’NDE JÖN TÜRK HAREKETİNİN BAŞLAMASI VE ETKİLERİ”. OTAM Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi 14 (2003): 291–318</p><p><a href="#_ftnref6">[6]</a> İmamoğlu, Hüseyin Vehbi.”SULTAN ABDÜLHAMİD’E MUHALEFET: İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİ VE I. DÜNYA SAVAŞINA GİDEN YOL”, The Journal of Academic Social Science Studies (2015)</p><p><a href="#_ftnref7">[7]</a> Hermann Lutz, Lord Grey and the World War, George Allen &amp; Unwin, London, 1928, s.59–61</p><p><a href="#_ftnref8">[8]</a> Zeyrek, S. “II. MEŞRUTİYET SÜRECİNDE OSMANLI DEVLETİ’NDE ORDU-SİYASET İLİŞKİLERİ ÜZERİNE GENEL BİR BAKIŞ”. Studies of The Ottoman Domain (Osmanlı Hakimiyet Sahası Çalışmaları) 4 (2014): 38–64</p><p><a href="#_ftnref9">[9]</a> Özkorkut, N. Ü. “KAPİTÜLASYONLARIN OSMANLI DEVLETİ’NİN YARGI YETKİSİNE GETİRDİĞİ KISITLAMALAR”. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 53 (2004):83–84</p><p><a href="#_ftnref10">[10]</a> Arslanoğlu, M. “Osmanlı Devleti’nde dış borçlar sorunu”. Uludağ Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi 4 (1983), 109–129</p><p><a href="#_ftnref11">[11]</a>İmamoğlu, Hüseyin Vehbi .”SULTAN ABDÜLHAMİD’E MUHALEFET: İTTİHAT VE TERAKKİ CEMİYETİ VE I. DÜNYA SAVAŞINA GİDEN YOL” , The Journal of Academic Social Science Studies (2015)</p><p><a href="#_ftnref12">[12]</a> Arıkan, R. “I. Dünya Savaşı’nda Marne Cephesi ve Osmanlı Devleti’nin Savaşa Girişi”. Vakanüvis — Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi 1 (2016 ): 1–36</p><p><a href="#_ftnref13">[13]</a> Özdemir, Fatih. “The Effects of Tanzimat and Origins of Political Conflict Between the Armenian and Kurdish Communities in the Ottoman Empire, (2006) 1839–1876.” M.S. — Master of Science, Middle East Technical University.</p><p><a href="#_ftnref14">[14]</a> Stephen Duguid. The politics of unity: Hamidian policy in Eastern Anatolia, Middle Eastern Studies, (1973): 9:2, 139–155, DOI: 10.1080/00263207308700236</p><p><a href="#_ftnref15">[15]</a>Stephen Duguid. The politics of unity: Hamidian policy in Eastern Anatolia, Middle Eastern Studies, (1973): 9:2, 139–155, DOI: 10.1080/00263207308700236</p><p>,</p><p><a href="#_ftnref16">[16]</a> Hans-Lukas Kieser, Mehmet Polatel &amp; Thomas Schmutz. Reform or cataclysm? The agreement of 8 February 1914 regarding the Ottoman eastern provinces, Journal of Genocide Research, (2015)</p><p><a href="#_ftnref17">[17]</a> Justin McCharthy. “The Armenian Uprsing and the Ottomans”, Review of Armenian Studies, (2005) : 7–8, 50–77</p><p><a href="#_ftnref18">[18]</a> Koloğlu, O. &amp; Okur, M. TAŞNAK KOMİTESİ’NİN ANADOLU’DA ÖRGÜTLENİŞİNE DAİR BİR RAPOR . Karadeniz Uluslararası Bilimsel Dergi , (2011): (10) , 127–134</p><p><a href="#_ftnref19">[19]</a> Shafer, Kenneth Allen. “The Congress of Berlin of 1878: Its Origins and Consequences” (1989). <em>Dissertations and Theses.</em> Paper 3927. (1989)</p><p><a href="#_ftnref20">[20]</a> İlkay Yılmaz. Internal colonization, political geography and security in the Ottoman Eastern Provinces (1895–1899), Middle Eastern Studies, (2023) DOI: <a href="https://doi.org/10.1080/00263206.2023.2203920">10.1080/00263206.2023.2203920</a></p><p><a href="#_ftnref21">[21]</a> Erickson, Edward J. Order to Die: A History of the Ottoman Army in the First World War, . (2001): 382–383</p><p><a href="#_ftnref22">[22]</a> Reynolds, M. A. The East’s Eastern Front: The Ottoman–Russian Clash in the Great War and Its Legacies. War in History, 28(2), (2021): 333–358. <a href="https://doi.org/10.1177/0968344519827333">https://doi.org/10.1177/0968344519827333</a></p><p><a href="#_ftnref23">[23]</a> Reynolds, M. A. The East’s Eastern Front: The Ottoman–Russian Clash in the Great War and Its Legacies. War in History, 28(2), (2021): 333–358. <a href="https://doi.org/10.1177/0968344519827333">https://doi.org/10.1177/0968344519827333</a></p><p><a href="#_ftnref24">[24]</a> Erickson, E. J. (2008). The Armenians and Ottoman Military Policy, 1915. War in History, 15(2), 141–167. <a href="https://doi.org/10.1177/0968344507087001">https://doi.org/10.1177/0968344507087001</a></p><p><a href="#_ftnref25">[25]</a> Demirtaş, M. (2009). KIRIM SAVAŞI VE 93 HARBİ SÜRECİNDE OSMANLI MEMLEKETİNE GELEN GÖÇMENLERİN SEVK VE İSKÂNLARI . Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi , 16 (41) , 215–238</p><p><a href="#_ftnref26">[26]</a> Demirtaş, M. (2009). KIRIM SAVAŞI VE 93 HARBİ SÜRECİNDE OSMANLI MEMLEKETİNE GELEN GÖÇMENLERİN SEVK VE İSKÂNLARI . Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi , 16 (41) , 215–238</p><p><a href="#_ftnref27">[27]</a> Yıldırım, Seyfi. Balkan Savaşları ve sonrasındaki göçlerin Türkiye Nüfusuna etkileri. (2012): 75–92.</p><p><a href="#_ftnref28">[28]</a> Mutlu, Servet. “LATE OTTOMAN POPULATION AND ITS ETHNIC DISTRIBUTION.” (2003).</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=b9813f9b851e" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Düzen Kurmak Neden Zordur?]]></title>
            <link>https://medium.com/@hrt0/d%C3%BCzen-kurmak-neden-zordur-59299d938b20?source=rss-478e332740db------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/59299d938b20</guid>
            <category><![CDATA[çalışma]]></category>
            <category><![CDATA[zaman-yönetimi]]></category>
            <category><![CDATA[planning]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[H. R. T.]]></dc:creator>
            <pubDate>Fri, 15 Dec 2023 23:54:20 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2023-12-16T09:41:44.178Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>Sabahları erken kalkmak, derslere düzenli çalışmak, düzenli okumak veya yazmak, dil öğrenmek vs. vs. vs. bütün bu saydığım iyi ve faydalı adetlerin gerçekten etkili ve yararlı olabilmesindeki temel kavram “düzen” yani bir periyoda, disipline bağlı kalarak yapmak. Bu davranışları arada sırada yapmak günü kurtarmaya yarayabilir fakat uzun vadede başarı için yetersiz. Sınavdan önceki gece sabahlayıp sınavı geçebilirsiniz ama o konuyu muhtemelen ertesi hafta hatırlamayacaksınız.</p><p>Düzenli ve sistemli hareket etmek günümüz dünyasında bütün işlerin en anahtar parçası olabilir. Yaptığımız işler detaylandıkça onları ufak ufak yapılabilir parçalara bölmek de elzem oluyor. Mesela bir kıstas olarak şu meşhur bir yetenek edinmek için “10.000 saat” kuralını düşünürsek günde 10 saatten 3 yılımızı “düzenli” bir şekilde o yeteneğe ayırmak gerekiyor. Peki bu kadar önemli olduğu barizken neden çoğumuz bir düzen kurmakta zorlanıyoruz? Bunun pek çok kişisel sebebi olabilir elbette fakat bu yazıda en genel gördüğüm sebeplere odaklanmaya çalışacağım.</p><p>Bunun birinci sebebi belki de düzenin öneminin o kadar da bariz olmaması. Yani birey olarak düzenli olmanın öneminin farkında olmamamız. Düzenli ve sistematik olmak ne yazık ki havalı bir şey değil. Bu da onun anahtar rolünü gözden kaçırmamıza sebep oluyor. En azından günümüz endüstriyel toplumuna gelene kadar o kadar havalı veya merkezde olan bir konsept değildi diyebiliriz. Eski toplumları şekillendiren hikâye, mit, kıssa ve dini metinlerde kahramanlıklar, bir anda gerçekleşen mucizeler ve kazanılan savaşlar her daim ana tema ve en çok vurgulanan dolayısıyla ilgi çeken kısımlar. Nuh’un gemisinin insanlığı kurtarışı kutsal metinde de en çok bahsedilen kısmı ama geminin inşa ediliş sürecinde Nuh’un bağlı kalması, belli bir “deadline ”da (küçük kıyamet) tamamlaması gereken proje programı ise hiç bahsedilmeyen bir şey. Elbette hikâyede gemiyi yapma kısmını kim ne yapsın diyebilirsiniz fakat geminin teknik detaylarını kim ne yapsın peki? Geminin 300 cubit olması Nuh dışında kimi ilgilendirir? Nuh’un hikayesinde geminin bir mucize ile gökten indirilmemesi ise ayrı bir ilginç detay ama o başka yazının konusu.</p><p>Düzen sadece eski yazıtlarda değil günümüzde bile çoğunlukla ihmal edilen, çok hızlı geçiştirilen bir şey hatta. Evet, eski toplumlara nazaran kesinlikle çok daha ön planda ama halen “sonuç” yani başarıların neticesinin bir hayli gerisinde. Elbette aynaya “latte” yapıştıran influencer(?) kesimi her gün bir hikâye atarak yaptığı her neyse bunda düzenli olduğunu gösteriyorsa da kabul edelim en çok izlenen videoları muhtemelen düzenli hikayeleri değil. Misal her gün fitness salonundaki çalışmalarını paylaşan vücutçu herhangi bir insanın en çok izlenenleri düzenli çalışmasından ziyade ortaya çıkan eserini yani biçimli kaslarını ve onunla yaptığı çeşitli hareketleri sergilediği videolar. Ne diyelim “Sex nasıl satıyorsa düzen o derece satmıyor”.</p><p>İkinci sebep aslında birincisiyle bir neden sonuç ilişkisinde. Büyük ölçüde de düzenin hor görülmesi, ilgi çekmemesindeki sosyolojik sebep olabilir. Bir sosyoloji teorisine göre insanlar düzenli çalışma ile ancak 17. yy. sonlarında yani endüstriyel devrimin başlarında tanıştılar. O zamana kadar toplumun geniş kesimleri için düzenli çalışmak oldukça uzak bir kavramdı denebilir. Elbette alimseniz, okuyan eden bir insansanız, doktor, mimar usta gibi bir zanaat sahibiyseniz veya tüccarsanız düzenli çalışmanız bir zorunluluktu ama bu kesimin toplumdaki oranı modern çağa kadar son derece düşüktü. Eğer gözünüzde canlandırmak istiyorsanız İstanbul 1600&#39;lerin başında yalnızca 700 bin kişiden oluşuyordu ve bunun da elbette hepsi az önce saydığımız düzenli çalışması zorunlu nitelikli kesimden değildi. Şehirler dışındaki nüfusun neredeyse tamamı ise sıradan çiftçilerden oluşuyordu. Peki şunu demekte haklısınız “Çiftçi çalışmıyor mu?”. Elbette çalışıyor hatta bir bakıma günümüz beyaz yakalarından çok daha fazla çalışıyor ama çalışma rutini çok farklı.</p><p>Çiftçi dedesi nenesi olanlar halen bilir ki çiftçilerin en yoğun dönemi Haziran- Kasım arasıdır. Bu aralığın da tamamı çok yoğun geçmez. Mesela ekin yani buğday, arpa eken bir çiftçi için ekinleri ektiği ve hasat ettiği zamanlar neredeyse 24 saat çalıştığı son derece yoğunlaşmış bir zaman dilimiyken geri kalan tarihler çoğunlukla evinde oturarak veya küçük bahçesinde sebze vs. toplayarak geçer. Bu zaman dilimlerinin ne zaman yoğun ne zaman boş geçeceğine ise çoğunlukla yağış, sıcaklık, nem hava durumları yani çiftçinin gözünde “Allah” karar verir. Geleneksel çiftçinin dua etmek dışında mesai saatlerini ve günlerini kontrol edebileceği bir aracı yoktur. Kaderine razı gelmek zorundadır. Bu çalışma rutini çok uzun bir vadeden bakıldığında kısmen düzenli olsa da yani yılın belli bir aralığında yoğun olacağınız belli olsa da bu muğlak belirlilik dışında günümüzdeki işi saatlere, haftalara, aylara ve yıllara bölen zaman yönetimi ve düzen kültürü ile uzaktan yakından alakası yoktur.</p><p>Çiftçiler binlerce yıl “patlamalı” yani belli aralarda çok yoğun çalışıp kalan zamanlarda neredeyse hiçbir şey yapmayarak geçirmişlerdir. Tabi belli bölgelerde 3 dönem hasat vb. şeyler gerçekleşse de okuyucuya bunun endüstriyel tarımla birlikte yaygınlaşan bir üretim metodu olduğunu hatırlatmakta fayda var. Örneğin günümüzde Türkiye’nin dört mevsim tarımsal üretim yapılan Çukurova havzası 18.yy’da bir bataklıktı ve tarımsal üretim tek dönemde oldukça verimsiz bir şekilde yapılıyordu. Sadece tarımsal üretimde de değil avcı toplayıcı bir dönemde de bir düzensizlik söz konusu. Yemeğiniz tükenmeye yaklaştığında gidip bir yerlerden bunu avlayarak veya toplayarak temin etmeye çalışıyorsunuz. Ama hiçbir ilkel insanın ihtiyacını tahmin edip stoklar yapmak için düzenli avlandığını sanmıyorum. Ha zaten avlansa bile nasıl saklayabilir ki? Kısaca düzenli çalışmak insan fıtratına yani yaradılışına ters bir konsept. Üretim biçimimiz geliştikçe düzen ihtiyacımız da artıyor. Bu konuda merak edenler E: P. Thompson’ın “Time, Work Disipline and Industrial Capitalism.” makalesine bakabilirler.</p><p>Üçüncü sebebi ise günümüz dünyasındaki emek-ödül ilişkisinin bozulmuş olmasından kaynaklı. Özellikle tüketim alanında inanılmaz bir “tek tıklaşma” var. Size harcama yaptırmak için tasarlanmış özel uygulamalara giriyorsunuz, istediğiniz ürünü yani ödülü seçiyorsunuz, tek bir tuşa basıyorsunuz ve hazır kayıtlı kredi kartınızdan ürüne karşılık bir para bedeli yani emeğiniz (kredi kartı için daha doğrusu gelecekteki emeğiniz) tahsil ediliyor. Kargo şirketi de iyiyse ödülünüzü belki de 24 saatte kapınızın önünde buluyorsunuz. Bundan 40 yıl önce neredeyse hayal dahi edilmesi imkânsız, ancak bilimkurgu filmlerinde görebileceğiniz bir hız ve kolaylık bu. Fakat ne yazık ki insanların yetenek edinmesi, bir ürün geliştirmesi veya bir hizmet sunması yani toplumun üretim ayağı tüketim ayağı kadar hızlanamadı. Hatta tükettiğimiz her şeyin daha da detaylanması, nitelikli hale gelmesi düşünülürse üretim sürecindeki çalışmamızın süresi katlanarak arttı.</p><p>Bugün bir telefonun tasarlanması için binlerce saat gerekiyor. Bu da demek oluyor ki yüzlerce hatta binlerce insan yüzlerce saatini paralel bir şekilde bir programa bağlı hareket ederek bu ürünün geliştirilmesine ayırmak zorunda. Bu yazı toplamda 4 saatte yazıldı ve öncesindeki sayfalarca okumanın ve düşünce süreçlerinin eseri ama toplam okuma süresi 4 dakika ve onu bile atlayarak okumaya çalışacaksınız. Fakat buradaki en temel sorun dehşet verici sürede tüketebilen de ve yine üretmek, öğrenmek, kendini geliştirmek için binlerce saat ayırması gerekenler de aynı insanlar. Bütün bu üretim ile tüketim arasındaki makasın açılması ise düzen kurmamızı zorlaştıran bir bariyere dönüşüyor. Tüketim alışkanlıklarımızdaki baş döndüren hızı üretim, öğrenme ve geliştirme sürecinde de bekliyor, son derece doğal olarak bu beklentiye giriyoruz fakat gerçeklik beklentimizin tam tersi. Bütün bu beklenti ile algı kırılması modern dikkat dağıtıcı araçlarla birleşince modern insanın düzen kurabilmesi son derece güçleşiyor.</p><p>Özetle modern toplumda bir iş başarabilmek sıkı bir düzen gerektirirken düzenli olmanın halen zeki olmak, şanslı olmak, cesur olmak gibi özelliklerin gerisinde kalıyor olması, düzenli çalışmanın insanlığın büyük bir kesimi için son derece yeni bir konsept olması ve son olarak modern dünyanın tüketim araçlarının hızının yarattığı yanlış beklentiler günümüz insanının düzenli olmasında, düzen kurabilmesindeki en büyük engeller. Tam da bu faktörlerden ötürü düzenli olabilmek son derece zor bir davranış. Bakınız bu satırları yazan insan bundan önceki son yazısını 4 Haziran’da yani yaklaşık 6 ay önce atmış. Üstelik kendine “bundan sonra haftalık yazacağım.” diye söz verdikten sonra. Sahi 6 aydır neredeydi kendisi? En kısa sürede düzenini kurabilmesi dileğiyle. İyi günler dilerim.</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=59299d938b20" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Measuring Inequality]]></title>
            <link>https://medium.com/@hrt0/measuring-inequality-84f3a84a27c3?source=rss-478e332740db------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/84f3a84a27c3</guid>
            <category><![CDATA[inequality]]></category>
            <category><![CDATA[economics]]></category>
            <category><![CDATA[gini-index]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[H. R. T.]]></dc:creator>
            <pubDate>Thu, 08 Jun 2023 20:46:26 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2023-06-08T20:48:48.837Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>“Rich gets richer and poor gets poorer is a popular telling among the people. It shortly describes the inequality problem and growing gap between the poorer and the rich by simple words. Inequality is a growing problem in the world today and probably in the tomorrow. In this writing I will briefly examine the methods used by the economists about measuring inequality. I will not cover the Theil and Atkinson index because of their complexity for this short article.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*x-hBCKbEJNmTUGYr5bi__w.jpeg" /><figcaption>Inequality in Brazil. (Johnny Miller/ Unequal Scenes)</figcaption></figure><ol><li><strong>Gini Index</strong></li></ol><p>It is the most popular method for measuring the inequality. It is simple and easy to grasp. Index simply measures the difference between the Lorentz curve (cumulative distribution of income) and perfectly equal distribution curve ( a 45 degree curve).</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/465/1*jHcFob2zoBVfBjIlqZlDKg.png" /><figcaption>An example graph of equality line and Lorentz curve</figcaption></figure><p>Gini coefficient simply calculated by dividing area A to area A + B. it can be range from 0 perfectly equal to 1 perfectly inequal. The edge case 1 represents all the income/wealth is owned by one person and rests gets nothing. Below is an example graph to represent the change from 0 to 1 coefficient.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/595/1*pnp7ClmBGvQhTV-fC-qn_Q.png" /><figcaption>Example graph from 0 to 1 Gini</figcaption></figure><p>Very useful graphs can be derived by Gini index for comparing countries and seeing trends of inequality by years.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*BTrRVJSrEYWZ2QMCUsyZiA.png" /></figure><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*XUNFKVSM53_MmN2jdMm4hw.png" /><figcaption>Gini index of countries by years (Wikipedia)</figcaption></figure><p>Although Gini index is quite popular, it has certain and serious drawbacks. It can give same index for different distributions and same total incomes for some cases, it cannot show the life-long changes in economy and it is an relative measure, it does not show the absolute wealth. For example two countries can have same index while one has 10k $ income per capita while other has 2k $ income per capita.</p><p><strong>2) Hoover index</strong></p><p>It can be described as the total percentage to be redistributed to the below median income people to make the income distribution perfectly equal distribution. It can be also graphically represented by the longest vertical distance from the Lorentz curve to the perfect equality curve. Due to its redistributive aproach it is also called “Robin Hood” index. Just like the fictional character, Hoover index takes from rich to distribute to the poor and aims an perfectly equal income distribution.</p><p><strong>3) 20:20 ratio</strong></p><p>20:20 ratio measures and compares how much the top %20 percentile of the population is richer from the bottom %20 percent. It is calculated by the dividing the avarage income of the top %20 to the avarage income of the bottom %20. Higher ratio means more inequal distribution.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*PuIiqVVlmClFoQgYAdGRoQ.png" /><figcaption>20:20 ratio of OECD countries (OECD)</figcaption></figure><p>It easily shows the income gap between top and bottom of the population, omits the effects of the outlier in the top and and bottom and prevents the middle %60 percent from obscuring the inequality. However it ignores the whole population and it is insensitive the distribution inside the top and bottom %20 percentile.</p><p><strong>4) Palma ratio</strong></p><p>It can be defined as the top %10 percent’s share of gross national income divided to the bottom %40’s share from the gross national income. It takes it’s name from the Gabriel Parma, who claimed the middle %50 of the population has a stable %50 share across the different countries while the top %10 and bottom %40 largely differs. Higher Palma ratio means higher inequality.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*S6AZ6u5-Q7mlXYc0fLejlw.jpeg" /><figcaption>Inequality according to Palma ratio (Vox.com)</figcaption></figure><p>Palma ratio is very intuitive, simple and more sensitive to the changes at the top and bottom compared to Gini and other indexes but it ignores the remaining %50 of the population and assumes all the countries have similar income distributions.</p><p><strong>5) Share of Income graphs, charts</strong></p><p>This type of graphs show the what percentile of the population shared what percentage from the income. Generally speaking, lower percentile of the population taking greater share from the income shows inequality in the population.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*oI5yMHYrsGFC-Em6JT_6Rw.png" /><figcaption>Federal Reserve Bank of ST. Louıs</figcaption></figure><p>Another graph about income distribution in USA divided to time periods of US presidents.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/800/1*gt8PlaMALifkg9_1ePJN5g.png" /><figcaption>Percentage Shares by Population (Wikipedia)</figcaption></figure><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=84f3a84a27c3" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kılıçdaroğlu’nun Yeni Stratejisi Nasıl Olmalı]]></title>
            <link>https://medium.com/@hrt0/k%C4%B1l%C4%B1%C3%A7daro%C4%9Flunun-yeni-stratejisi-nas%C4%B1l-olmal%C4%B1-25ac555898f2?source=rss-478e332740db------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/25ac555898f2</guid>
            <category><![CDATA[türk-siyaseti]]></category>
            <category><![CDATA[türkiye]]></category>
            <category><![CDATA[turkey]]></category>
            <category><![CDATA[siyaset]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[H. R. T.]]></dc:creator>
            <pubDate>Sat, 03 Jun 2023 21:33:10 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2023-06-03T21:33:10.868Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, Kılıçdaroğlu ve ekibinin bu saatten sonra yapacakları en stratejik, kritik, dengeleri değiştirecek, iktidarda korku yaratacak hamle <strong>“Kılıçdaroğlu’nun hemen istifa etmesidir”</strong>.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/555/1*CUKghTIeu40HohUyDyX_5Q.jpeg" /></figure><p>Kılıçdaroğlu adaylığı sürecinde zirvesini yaşayan, 13 yıl önce bir kaset skandalı ile başlayan Piro’nun hikayesi, 28 Mayıs akşamı adama yine kazandırarak son bulmuştur.</p><p>Bu yazıda “Kılıçdaroğlu elinden geleni yaptı. Biz ondan razıyızcı” tayfaya cevap dahi vermeyi gerek görmüyorum. Ya CHP’nin rant kapılarından hayatlarını kazanıyorlar ya da olsa olsa “Useful Idiot” denilebilecek insanlar. Bir yalana inanmak istiyorlar ve aksine söylenen herşey bu insanlarda aşırı tepki uyandırıyor. Yani ne rantçılarla ne de kullanışlı aptallarla işim yok. Böyle demeye ve kaybetmeye devam edebilirler. Benim hedefim halen kandırılmaya, aldatılmaya çalışılan ve bu kaybeden düzenden rahatsız muhalifler.</p><p>Kılıçdaroğlu amasız fakatsız 2023 seçimlerinde yaşanan hezimetin başlıca sorumlusudur. Kurduğu Altılı Masa düzeni hem başkanlığı hem meclisi Erdoğan’a hediye etmiştir. Bununla da kalmamış kendi adaylığını onaylatmak için piyasaya sürdüğü yalan anketler ve ilk turda kazanıyoruz yalanı muhalif insanlarda derin bir çaresizlik ve hayal kırıklığı yaratmıştır. Kılıçdaroğlu düzgün kaybetmeyi bile becerememiştir. Seçimde kurduğu “Bu son seçim bundan sonrası karanlık.” algısı hezimetin sonrasında pek çok genci derin bir ümitsizliğe sürüklemiş hatta aralarından malesef intihar edenler olmuştur. 15 Mayıs sabahı metroya atlayarak intihar eden tek genç bile Kılıçdaroğlu’nun hemen istifa etmesi için yeterli bir sebeptir.</p><p>Aslında hiç gerekçeye falan da gerek yok. 28 Mayıs akşamı alınan sonuç tek başına yeterli bir istifa sebebi fakat biz yine de “Neden hemen istifa etmeli”yi biraz argümante edelim. İstifa etmesin kanadının elindeki tek elle tutulur argüman “Önümüzde 10 ay sonra gerçekleşecek bir yerel seçim var. Hele o bir kazanılsın sonra istifa eder” argümanı. Bence tam da önümüzde bir başka seçim olduğu için Kılıçdaroğlu <strong>hemen</strong> istifa etmeli.</p><p>Bir kere bu önerme önümüzdeki seçimlerin kazanılması gerektiği üstünden bir gereklilik gösterip istifaya karşı çıkmakta. Bu argümana göre 10 ay sonra yerel seçimler varken CHP kongre süreci ile uğraşmamalı ve seçimlere odaklanmalıdır. Bu önermenin bence en zayıf noktası da “Kazanılması gereken seçim” kısmı zaten. Tam da yerel seçimlerin kazanılması gerektiği için Kılıçdaroğlu derhal istifa edip torun torba sevmeye gitmelidir. Çünkü Kılıçdaroğlu yerel seçimlerde kazanmayı kolaylaştırmaktan ziyade zorlaştırmaktadır.</p><p>Bunun için önce yerel deçimleri biraz açıklayalım. Yerel seçimler tek turlu. Yani ilk turda ayrı ayrı aday çıkaralım sonra ikinci turda birleşelim gibi bir seçenek yok. Tek turda en yüksek oyu alan aday seçimi kazanıyor. İstanbul, Ankara, Antalya gibi kritik büyükşehirlerde ortaklık yapılmaması halinde en büyük parti AKP tek başına bu belediye başkanlıklarını kazanabiliyor. Eğer Cumhur İttifakı olarak girerlerse ve muhalefet çoklu adayla girerse çoğu büyükşehiri farkla kazanıyorlar. Yani muhalefetin ortaklık yapması şart.</p><p>Kılıçdaroğlu bu ortaklığın kurucusu ve bir zamanlar en büyük destekçisi olsa da artık varlığıyla bu ittifakın devam etmesinde en büyük engeli teşkil ediyor. Kılıçdaroğlu masaya kendi adaylığını kabul ettirebilmek için oldukça anti-demokratik bir muhalefet mekanızması kurdu/ kurdurdu Aralık 2022&#39;den itibaren. Adaylığına itiraz eden ittifakın diğer ortağı İYİ Parti’yi susturabilmek, pasifize edebilmek için geri kalan 4 partiye rüşvet 37 vekil verdi. Bu vekillere karşılık 3 Mart aday belirleme toplantısında onlardan tam destek aldı. Son bir gayretle bu anti-demokratik baskıya itiraz eden Akşener ise 3 gün boyunca muhalif medya ve oktroller tarfından “Sifonu çek gitsin”, “Sağcı satar” gibi oldukça yakışıksız ithamlarla linç edildi. Bütün bu linç yetmedi bazı CHP’li isimlerce “5&#39;li çetenin ortağı” imaları ile çeşitli iftiralara maruz kaldı. Neticede Kılıçdaroğlu ekibi tarafından organize edilen bu kampanya başarılı oldu ve 6 Mart’ta son itirazlar da bastırılarak uslanmaz kaybedenimiz Kılıçdaroğlu aday ilan edildi.</p><p>Elbette zorlama bir şekilde kabul ettirilen bu aday kazanamadı ve sonuçta seçim Erdoğan’a bunca ekonomik kriz ve rahatsızlığa rağmen hediye edildi. Tuvalet terliği de %48 alırdı. Nitekim Kılıçdaroğlu da bu kadar aldı. Eğer seçim bütün bunlara rağmen kazanılsa bu linç ve iftira süreci belki affedilebilirdi fakat seçimin kaybedilmesiyle bu olasılıkk artık imkansız. Masanın en büyük ikinci ortağının ikna edilebilmesi ve gönüllü bir şekilde desteğinin alınabilmesi için Kılıçdaroğlu’nun hemen istifa etmesi şart.</p><p>Ayrıca Kılıçdaroğlu’nun geçici bir topal ördek başkan olarak şehirleri 5 yıl yönetecek başkanları belirlemesi ne kadar meşru? Topal ördek özellikle Amerikan başkanları için kullanılan bir ifade. Yeni başkan yemin edene kadar göreve devam eden başkana deniyor. Resmen halen başkan olsa da topal öredek ülkenin geleceğini ilgilendiren yasalar çıkaramıyor. Kılıçdaroğlu da eğer 10 ay sonra istifa edecekse artık bir topal ördek. Yani muhalefetin geleceğini ve 2028 seçimlerinin sonuçlarını etkileyecek yerel seçimlerdeki adayları seçmesi hiç de meşru değil.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/652/1*gNe_5COdcq1nnQvCo1eI2A.jpeg" /></figure><p>Kongre süreci çok zarar verir gibi açıklamalar ise son derece manasız. Kılıçdaroğlu şuan bütün delegeler ve teşkilatlar üstünde tam kontrole sahip. Yani işaret ettiği kişiyi kavgasız gürültüsüz, hiç uzatmandan yeni genel başkan seçtirebilir. Şuan bu makama talip oldukça istekli ve muhalefete aranan dinamizmi katabilecek aday da mevcuttur.</p><p>Ekrem İmamoğlu seçim sonrası yaptığı açıklamalarla bu göreve hazır olduğunu ilan etmiştir. İmamoğlu başkanlığındaki CHP ittifakı yeniden bir araya getirerek yerel seçimlerde 2019&#39;u bile geçen bir başarı kazanabilir. Geçen seçimlerde kıl payı kaybedilen Bursa, Balıkesir gibi önemli kentler muhalefet tarafından kazanılabilir, İstanbul, Ankara gibi kritik kentler elde tutulabilir. Hal böyleyken Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olarak geçirdiği hergün, her saat, her dakika , her saniye iktidara yaramaktadır. CHP’deki değişim fırsatını köreltmekte, 2024&#39;ten ve 2028&#39;den zaferle çıkma ihitmalini azaltmaktadır.</p><p>Yani uzun lafın kısası:<strong> Kılıçdaroğlu istifa. Hemen şimdi!</strong></p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=25ac555898f2" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Kaybedildi mi ?]]></title>
            <link>https://medium.com/@hrt0/kaybedildi-mi-2454a46dc5e?source=rss-478e332740db------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/2454a46dc5e</guid>
            <category><![CDATA[türkiye]]></category>
            <category><![CDATA[siyaset]]></category>
            <category><![CDATA[seçim]]></category>
            <category><![CDATA[türk-siyaseti]]></category>
            <category><![CDATA[14-mayıs]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[H. R. T.]]></dc:creator>
            <pubDate>Mon, 22 May 2023 21:11:33 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2023-05-22T21:11:33.445Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<h3>Kaybedildi mi ?</h3><p>28 Mayıs’a az bir zaman kaldı. 14 Mayıs akşamına kadar ilk turda kazanacağına dair büyük umutlar besleyen biz muhalif seçmenlere ise derin bir umutsuzluk hakim. 22 Mayıs’ta Sinan Oğan’ın da Erdoğan’a desteğini ilan etmesi ile birlikte “bu seçim kesin kaybedildi.” diyenlerin sayısı da tavan yapmış durumda. Peki, bu seçim kesin kaybedildi mi ? Bence kesinlikle hayır.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/658/1*vuRmqDWu2OWVUAhwPFOo4A.jpeg" /></figure><p>Kaybedildi algısını en kuvvetlendiren olgu Erdoğan’ın seçimi %49,5 ile Kılıçdaroğlu’nun 2.5 Milyon oy önünde tamamlamış olması. Bu algı nedeniyle çoğu muhalif ikinci turda Erdoğan’ın 250 bin oy farkı da kapatarak kesin kazanacağını düşünüyor. Neticede İnce adaylıktan çekildiği halde %0,42 almışken Erdoğan için 250 bin çoçuk oyuncağı olmalı değil mi?</p><p>Hiç de öyle değil. Eğer çantada keklik olsaydı Erdoğan, Sinan Oğan’dan bir takım tavizlere karşılık destek istemezdi. Oğan bu tavizlerin belli ilkeler (!) üzerine olduğunu iddia etse de bunların bakanlık, Cumhurbaşkanı yardımcılığı gibi oldukça somut şeyler olması muhtemel. Eğer Erdoğan zaferinden karamsar muhaliflerin kaybettiklerinden emin olduğu kadar emin olsaydı eski rakibini sarayda ağırlayıp ona tavizler vermezdi. Erdoğan’ın bakanlık, yarıdımcılık, milletvekilliği gibi makamları dağıtmada cimri olduğu bilinen bir gerçek.</p><p>Erdoğan da biliyor ki ikinci tur birinci tur’un formalite icabı bir tekrarı değil. Türkiye daha önce hiç ikinci tur seçimi yaşamadı dolayısıyla ikinci tur dinamiklerini kestirmek Erdoğan gibi yılların siyasetçisi için bile güç. Dolayısıyla Erdoğan riski minimize etmek için koalisyonu genişletmeye çalışıyor. İkinci tur dinamiklerini Erdoğan bile bilemezken benim siyasi bir tecrübe olmadan kestirmeye çalışmam da ayrı bir mevzu. Bunu zihinsel bir karalama olarak düşünün. Siyaset en tecrübeliler için bile bilinmezlerle dolu. Benim gibi uzaktan gözlemciler için ise sisler içerisinden bakarken uzaktaki bir sanat tablosunu yorumlamaya benziyor.</p><p>İkinci tur seçimlerinde o zamana kadar aldığınız oylar elinizde kalmıyor, hanenize yazılmıyor, bir avans ile başlamıyorsunuz. Yani matematiksel olarak her iki aday da eşit başlayacak. Psikolojik olarak elbette Erdoğan önde tamamladığı için bir avantaja sahip fakat ilk turda yenildi ve halkın %50,5&#39;i “Reis’i” tercih etmedi. Hatta bazıları “Reis” demek yerine seçimden çekilmiş birine oy vermeyi tercih etti. Muhaliflerin ilk hafta hayal kırıklığı nedeniyle kaybetmiş hissetmeleri doğal. Bu his de ikinci haftada yerini Erdoğan nefreti ve derin ekonomik bunalımla körüklenen kazanma zorunluluğu hissiyatına bırakmış durumda.</p><p>Oğan’ın Cumhur İttifakı’nı destekleme kararıyla birlikte kaba bir hesapla ilk turdaki oyları topladığımızda Erdoğan %55 ile ikinci turu kazanmalı. Gerçeklerin ise bu bakkal hesabıyla alakası yok. Muharrem İnce adaylıktan çekilene kadar Oğan anketlerde max %3 gözüken bir adaydı. Tahminimce mevcut oylarının yarısı protesto oyları. Yani muhalif olan ama ilk turda Kılıçdaroğlu’nu da istemeyenler İnce’nin de çekilmesiyle birlikte Oğan’a yönelmişti. Çoğunluğunun ikinci turda Kılıçdaroğlu diyeceğini düşünüyorum. Oğan’ın oylarının diğer yarısı ise Zafer Partisi’ne milletvekili seçimlerinde oy veren %2,5 . Bu oyların da büyük kısmı Özdağ ile Kılıçdaroğlu anlaşabilirse Kılıçdaroğlu hanesine yazılabilir. Kısaca Oğan kendisi, eşi ve bir grup fanatik takipçisi dışında kimseyi iktidar blokuna taşıyamaz. Son 3 ayda ismi duyulur olmuş, geçen hafta popüler olmuş bir siyasetçinin fanatikleri ise kaç kişi olabilir?</p><p>Diğer bir hesaba katılmayan ise katılım oranları. İlk turda %89 gibi rekor bir katılım gerçekleşti. Bu oranın ikinci turda düşeceği aşikar. Çoğu kişi bu katılım düşüşünün artık umudunu kaybeden muhalif seçmen kesiminde yaşanmasını bekliyor. Ben ise aksini düşünüyorum. AKP %35&#39;lere gerilemiş durumda yani Erdoğan’ın kemik seçmeni bu oran. İlk turda sandığa giden MHP, Yeniden Refah ve BBP seçmeni partilerini temsil etme motivyonu ile sandığa gitmişlerdi. Bir kısmı gitmişken Erdoğan’a da oy verdi. Şimdi aynı motivasyonla sandığa gidecekler mi? Kimse bu dinamiğin nasıl işleyeceğini bilmiyor. Muhalif seçmen için ise durum böyle değil. Erdoğan’ı değiştirme motivasyonları partilerini destekleme motivasyonlarından yüksek. Eğer 28 Mayıs’ta sandıklarda uzun kuyruklar göremezsek bu Erdoğan için sonun habercisi olabilir.</p><p>Seçim güvenliği ile de Erdoğan hanesine gelen anormal bazı oylar değişebilir. Özellikle taşrada %100 katılım %100 Erdoğan diyen sandıklara temsilci gönderilirse Erdoğan oyları daha normal haline dönebilir. Bazı istatistikçiler bu anormal reis oylarının toplamda %2 ila 4 arasında olabileceğine işaret ediyor. Elbette kalan 6 günde sandık güvenliğinde büyük atılımlar beklemiyorum. Fakat Oy ve Ötesi gönüllü sayısının ikiye katlanması, CHP’nin seçim sisteminden sorumlu bazı isimlerin değişmesi olumlu gelişmeler. Eğer muhalefet 28 Mayıs gecesi yaşanacak sandık güvenliği sınavından geçemezse sadece bu seçim değil daha uzun vadede muhalif seçmenlerin sandığa gitme motivasyonu hepten kaybedilebilir malesef. Kılıçdaroğlu %50,1 gibi kıl payı bir farkla kazanırsa fazladan korunan bin sandık bile belki de ülkenin kaderine karar vermiş olacak.</p><p>Özetle seçim halen kaybedilmiş değil. Bahar umudumuzu kaybetmeyelim. Sadece iki haftacık geç gelecek bir bahar halen bahar. Aramızda kalsın ama KAZANABİLİRİZ.</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=2454a46dc5e" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
    </channel>
</rss>