<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0" xmlns:cc="http://cyber.law.harvard.edu/rss/creativeCommonsRssModule.html">
    <channel>
        <title><![CDATA[Stories by Okunan Kitap on Medium]]></title>
        <description><![CDATA[Stories by Okunan Kitap on Medium]]></description>
        <link>https://medium.com/@okunankitap?source=rss-4f10e6197bc8------2</link>
        <image>
            <url>https://cdn-images-1.medium.com/fit/c/150/150/1*UK5bhWLOk6N8ldZZZ3LYNw.png</url>
            <title>Stories by Okunan Kitap on Medium</title>
            <link>https://medium.com/@okunankitap?source=rss-4f10e6197bc8------2</link>
        </image>
        <generator>Medium</generator>
        <lastBuildDate>Sat, 16 May 2026 18:05:58 GMT</lastBuildDate>
        <atom:link href="https://medium.com/@okunankitap/feed" rel="self" type="application/rss+xml"/>
        <webMaster><![CDATA[yourfriends@medium.com]]></webMaster>
        <atom:link href="http://medium.superfeedr.com" rel="hub"/>
        <item>
            <title><![CDATA[Tedirginlik Çağı — Evren Balta]]></title>
            <link>https://medium.com/@okunankitap/tedirginlik-%C3%A7a%C4%9F%C4%B1-evren-balta-2d768ee02563?source=rss-4f10e6197bc8------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/2d768ee02563</guid>
            <category><![CDATA[göç]]></category>
            <category><![CDATA[evren-balta]]></category>
            <category><![CDATA[modernite]]></category>
            <category><![CDATA[ulus]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[Okunan Kitap]]></dc:creator>
            <pubDate>Wed, 12 Nov 2025 05:32:01 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2025-11-12T05:32:01.369Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<h3>Tedirginlik Çağı — Evren Balta</h3><p>2020&#39;li yıllar için 100 sene sonra ne yazılacak bilmek mümkün değil ancak içinde yaşarken dahi bazı kırılmaların olduğunu söylemek mümkün oluyor. Bu kırılmalar, bence her dönem olandan farklı olarak kalıcılaşacak dönüşümlerin ilk adımları. Jenerasyonlarla tarif edilen nesillerin içine doğduğu dünyanın temel değerleri sarsılıyor, hatta bence geçersizleşmeye başlıyor.</p><p>Bu dönüşümün kavrayışını kolaylaştıracak bir kitap olarak görüyorum Tedirginlik Çağı’nı. Birkaç kez okunabilecek bölümlerden oluşuyor. Kitabın bende 3. baskısı mevcut, ilk baskısı 2019&#39;da çıkmış, pandemiden de önce yani.</p><figure><img alt="Tedirginlik Çağı — Evren Balta, 2019, İletişim Yayınları" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/352/1*QiJiYMvnwRvI1LuTuooe5g.jpeg" /></figure><p>Kitabın dili çok sade değil, direkt elinize alıp okumaya başlarsanız bazı kavramsallaştırmalar yabancı gelebilir. Yine de neler oluyor sorusuna cevap arıyorsanız tatmin edeceğini düşünüyorum ve notlara geçiyorum.</p><h4><strong>Neler oluyor?</strong></h4><p>En temel tespit olduğunu düşündüğüm bir alıntı ile girmek istiyorum:</p><blockquote>Günümüz toplumları, bir yandan da bir kolektifin için­de kendimizi güvende hissetmemizi sağlayacak bütün me­kanizmaları tek tek yıkmaktadır. Aile bağlan zayıflamakta, kişinin güvenliğinden ve geleceğinden sorumlu olan sosyal devletin parasız (ve kaliteli) eğitim ve sağlık gibi en temel hizmetleri bütün dünyada ya tamamen ortadan kalkmakta ya da ciddi bir biçimde bu mekanizmaların içi boşalmak­tadır. Bu durum kişilerin elindeki kolektif güvence mekanizmalarını alarak, geleceğe dair belirsizlik ve endişeyi artırmaktadır. Belirsizlik ve güven(ce)sizlik ise hayatın getire­ceği risklerle aşın derecede meşgul olmamızı gerektirir.</blockquote><p>Bireycilik üzerine bazı tespitler:</p><blockquote>Modem toplum bize hepimizin ken­di geleceğinden sorumlu olduğu, herkesin kendi hayatını istediği biçimde şekillendirebileceği ve kontrol edebilece­ği varsayımına dayanan son derece güçlendirilmiş bir birey­sellik pompalar.</blockquote><p>Başka bir tespit:</p><blockquote>Tıpkı bir şirket gibi bireyin ken­di hayatıyla ilgili bugün aldığı kararlar ve yaptığı yatırımlar gelecekte ya yıkımına ya da başarısına neden olacaktır. Böy­lesi bir toplumda kontrol başarının anahtarı olarak görülür. Hayat giderek kontrolümüzden çıkarken, yeterince ister­sek (ve olumlu düşünürsek) her şeyi kontrol edebileceğimiz fantezisi “self-help” (kendi kendine yardım — başının çaresi­ne bakma) kültürü yoluyla sürekli pompalanır.</blockquote><h4>Savaşa dair, IŞİD ve sonrası</h4><blockquote>Başımıza ne geliyor olduğu ile değil, başımıza bundan daha fazla ne ge­lebileceği ile ilgiliyiz. Savaşı hep gelecek ama henüz ufukta görünmemiş bir şey olarak kurguluyoruz. Ufukta görünecek olanı beklediğimiz için de gelmiş olanı göremiyoruz.</blockquote><p>Diğer tespitler:</p><blockquote>Gerçekleşme biçimi toplumsal ilişkiler ile şekillenen ve ger­çekleştiğinde içinde bulunduğu toplumsal ilişkileri yeniden örgütleme ve dönüştürme kapasitesine sahip bir toplumsal güç. Dolayısıyla örneğin egemen devletlerin birbirleri ile nü­fuz, toprak ya da refah paylaşımı için yaptıklan savaş tama­men belirli bir tarihsel formasyona özgü, geçici bir biçim.</blockquote><blockquote>Ta­rihsel olarak şiddetin kamusal otorite tarafından yürütülme­si bir norm değil istisnaydı. Nitekim Ortaçağ’da savaş bütün bir toplumsal kitleyi içermiyordu. Game of Thrones (Taht Oyunlan) dizisinin popüler imgelemde güçlü bir biçimde yer etmesini sağladığı gibi savaş, o dönemde büyük oranda paralı askerler, devşirmeler, köleler ve soylulann içinde bu­lunduğu bir grup tarafından, kendisinin farkında olan (ulus gibi) bir siyasal topluluk için değil, daha ziyade hanedanlar gibi siyasal aktörlerin çıkartan için yapılıyordu.</blockquote><p>Charles Tilly’nin ifade etmiş olduğu gibi <strong>“sa­vaş devleti irışa ediyor, devlet de savaş yapıyordu.”</strong></p><blockquote>Kısacası savaşlar, savaş yapmak için gereken or­ganizasyon ve verimlilik üzerinden modem devletin kurum­sal altyapısını oluşturdu, devletin toplumsal hayatı düzenle­me iddiasını ve kapasitesini güçlendirdi.</blockquote><p>IŞİD’e geliyoruz:</p><blockquote>Nitekim 1979 yılında SSCB’nin Afganistan’ı işgali ile bir­ likte ABD’nin komünist tehdidi ılımlı İslam ile çevreleme­si projesinin en önemli öngörülemeyen/arzu edilmeyen so­nucu radikal İslamcı grupların yükselişidir.</blockquote><blockquote>Nitekim El Ka­ide’nin örgütsel temeli, SSCB’nin Afganistan işgali sırasın­da atılacak, örgütün küresel ağları bu dönemden başlaya­rak oluşturulacaktı. Kısacası IŞlD, kendisi gibi diğer başka örgütlerle birlikte, işgal/Batı karşıtlığı, savaş ile gelen kayıplar ve yoksulluğun iç içe geçtiği bir ezilmişlik anlatısını “Sünni ezilmişliği” söy­ leminde birleştirip Irak ve Suriye’de savaşın değdiği toprak­ lan kimliklendirdi.</blockquote><p>Peki nasıl olmuştu devamı?</p><blockquote>Irak’ta <strong>ABD’nin yönettiği hapishaneler</strong>, IŞID’e önemli bir örgütlenme ağı fırsatı sunacaktır. Nitekim Irak’ta ABD’nin yönetimdeki hapishaneler radikal dinci bir toplumsal hareket için üç önemli grubu bir araya getiriyor­ du: Eski rejimin ülkenin toplumsal yapısı konusunda bilgi­ li ve askeri açıdan deneyimli, gözden çıkanlmış ve artık kay­ bedecek hiçbir şeyi olmayan kadrolan; 14 İslamcı gruplarla ilişkisi olduğu düşünülen yerel militanlar ve başta Afganis­tan olmak üzere dünyanın çeşitli bölgelerinde savaşmış ci­hatçılar ile El Kaide’nin üst düzey kadrolan.15 Kasım 2015&#39;te Paris’te sinema salonu, kafe ve futbol maçına düzenlenen saldırılar ile Mart 2016&#39;da Brüksel’de havaalanı ve metro istasyonuna düzenlenen sal­ dırılara katılanların önemli bir çoğunluğunu, Suriye’ye gidip geri dönmüş olan gençler oluşturuyordu.</blockquote><p>IŞİD’e katılımlar üzerine bazı tespitler:</p><blockquote>Scott Atran örneğin Avrupa ülkelerinden IŞlD’e katılımların, bebeğini bırakan anneler­ den parlak üniversite öğrencilerine kadar çok geniş bir pro fil arz ettiğini gösterir. Önemlice bir bölümü orta sınıf aile­ lerden gelmektedir, sanılanın aksine eğitimlidirler. Bu ki­şilerin çok büyük bir çoğunluğu neden bu savaşa katıldık­ları sorulduğunda genellikle aşkın bir ülkü için kendi haya­ tından vazgeçmeyi önemsediklerini, kendi topluluklarına ve o topluluğun değerlerine derin bir inançsızlık beslediklerini ve bu nedenle IŞlD’e katıldıklarını ifade ederler.</blockquote><p>Daha geniş perspektiften neler oluyor sorularına bazı cevaplar:</p><blockquote>Üstelik iş, umut ve gelecek vaat eden yurttaşlık biçimle­ri ve ulus-devletin bu yurttaşlığı gerçekleştirecek bir araç olduğu fikri paramparça olmuştur. Sınırların bulanıklaştı­ğı ve ulusal aidiyetin herkese eşit katılım ve haklar anlamı­ na gelmediği bu çağda yeni kuşaklar ulus fıkri ile tatmin ol­ mayan bir evrensellik arzusuna da sahiptirler. Çağdaş kü­resel cihatçılar modemitenin bir ürünüdür. Toprak için de­ğil, inanç için ölürler. Tıpkı Batı’daki post-endüstriyel top­ lumların elitleri gibi, onlar da küresel bir dünya düzeni çağ­ rısında bulunurlar.</blockquote><h4>İntihar ve intihar saldırıları</h4><p>İntihar fenomeni nasıl okunmalıdır?</p><blockquote>Emilie Durkheim 1897 yılında yayınlanan intihar adlı ese­ rinde modem toplumun değişen yapısını ve yeni türde öz­nellik ile toplumsal ilişkileri anlayabilmek için intihar olgu­ sundaki dönüşüme bakmanın önemli olduğunu yazar 2000&#39;li yıllar, bir eylem repertuanı olarak intihar saldırılarının olağanüstü bir yükseliş gösterdiği yıllardır.</blockquote><p>Daha fazla detay, ABD faktörünü ortaya açıkça koymakta:</p><blockquote>Chica­ go Üniversitesi’nin 1982 yılından itibaren gerçekleşen in­tihar saldırılarını biriktirdiği veri tabanına göre l982&#39;den 2017 yılına kadar tam 5.430 intihar saldırısı gerçekleşecek ve bu saldırılarda 55.022 kişi hayatını kaybedecektir. 1982- 1999 yıllan arasında toplam intihar saldırısı sayısı 146 iken, <strong>2000 sonrasındaki intihar saldırısı sayısı 5.284 olmuştur.</strong></blockquote><blockquote>Sa­dece 2016 yılındaki saldın sayısı ise 636&#39;dır. Sadece bir yıl­da, 1982–2000 yıllan arasındaki 18 yılda gerçekleşen top­lam intihar saldırısı sayısından daha fazla sayıda saldın ger çekleşmiştir. Toplam olarak baktığımızda dünyada en fazla intihar saldırısı olan ülkeler ise sırasıyla Irak (2.228) , Afganistan (1.164) , Pakistan (520) , Suriye (282) , lsraiV Filistin (173) , Nijerya (179) , Yemen (137) , Sri Lanka (ll5) ve Somali’dir (127). Bu veriler gösteriyor ki intihar saldırılan büyük oran­ da Ortadoğu’ya ait bir eylem biçimi. Ama özellikle ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgalinden sonra yayılan bir eylem biçi­mi.</blockquote><p>Bu saldırıların motivasyonlarına dair 3 ayrı açıklama:</p><blockquote>İlk gruptaki açıklamalar kişilerin neden intihar bombacısı olmaya karar verdiklerine odakla­nır. Bireysel motivasyonlar ve intihar bombacılarının sosyo­-kültürel profilleri üzerinden ilerleyen bu araştırmalar, inti­har bombacılarının depresif ve/veya ruhsal rahatsızlığa sa hip , kandınlmış kişiler olmadıklarını, aksine iyi eğitimli, yaptığı hareketin ve sonuçlannın farkında olan, rasyonel bi­reyler olduklarını bulmuşlardır intihar saldınlarının nedenlerine dair ikinci gruptaki açık lamalar ise kişinin içinde bulunduğu sosyal çevreye ve kül­türel kodlara odaklanır. Bu açıklamalar intihar saldınlannın gerçekleşmesinde grubun onayının son derece önemli bir rol oynadığını iddia eder. İntihar bombacısı olan kişinin top­luluk içinde kabul görmesi, yaptığı eylemin ailesini utandır­ mak yerine onurlandırması önemli faktörlerdir.</blockquote><blockquote>İntihar saldırılarının nedenlerine dair üçüncü grupta­ ki açıklamalar örgütsel ilişkilere odaklanır. Farklı örgüt­ler arası rekabet ya da askeri olarak güçlü olan tarafa kar­şı askeri güçsüzlüğün dehşet dengesi ile telafi edilmeye ça­lışılması önemli faktörlerdir. Bu açıdan intihar eylemleri­nin hedeflerine ulaşma ihtimali (ve hatta hedefleri) belirsiz olmasına rağmen askeri olarak güçsüz örgütler için intihar eylemleri stratejiktir. Güçlü olan tarafı, kendi ölümünü gö­ze almış hasmına karşı güçsüz hissettirmeye yöneliktir Sıklıkla kullanılan “Suriye’nin bölgesel güçlerin oyun sahası” olması durumu aslında üstündeki örtüyü kal­dırdığınızda çok şey ifade ediyordu. Bu aktörler için mese le Suriye değildi, hiçbir zaman olmadı. Mesele yeni oluşan güçler dengesinde “oyun kurucu” olabilmekti. Pek çok böl­ gesel devlet için bu “ya şimdi ya hiçbir zaman” anlamına ge­liyordu.</blockquote><p>Ayrıca bu umut kaybının diğer yansımalarına dair tespitler:</p><blockquote>Umut kaybının yerini şiddetin doldurduğu hayatların bir ürünü. Savaşın ve şiddetin por­nografik bir gösteriye döndüğü, bu gösterinin sadece cephe­ de değil her an her yerde karşımıza çıktığı, şiddet görüntüle­ rinin gündelik hayatımızın bir parçası olduğu yeni bir şiddet evreninin ürünü. Herhangi bir mesajın sosyal medya aracı­ lığı ile dünyanın her yerine aynı hızda ulaştığı, sınırların ve kimliklerin gevşediği, bir uçak bileti ile başka birinin sava­ şına katılabileceğin bir dünyanın ürünü. Dayanışma üzerin­den değil, güç, statü ve dehşet üzerinden saygınlık inşa etti­ğin narsistik bir öznelliğin ürünü.</blockquote><p>Nekropolitika tespiti:</p><blockquote>Nekropolitika yaşayan değil, ölen bedeni şekillendirmekle, onun ölümüne karar vermekle ilgi­lidir. İntihar saldırılan ise temel işleyiş prensibini yaşatmak­ tan değil öldürmekten alan nekropolitik toplumların ortaya çıkardığı özgül (ve yok etmeye odaklı) bir şiddet biçimidir. Vatandaşlık artık sade­ ce kişilerin kan ve/veya toprak bağı yolu ile ulus-devlet ai­ diyetlerini kurumsallaştırdığı ve devlet ile bireylerin karşı­ lıklı haklar ve sorumluluklarım düzenleyen kapalı bir alan değil. Ek vatandaşlıklar aynı zamanda, ayrıcalıklı grupların küresel tedirginlik çağında edinmek istediği yeni tür bir sigorta.</blockquote><h4>Vatandaşlık kavramının dönüşümü üzerine:</h4><blockquote>Vatandaşlık artık sadece kişilerin kan ve/veya toprak bağı yoluyla ulus-devlet aidiyetlerini kurumsallaştırdığı ve devlet ile bireylerin karşılıklı haklar ve sorumluluklarını düzenleyen kapalı bir alan değil. Ek vatandaşlıklar aynı zamanda, ayrıcalıklı grupların küresel tedirginlik çağında edinmek istediği yeni tür bir sigorta.</blockquote><blockquote>Bugün ulus-devletin boyunduruğundan kaçabilenler, risklere karşı kendilerini başka vatandaşlıklar edinerek sigortalayabilenler büyük oranda kültürel ve/veya ekonomik sermayeye sahip ayrıcalıklı gruplar. Ulusal sınırların içerisinde temel hakların savunuculuğunu yapanlar, kendilerine başka hayatlar kurabilecekleri ülkelere yelken açarlarken, tekil ulusal vatandaşlık büyük oranda bu imkânlara sahip ol(a)mayanların alanı haline geliyor.</blockquote><p>Vatandaşlık rejimlerinin ticarileşmesi üzerine, Komor örneği:</p><blockquote>Kuveyt hükümeti kendi vatandaşlık rejimini yeniden düzenlemek yerine tam tersi, bunu sürdürebilmek adına Komor Adaları’nın siyasi elitleriyle çeşitli aracılar üzerinden bir pazarlık yürütür. Bu pazarlık sonucunda Komor Adaları parlamentosu, adaya yatırım yapanlara vatandaşlık verilebilmesine imkân tanıyan bir düzenleme çıkarır. Böylelikle hem Körfez ülkelerinin üst/orta sınıflarının ikinci pasaport talebi karşılanacak hem de Körfez’in dışlayıcı vatandaşlık rejimlerinin yarattığı vatansızlar (bidoon) sorunu, Körfez ülkeleri kendi vatandaşlık rejimlerinde herhangi bir değişiklik yapmadan piyasa yoluyla çözülebilecektir.</blockquote><p>Coğrafi hareketliliğin yeni ayrıcalık biçimi olarak yükselişi:</p><blockquote>Nitekim coğrafi hareketlilik imkânı artık sınıfsal ayrıcalıkların, statünün ve risk yönetiminin en belirleyici unsuru haline gelmiştir. Çoklu vatandaşlığın en önemli katkısı sadece seyahat edebilme anlamında değil, başka yerde çalışabilme ve oturabilme anlamında da bu hareketlilik imkânını sağlamasındadır.</blockquote><p>Avrupa’nın mülteci politikasındaki dönüşüm:</p><blockquote>Küresel refahtan ayrıcalıklı bir paya sahip olan Avrupa, mültecilerin entegrasyonu için harcayabileceği (ve mülteci krizinin çözümünde önemli bir rol oynayabilecek) kaynaklarını, göçmenleri uzak tutmak için kullanmayı tercih etti. Bir diğer deyişle mülteci sayısının artışına paralel olarak kaynaklar; entegrasyondan militarizasyona kaydı.</blockquote><p>Mültecilerin toplumsal algısı üzerine:</p><blockquote>Mülteciler yoğun olarak yaşamaya başladıkları hemen her ülkede — ama özellikle Avrupa’da — artık ne yapılırsa yapılsın bulundukları topluma entegre olamayacak, o toplumun temel dinamiklerini bozacak potansiyel suçlular olarak görülmekte. Ev sahibi toplumlara göre mültecilerin hiç gelmemiş olmaları en iyi durum; ama artık geldiklerine göre, mümkünse geri dönmelerinin sağlanması gerekiyor. Mültecilerin kaçtıkları kurumsallaşmış iç savaş şiddeti, vardıkları yerlerde kurumsallaşmış bir gündelik şiddete dönüşmüş durumda.</blockquote><p>Siyasetin açıklayıcı çerçeve sunma işlevine dair:</p><blockquote>Siyaset, her şeyden önce karmaşık bir dünyada başımıza gelenlerin neden geldiğine yönelik bir çerçeve sunma çabasıdır. Giderek bütün dünyada yükselen milliyetçi uzlaşma, diğer açıklayıcı çerçevelerin yokluğunda, en yaygın kabul gören çerçeve haline gelmektedir.</blockquote><p>Yeni küresel çelişki manzarası:</p><blockquote>Dünyada hemen herkesin kendisine başka yerlerde yeni bir ev aradığı, dünyanın her yerinde yaşayabilmenin gücün en temel bileşeni haline geldiği, ama hiç kimsenin yeni gelenlere iyi komşuluk yapmak istemediği bir dünyadır bu. Bazılarının sonsuz bir hareket edebilme serbestisine sahip olduğu, ama aşağıda kalanların toplama kamplarında karşılandığı bir dünyadır.</blockquote><h4><strong>Popülizm hakkında tespitler</strong></h4><p>Popülizmin yeni siyasal biçim olarak yükselişi:</p><blockquote>Böylece, ekonomik kriz ve toplumsal hareketliliğin geleneksel temsil kurumlarını aşındırdığı bölgelerde yeni bir popülizm türü geliştirildi ve siyasi “şahsiyetlere” kitlelerle aracısız ilişkiler kurma imkânı sağladı. Çoğu örnekte, özellikle de ticaret ve imalat ile hızlı bir şekilde şehirleşen ülkelerde, değerleri ve dünya görüşleri eski müesses elitlerinkilerle çelişen yeni popülist lider kuşağının destekçileri, hırslı toplumsal sınıflar halinde iktidarı kovalamaya başladı (iktidarı talep etmeye başladı).</blockquote><p>Popülizmin kişiselleşmiş siyaset anlayışına dair:</p><blockquote>Popülizm, “siyasi liderlerin büyük rol oynadığı ve kurumlara çoğu kez güvenilmeyen” agresif ve şahsileştirilmiş bir siyaset tarzına dönüşü işaret eder. Halk, gelecekteki siyasi kazanımlarını vurgulayan bir siyasi proje vasıtasıyla değil, fiilen yeni siyasi eliti oluşturan, çoğu durumda “halka benzeyen” kimselerle özdeşleşme yoluyla iktidarı yeniden kazandığını düşünür.</blockquote><blockquote>Moffit’e göre (i) elitlere karşı halka hitap etmesi, (ii) aynı anda hem halktan görünme hem de onların üstünde bulunma konumları arasında gidip gelen lider figürü ve son olarak, (iii) bir kriz söyleminin varlığı, popülist tarzın üç anahtar özelliğini oluşturur.</blockquote><p><strong>Müştereklerin yitimi:</strong></p><blockquote>Bir zamanlar bütün eşitsizliklerine rağmen ulus-devletin bir biçimde sağladığı bu “ortak çıkar”, sınırsız ve dizginsiz bir serbest piyasa ekonomisiyle taçlanan neoliberal dönemde ciddi şekilde aşınmıştır. Bir diğer deyişle beşte birlik üst kısım (ve elbette en üst %1’lik kısım) ile geriye kalanlar arasındaki giderek büyüyen gelir farkı uçurumu ve buna eşlik eden, “arkada bırakılanların” perişan vaziyetine dair “küreselleşmenin galipleri” cephesindeki umursamazlık, popülist öfkenin somut temelidir. Söz konusu öfke, 1990’larda “müşterekler” algısının yitirilmesini ve ekonomik/kültürel parçalanmanın iyice şiddetlendirdiği kültürel dargınlıkların ifade bulmasını tetiklemiştir.</blockquote><p><strong>Gelişmekte olan ülkelerdeki popülizm dinamikleri:</strong></p><blockquote>Gelişmekte olan ülkelerde ise popülist liderler sadece küreselleşmenin kaybedeni olan yoksullar tarafından değil, dünya pazarlarıyla entegrasyondan fayda sağlayan yükselen orta sınıflar tarafından da desteklenmektedir.</blockquote><blockquote>Fakat burada hemen bir noktaya dikkat çekmek gerekir: Popülist hareketleri destekleyen yeni orta sınıflar, kentlerdeki “statü orta sınıfları” olarak adlandırabileceğimiz yerleşik orta sınıflardan farklıdır.</blockquote><blockquote>Söz konusu statü orta sınıfları çoğunlukla laik, modernist görüşlere sahiptir ve kültürel olarak da yüzleri Batı’ya dönüktür. Diğer yurttaşlara kıyasla daha iyi eğitimli, kapalı ekonomide işlevsel ve mevcut patronaj ağlarına sıkıca bağlı bir vaziyette, kendi toplumlarında ayrıcalıklı bir konuma sahip olmuşlardır.</blockquote><blockquote>Yükselen orta sınıflar ise daha dar perspektifli, daha az eğitimli, diğerleri kadar Batı’ya dönük olmayan ve en önemlisi de illiberal ve nativist (yerelci) özelliklere sahiptir.</blockquote><h4>Hakikatin parçalanışı ve kurumların çöküşü</h4><blockquote>Popülist yükselişi açıklayan bir diğer olgu, kurumların referans noktası olma özelliğini yitirmesidir. Günümüz toplumlarında mutlak doğru anlamında kullanabileceğimiz büyük harfli “Hakikat” sadece yerini birden fazla hakikate bırakmamış, bilakis hakikat algısı parçalanmış, kutuplaşmış ve tamamen dağılmıştır.</blockquote><h4>Post-truth (hakikat sonrası) çağın yükselişi, Trump ve Brexit:</h4><blockquote>Trump’ın seçim zaferinin ardından, daha önce farkına varılan fakat belki de hak ettiği ilgiyi görmeyen “hakikat sonrası” olgusu gün yüzüne çıkmıştır. Oxford Sözlüğü, “hakikat sonrası” (post-truth) ifadesini 2016 yılında icat edilmiş en önemli kavram olarak seçmiş ve “duygulara ve şahsi inançlara hitap etmenin, kamuoyunu şekillendirmede objektif gerçeklerden daha etkili olduğu koşullarla ilişkili” bir durum olarak tanımlamıştır.</blockquote><blockquote>Brexit yanlılarının, daha sonra Amerikan seçimlerinde Donald Trump tarafından izlenilen kampanyalarının özü; hakikat, rasyonel analiz ve gerçeklik temelli argümanların artık seçmenlerin önemli bir kısmı için ciddi bir geçerlilik taşımadığını göstermesidir.</blockquote><h4>Batı’nın Kaybı</h4><blockquote>Uluslararası sistemin dönüşümüne bir liberal cazibe merkezi olarak Avrupa’nın çözülmesiyle başlamak gerekir. “Avrupa çözülmesi” ifadesi için herhangi bir ortak tanımımız bulunmasa da AB’yi bir zamanlar bir arada tutan şey ne ise, onun artık yok olduğunu biliyoruz.</blockquote><blockquote>Avrupa’nın kaybettiği sadece ekonomik model ve savaşın korkunçluğuna dair ortak akıl değildir. Ivan Krastev’e göre AB farklı “dünyalar” ile etkileşim ve empati becerisini de yitirmiştir. AB’nin çeperinde kalan pek çok ülkenin siyasal elitleri için AB sürekli kendi değerlerinin altını çizen, ama bu değerler için harekete geçmeyen dayatmacı, kibirli ve kapalı bir topluluğa dönüşmüştür.</blockquote><p>Türkiye’nin Batı’yla nevrotik ilişkisi:</p><blockquote>Nevrotik ilişkiyi sadece okulda öğrenmediğimizi söyleyebilirim. Bu ülkenin kültürel üretiminin önemlice bir bölümü de aynı nevrotik yarılmayı devam ettiriyordu.</blockquote><blockquote>Örneğin erken dönem Cumhuriyet romanında bir yanda konuştuğu her kelimenin arasına bir ecnebi sözcük sıkıştıran, teşekkür etmek istediğinde “çok jantiyesiniz, mil mersi” diyen, sigara içip vals yapmayı Avrupalı olmak sayan; öte yanda da ruhunu kaybetmeden Avrupa’yı yakalamaya çalışan karakterler, Avrupa’ya yönelik öfkenin cisimleşmiş nesnesi gibidirler.</blockquote><blockquote>Bu karakterlerde öfke ile öykünme iç içe geçer. Onlar nezdinde Türk edebiyatı, bize ait olanın bir değerden çok, öfke ile karışık bir sınırı muhafaza etmek olduğunu hatırlatır.</blockquote><blockquote>Batılı olmak, çok da fazla Batılı olmamaktır; Batılı olmaya çalışırken Batılı olana öfke duymaktan vazgeçmemektir.</blockquote><p>Batı’ya öykünme zorunluluğuna duyulan hınç:</p><blockquote>Ayşe Zarakol’un <em>After Defeat: How the East Learned to Live with the West</em> adlı çalışmasına göre, Batı dışı modernleşmenin Batı ile ilişkisini ve Batı kültürüyle mesafesini sağlayan ana duygu bu hınç ve öfkedir: öykünmek zorunda kalmış olmaya duyulan öfke.</blockquote><p>Sovyetler Birliği’nin Batı karşıtlığı ve alternatif düzen arayışı:</p><blockquote>Nitekim Sovyetler Birliği’nin Batı karşıtlığı sadece yeni bir medeniyet odağı olma arzusuna dayanmıyordu. Batı medeniyetini hiyerarşik olarak küresel sistemin merkezine oturtan kapitalist toplumsal ilişkilere de bir alternatif içeriyordu.</blockquote><blockquote>Üstelik yine bütün 20. yüzyıl boyunca Rusya sadece kapitalizme yönelik gerçek, inandırıcı ve uygulanabilir bir alternatif iktisadi sistem sunmakla kalmadı; aynı zamanda bu alternatifi devletler sistemi içerisinde Batı’ya karşı güçlü bir odak oluşturarak da korudu. O alternatif, Batı dünyasının kurumlarını dengeleyen küresel kurumlarını oluşturdu ve Batı kapitalizmini dizginleyen bir aktör haline geldi.</blockquote><p>Batı’nın küresel cazibe merkezi haline gelişi:</p><blockquote>Bu uzlaşmanın, bir model ve ilişki olarak Batı fikrini bütün dünyada (ve özellikle Batı dışı dünyada) daha çekici hale getirdiğini burada hemen vurgulamak gerekir.</blockquote><blockquote>Her ne kadar bu dönemde Avrupa, Batı dışı toplumlar tarafından hâlâ kendi içine kapalı bir kulüp olma iddiasıyla eleştirilmiş olsa da, pek çok toplum için çekici bir model sunuyordu.</blockquote><p>Soğuk Savaş sonrası Batı ve ötekiler:</p><blockquote>Soğuk Savaş’ın bitmesinden neredeyse otuz yıl sonra gelip dayandığımız nokta bu: Bir yanda 20. yüzyılın bütün değerlerini arkasında bırakmak isteyen, artık kendisi dahi Batı-karşıtı bir Batı; öte yandan Batı’nın karşısında sadece Batı-karşıtı olarak ortaya çıkan, rekabet ve “bana karışma” ısrarı dışında hiçbir evrensel ya da ortak değer ileri süremeyen ötekiler.</blockquote><h4><strong>Devlet kapasitesi, vergi rejimleri ve dijital çağda denetim</strong></h4><p>Devletlerin gelir toplama kapasitesi üzerine:</p><blockquote>Devletlerin gelir toplama kapasitesi, bu geliri toplamak istedikleri aktörlerin yöneticiler karşısındaki pazarlık gücüne, bu aktörlerin vergilendirmeye göreli olarak istekli olup olmamalarına (bu gönüllülük her zaman kısmidir), vergi yükümlülüğünden kaçmanın maliyetine ve vergi aygıtının kapsamına bağlı olduğu gibi; vergilendirmenin gerçekleştiği uluslararası bağlam ve devletin bu bağlamda üstlendiği role de bağlıdır.</blockquote><p>Refah devleti örneği ve gelir kapasitesi:</p><blockquote>İkinci Dünya Savaşı sonrası özellikle Avrupa’da yaygın bir form haline gelen refah devletleri, devletin gelir toplama kapasitesinin en güçlü olduğu devletlerdir. Bu devletlerin vergi sistemlerinin temel mantığı, zenginliğin yeniden dağıtımına dayanır.</blockquote><p>Vergi cennetlerinin işlevi:</p><blockquote>Standart bir tanımı olmamakla birlikte <em>The Economist</em> ve Uluslararası Para Fonu, vergi cennetlerini; banka altyapısı ülkede yerleşik olmayanlara hizmet sunma üzerine tasarlanmış, esnek ve düşük bir vergi sistemine sahip, mali gizliliği esas alan ülkeler olarak tanımlamaktadır.</blockquote><p>Dijital çağda seçim manipülasyonu örneği:</p><blockquote>Üstelik kısa zaman sonra sorunun sadece ABD seçimleriyle ilgili olmadığı ve ana aktörün sadece Rusya devleti olmadığı da açığa çıkacaktı.<br> İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkmasının oylandığı Brexit referandumu sırasında da benzer bir kampanyanın yürütüldüğü ve bu kampanyada Londra merkezli Cambridge Analytica isimli bir şirketin önemli bir rol oynadığı iddia edildi.</blockquote><p>Dijital platformların siyasetteki gücü:</p><blockquote>Oyunun kurallarını belirleyen hizmet sağlayıcılar, hangi kimliklerin ve mesajların öne çıkacağını ve ne kadar etkili olabileceğini belirleme konusunda eşitsiz bir güce sahiptirler. Üstelik sosyal medyanın vaat ettiği özgürlük ve aracısız iletişim hissi, çok kolaylıkla topyekûn kontrol ve gözetim mekanizmasına evrilebilmektedir.</blockquote><p>Kamusal tartışmanın daralması:</p><blockquote>Gerçekten de siyasetle ilgili haber almak söz konusu olduğunda, farklı siyasi partilerin destekçilerinin başvurdukları ve güvendikleri kaynaklar nadiren örtüşmektedir.</blockquote><blockquote>Sadece kendine benzeyenlerle iletişimde kalmaya olanak sağlayan sosyal medya, tam da bu yönü nedeniyle kamusal tartışmaları derinleştirmek ve ortaklık duygusunu artırmak yerine kutuplaşmayı derinleştirmiştir.</blockquote><h4>Foucault’nun disiplin toplumu kavrayışıyla dijital çağın benzerliği:</h4><blockquote>Foucault, modern disiplin toplumlarına geçmeden önce kralın muhalifleri kentin en büyük meydanında idam etmesinin ve cesedin günlerce meydanda ibreti âlem için sergilenmesinin önemli bir işlev gördüğünü yazar.</blockquote><blockquote>Disiplin aygıtının toplumun en kılcal hücrelerine kadar ulaşmadığı, ama bundan da önemlisi kişilerin her an gözetlendiğini düşünerek kendi kendini disipline etmediği toplumlarda bu tarz performatif cezalar, itaati sağlamanın tek yoludur.</blockquote><blockquote>Dijital vatandaşlık döneminde de bireylerin sahip olduğu özgürlük hissi, itaatsizliğin her an açığa çıkabileceği hazır platformların bulunmasıyla hükümetlerin bu tarz performatif cezalar yoluyla itaat devşirmesine yol açar.</blockquote><blockquote>Bir diğer deyişle trol orduları ile yaşanan sanal linçlerin hedefiyle, meydanda muhaliflerin kafasını uçuran Ortaçağ krallarının hedefleri çok farklı değildir. İkisi de merkezsizleşmiş ve kontrolü kaybetme telaşında olan bir iktidar biçiminin baskı mekanizmasına işaret eder.</blockquote><blockquote>Önemli olanın mesaj olduğu, kişinin kim olduğunun bir öneminin kalmadığı ve herkesin gözden çıkarılabileceği bir baskı mekanizması harekete geçirilir.</blockquote><p>Kamunun ve güvenin kaybı:</p><blockquote>Güven kaybı, kamunun da yok olmasına neden olacaktır. Üstelik yine her durumda olduğu gibi toplum polisliği uygulamasından en fazla zarar görenler, fikirleri ana akımın dışında olanlar ve/veya siyasi iktidarla farklı düşünen muhaliflerdir.</blockquote><h3>Ulus, Modernite, Tek Kutuplu Dünya</h3><p>Ulus fikrinin hayali temelleri:</p><blockquote>Benedict Anderson, 1980’li yılların başında yazdığı ve sosyal bilimlerin en çok okunan kitaplarından biri olan <em>Hayali Cemaatler</em> isimli eserinde, ulusların kendini bir toplumun parçası olarak algılayan insanlar tarafından hayal edilmiş topluluklar olduğunu yazıyordu.</blockquote><blockquote>Ulus; görüntüler, ortak hatıralar, başımıza aynı anda gelen aynı olaylar yoluyla inşa edilen ve her sabah aynı saatte aynı haberleri okuyup benzer biçimlerde hisseden bir insanlar topluluğudur.</blockquote><p>Tek kutuplu dönemin sona erişi:</p><blockquote>ABD’nin tek kutuplu bir imparatorluk inşa ettiği 1990–2008 arası dönemde buzluğa kaldırmak zorunda kalmış olan bütün devletler, 2008 sonrasında o hırslarını buzluktan çıkardılar, zırhlarını kuşandılar ve ne kadar süreceği belli olmayan bu “fırsat döneminde” güç ve saygınlıklarını karşılıklı maksimize etmeye soyundular.</blockquote><p>Askerî gücün siyasette yeniden belirleyici olması:</p><blockquote>Örneğin Michael Desch, askerin sivil siyasetteki ağırlığının temelde bir iç düşmanın varlığı ve savaş/çatışma durumu ile doğru orantılı olduğunu yazmaktaydı.</blockquote><blockquote>Siyasal sorunların güvenlikleştirildiği toplumsal bağlamlarda sivil-asker ilişkilerinde hatırı sayılır bir sivilleşme gerçekleşse bile, asker kaybettiği gücünü büyük bir hızla yeniden kazanmaktaydı.</blockquote><p>Darbelerin yapısal işlevi:</p><blockquote>Nitekim devletler sadece ulusal varlıklar olmayıp, aynı zamanda bir uluslararası ittifakın parçasıdırlar. Kimi dönemlerde (çeşitli nedenlerle) ulusal siyasi/iktisadi hat ile uluslararası “düzen” arasındaki makas açılabilir. Bu makasın açılması, sivil siyasetin etrafındaki ulusal siyasi, iktisadi ve bürokratik ittifakları dağıtır. Darbe tam da bu ittifaklar siyasetinin yeniden düzenlenmesi ve ulusal siyasal hattın uluslararası siyasi/iktisadi konjonktürle uyumlu hale getirilmesi işlevini taşır.</blockquote><p>Otoriterleşme süreçlerinin kalıcılığı:</p><blockquote>Oysa tıpkı demokrasi tartışmasında da olduğu gibi, bir rejimin otoriterleşmesi ile otoriter siyasal sistemin kalıcı hale gelmesi bir ve aynı şey değildir.</blockquote><blockquote>Otoriterleşme eğiliminin ne kadar kalıcı olduğu; rejimin sosyal tabanından muhalefet etme biçimlerine, küresel değişimlerden kültürel çatışmalara kadar pek çok faktöre bağlıdır.</blockquote><p>Modernitenin getirdiği yaşam devrimi:</p><blockquote>Modernite bütün bunları değiştirmiştir.1800’lerin başında ortalama 35 yıl olan yaşam beklentisi bugün 70 yıl civarındadır.</blockquote><blockquote>Bir yüzyıl önce %35 civarında olan ve dünya ile kurduğumuz ilk deneyimi tamamen bambaşka biçimlerde yaşamamıza neden olan çocuk ölüm oranları sadece gelişmiş ülkelerde değil, aynı zamanda pek çok yoksul ülkede de azalarak %2’lere kadar inmiştir.</blockquote><blockquote>Üstelik bu eğilim devam ettiği takdirde 2030 yılında ortalama yaşam süresinin kadınlar için 85,3 yıl, erkekler için ise 78,1 yıl olacağı düşünülmektedir.</blockquote><p>Girdapta kaybolmamak:</p><blockquote>Kendimizi ortasında bulduğumuz girdap; iklim değişikliği, kaynakların tükenmesi, kitlesel yok oluş, gıda zincirinin çöküşü, aşırı nüfus, işlevsizleşme, organ bankaları, yapay zekâların insan emeğinin yerini alması ve terörizm gibi ürkütücü dönüşümler içeriyor olabilir. Ama yine de bize düşen bu korkunç belirsizliğin ortasında her an endişemizi canlı tutmak ya da her şeyi oluruna bırakmak değildir. Tam tersine daha çok ütopik spekülasyon yapmaktır. Geleceğe dair ortak ve güzel hayaller kurmaktır.</blockquote><blockquote>Kendimizi o girdabın içine bırakıp, o girdapta rahat etmeye alışmak değil; “bu girdabın akıntıları arasında, mahvedici akışının ortaya çıkmasına izin verdiği gerçeklik, güzellik, özgürlük ve adalet biçimlerini” aramaktır.</blockquote><p>Bu kitaplık notlar bu kadar. Bu notlarla birlikte, kaynakça üzerinden okumam gerektiğini düşündüğüm bolca not da aldığımı belirtmeliyim. Yani kitap, kaynakçasıyla da epey bir şey sunuyor.</p><p>Yıllardır not paylaşmıyordum, umarım bu da benim için yeniden başlamanın ilk adımı olur.</p><p>Sonraki notlarda görüşmek üzere.</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=2d768ee02563" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Al Sana Bahar — Hüsnü Mahalli]]></title>
            <link>https://medium.com/@okunankitap/al-sana-bahar-h%C3%BCsn%C3%BC-mahalli-27ea4d4bfa64?source=rss-4f10e6197bc8------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/27ea4d4bfa64</guid>
            <category><![CDATA[ortadoğu]]></category>
            <category><![CDATA[hüsnü-mahalli]]></category>
            <category><![CDATA[kitap]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[Okunan Kitap]]></dc:creator>
            <pubDate>Sun, 01 Apr 2018 15:01:58 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2018-04-01T15:01:58.097Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>Arap Baharı üzerinden 7 yıldan fazla zaman geçmiş (Aralık 2010). O dönem yaşananlar dünyanın her yerinde yankı bulmuş ayrıca Türkiye’nin de o, günlerden başlamak üzere, dış politikasında belirleyici konulardan biri haline gelmişti.</p><p>Hüsnü Mahalli, kendi deyimiyle yazı dizisi hedefiyle başladığını ancak o dizi uzayınca da kitaba çevirdiğini belirtiyor. Destek Yayınları’ndan çıkan kitabın bende 16. baskısı bulunuyor.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*6Dp80GKwZlc4R0mFV_5uUA.jpeg" /></figure><p>Notlar önceki kitaplara göre daha kısa kaldı. Kitabı, konuya dair referans oluşturacak bir kitaptan ziyade yazar tarafından alınmış değerli notların, tekrarlı bir şekilde yazıya dökülmüş olarak değerlendirdim.</p><p>Kitabın Arap Baharı’nın yaşandığı farklı ülkeler için temel tezi aynı olduğundan, her ülkede olay döngüsü bittikten sonra doğal olarak bu teze ve benzer retoriklere bırakıyor.</p><h3>Arap Baharı öncesi</h3><p>Mahalli, 17 Aralık 2010&#39;da Tunus’ta, bir gencin kendini yakması sonrası insanların sokağa çıkmasıyla başlayan sürecin; Batılı yorumcular tarafından Ortadoğu’da bir ‘Arap Baharı’nın mümkün olduğu yorumu getirmesini eleştirerek başlıyor kitaba (s. 11).</p><p>Yazar, Arap Baharı’nın çok önceden -en azından bazı açılardan- beklendiğini anlatmak amacıyla 2004&#39;te olanları anlatıyor (s.18):</p><blockquote>Big Boss neler olacağını önceden bildirdi: 8–10 Haziran 2004&#39;te. ABD’nin Sea Island kasabasında Büyük Ortadoğu Projesi Konferansı’nda.</blockquote><blockquote>Katılanlar: G-8 ülkelerinin yanı sıra bizden Türkiye, Yemen, Bahreyn, Cezayir, Afganistan, Irak ve Ürdün. Mısır, Tunus ve Suudi Arabistan ‘bize reform dayatacağınız için gelmiyoruz’ dediler.</blockquote><blockquote>Sonunda bir proje açıklandı. Projede yok yok ama özünde ‘Ey Müslümanlar adam olun yoksa biz sizi adam etmeyi biliriz’ deniliyordu. Peki bu nasıl olacaktı? Amerikalıların o mucizevi planı ile: ‘Yaratıcı kargaşa’.</blockquote><p>Hüsnü Mahalli, ABD’nin Arap Baharı’nı önceden bilindiği hatta planladığı iddiasına kanıt olarak; işin teorisyeni olarak gösterdiği Condolezza Rice’ın Ekim 2015&#39;te yaptığı ‘biz bu kadarını istemedik’ sözleri ve yine Aralık 2015&#39;te Obama’nın ‘Biz hiç kimseye Arap Baharı’nı dikte etmedik’ sözlerini göstermekte (s. 19).</p><p>Mahalli, Arap Baharı’na giden yolun ABD’nin Soros üzerinden dizayn ettiğini anlatıyor (s. 20):</p><blockquote>Amerika’nın Ocak 2015&#39;e kadar Ankara’daki büyükelçisi Ricciardone 2005&#39;ten başlayarak başta Müslüman Kardeşler olmak üzere Mısırlı muhaliflerle yoğun temas kuruyor, sık sık görüşüyordu.</blockquote><blockquote>Namı diğer Soros ise milyonlarca dolar harcayarak onlarca sivil toplum örgütü kurduruyor ve Ricciardone’ye destek veriyordu.</blockquote><blockquote>Arap Baharı Soros ve büyükelçinin o dönem çok iyi çalıştığını kanıtlıyor. Bunun farkına varan dönemin cumhurbaşkanı Mübarek, Başkan Bush’tan bu adamı derhal çekmesini istedi. Mübarek’in bu isteği ancak 2009 yazında yerine getirildi ve Margaret Scobey yeni büyükelçi oldu. Bir yıl sonra Scobey gitti ve yerine 2011 Haziran’ında Anne Patterson atandı. Bu da Müslüman Kardeşler’le içli dışlı olunca 2014&#39;te tarafından gönderildi ve şimdi Kerry’nin yardımcısı.</blockquote><p>Mahalli, Ortadoğu’da Mısır’ın neden önemli olduğunu aktarıyor (s. 25):</p><blockquote>Mısır’da iktidara getirilecek olan İslamcılar başta Türkiye olmak üzere tüm bölge için önemliydi. Çünkü İslamcıların ideolojik kaynağı Müslüman Kardeşler hareketi 1928&#39;de Mısır’da doğmuş ve tüm Arap ve Müslüman ülkelerini etkilemişti. Bugün dünyanın 72 ülkesinde Müslüman Kardeşler ya da aynı çizgide olan legal ve illegat örgütler vardır.</blockquote><h3>Tunus’a dair</h3><p>Hüsnü Mahalli, Tunus’u ve kurtuluşundaki Atatürk referanslarını ve Türkiye için önemini aktararak, Arap Baharı’na gelinen dönem ile bir karşılaştırma yapıyor (s. 26):</p><blockquote>1956&#39;da bağımsız olan 11 milyon nüfuslu Tunus, Osmanlı dönemini bir yana bıraksak bile Türkiye ve Türkiye’deki cumhuriyet deneyim ve geleneği açısından çok önemlidir.</blockquote><blockquote>Bağımsızlıktan sonra ülkenin ilk cumhurbaşkanı Habib Burgiba birçok Arap lider ve aydın gibi müthiş bir Atatürk hayranıydı ve Atatürk’ün cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’de yaptıklarının aynısını yaptı ya da yapmaya çalıştı.</blockquote><blockquote>(…) 1987 yılına dek ülkesini sorunsuz yönetti. Çünkü orduyu laik düzenin koruyucusu olarak örgütledi ama iktidarını polisiye yöntemlerle korudu. İçişleri Bakanı Bin Ali ise doktorların ‘bunadı ve iş yapamaz’ raporunu gerekçe göstererek Başkan Burgiba’yı 1987&#39;de görevden aldı ve onun yerine kendisi geçti.</blockquote><blockquote>(…) 2009&#39;da 4. kez cumhurbaşkanlığına seçilen Bin Ali 2006&#39;da ülkede gericilik sembolü olarak tanımladığı türbanı lise ve üniversitelerde yasakladı.</blockquote><blockquote>(…) Bin Ali batılı ülkelerden aldığı destekle Tunus’u ailesi ve yakın çevresi ile birlikte bir aile şirketi gibi yönetti ve çevresindeki herkesi zengin etti. Örneğin canı sıkıldığında ihale yasasını değiştiriyor ve kamunun mallarını yakın çevresine satıyor ama komisyonunu da alıyordu.</blockquote><p>Mahalli, Arap Baharı sonrası Tunus’ta yapılan ilk seçimle birlikte iktidara gelen El-Nahda için, Suriye Büyükelçiliğini ilk kapatan ülke olduğunu ve bunun Yeni Tunus yönetiminin ABD ile ilişkilerinde ilk başarılı sınavı olarak görüleceğini belirtiyor (s.33).</p><h3>Mısır’a dair</h3><p>Hüsnü Mahalli, Arap Baharı’nın Mısır’daki etkisini anlatıyor (s. 39):</p><blockquote>Hızlı gelişen ayaklanmayla 17 gün gibi kısa bir sürede Mısır halkı bölgenin en rezil ve herkes için çok tehlikeli liderini devirdi. Mübarek 30 yıl süreyle hizmet ettiği Batı’ya, ‘Ben gidersem radikal İslamcılar Mısır ve bölgeyi ele geçirir’ diyerek kurtarılmasını bekledi ve halkı yumuşatmak amacıyla İstihbarat Daire Başkanı Ömer Süleyman’ı kendisine yardımcı atadı ama işe yaramadı. 30 yıldır Mübarek’e destek veren Amerika’dan gelen talimatlarla 11 Şubat’ta duruma el koyan generaller 5 yıl sonra öngörüsü doğrulanan Mübarek’i istifaya zorladı ve iktidarı devraldı.</blockquote><p>Mübarek devrildikten sonra yapılan seçimlerde süpriz sonuçlar çıktı. Müslüman Kardeşler’in adayı Muhammed Mursi %51.73 oy alarak başkan oldu. Daha sonra dış politikada Mursi’nin Erdoğan ve Körfez’in kral, emir ve şeyhleri ile birlikte hareket etmesi herkesi tedirgin etti (s. 43).</p><p>Bu gidişattan hoşnut olmayan muhalefet halka 28 haziran günü ‘soğaka çıkın’ çağrısı yaptı:</p><blockquote>O tarih yaklaştıkça ortam gerginleşiyordu. Müslüman Kardeşler ‘biz de çıkarız’ diyorlardı. Ordu iç savaş endişesini taşıyarak ‘muhalefetin isteklerine kulak verilmesini’ ve 6 ay içinde yeni cumhurbaşkanlığı seçimi yapılmasını istiyordu. Erdoğan ise MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve başkalarını göndererek Mursi’ye ‘Ordu ve halkın tehditlerine aldırma ve sakın taviz verme’ telkinlerinde bulunuyordu. Mursi de öyle yapınca 28–30 Haziran’da 20 milyondan fazla Mısırlı sokaklara döküldü.</blockquote><p>Mahalli, bu gelişmeler üzerine 3 Temmuz 2013&#39;te ordunun duruma el koyduğunu, buna da Erdoğan’ın çok kızdığını ardından da iktidarı eline geçiren Sisi yönetimine; Suudi Arabistan, Kuveyt ve BAE’nin 11 milyar dolar acil mali yardımda bulunduğunu belirtiyor (s. 44).</p><p>Mahalli, seçimlerde %96 gibi bir oy almasına rağmen Sisi’nin, içte ve dışta çeşitli sorunlar yaşadığını yine de her şeye rağmen BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine seçildiğini ve bunun Batılı ülkeler başta olmak üzere uluslararası toplumun Sisi’nin darbesini kabullenmiş olarak okunması gerektiğini aktarıyor (s. 49).</p><h4>Mısır’ın Önemi</h4><p>Mahalli, Arap Baharı’nda Mısır’ı anlatırken, bir alt başlıkta Mısır’ın önemine değiniyor:</p><blockquote>(…)1517&#39;de başlayan Osmanlı’nın Mısır ilişkisi dolaylı da olsa 406 yıl sürdü ve Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunları Kahire’deki iktidarlarını 1953 yılına kadar koruyabildiler. Çünkü 23 Temmuz 1952&#39;de Cemal Abdülnasır’ın başını çektiği Hür Subaylar Grubu askeri bir darbeyle iktidarı ele geçirmiş ve Haziran 1953&#39;te Mısır’da kraliyete son vererek bir cumhuriyet kurmuşlardı. Ama o sırada darbenin başını çeken Cemal Abdülnasır’ın tersine Ankara’da ABD, NATO ve batıyla bütünleşen bir Menderes iktidarı vardı. Bu iktidarın Arap ve Ortadoğu politikası sonucu Ankara-Kahire ilişkileri hızla gerinleşiyordu.</blockquote><blockquote>(…) Menderes Hükümeti BM’de 1958–1960 döneminde yapılan kritik oylamada Fransa’dan yana Cezayir halkının bağımsızlığına karşı oy kullandı ve Cezayir Türkiye’nin aleyhte oyundan dolayı bağımsız olamadı. Menderes, Nasır’ın önderliğini yaptığı Bağlantısızlar Hareketi’ni engellemeye çalıştı ve Arap coğrafyasında devrimci hareketin karşısında oldu.</blockquote><h3>Libya’ya Dair</h3><p>Hüsnü Mahalli, Libya’da her şeyin 10 gün içinde olduğunu, önce Kaddafi’nin en yakın silah arkadaşlarından biri olan İçişleri Bakanı’nın istifa edip direnişçileri katıldığını, sonra da Paris ve Londra’da yaşayan muhaliflerin Bingazi’ye gelmeye başladığını belirtiyor (s. 54).</p><p>Mahalli, Kaddafi’yi anlatıyor (s. 59):</p><blockquote>(…) Kaddafi daha 27 yaşındayken genç bir subay olarak iktidarı ele geçirmiş ve HAziran 1970&#39;te ülkesinde bulunan Amerikan ve İngiliz üslerini kapatmıştı. Oysa Wheelus Üssü ki bu üssü 1980&#39;de ilk gezdiğimde şaşkınlığa uğramıştım. Amerika’nın Amerika dışındaki en büyük üssüydü.</blockquote><blockquote>Bununla yetinmeye Kaddafi 1971&#39;de petrolü millileştirerek Arapların 1973&#39;teki petrol ambargosunda büyük ve etkin rol oynamıştı. İki taraf arasında gerginleşen ilişkiler Irak’ın işgaline kadar sürdü.</blockquote><p>Kaddafi’nin, Batı’dan gelen ‘bu adam sizi dinden imandan edecek’ türünden propagandasına rağmen, Libya’da gerçekleştirmek istediği toplumsal dönüşümü şöyle anlatıyor Mahalli (s. 62):</p><blockquote>Muhafazakar ve dindar Libyalılar kadın özel korumalarla dolaşan Kaddafi’ye çok kızıyordu. Oysa Kaddafi bu görünlülerle Libyalı kadınları toplumun içine çekmeye çalışıyordu. Kaddafi iktidarı ele geçirdikten sonra başbakan olarak çıkardığı ilk yasa (16 Ekim 1969) ‘kadın-erkek eşitliği’ ile ilgiliydi. Oysa Libyalı kadınlar bunu istemiyordu. Libyalı kadınlar 1988&#39;de Kaddafi ‘başlık parası kaldırın’ dediğinde çok kızmış, kıyameti koparmışlardı.</blockquote><h3>Bahreyn’e Dair</h3><p>Mahalli, haritada dahi zor görünen Bahreyn’in önemini anlatıyor (s. 69):</p><blockquote>Bahreyn’in Batı açısından iki nedenden dolayı önemi vardır. Petrol ve İran’ı kollamak için çok önemli olan Hürmüz Boğazı. Ama Batı ve Bahreyn’i yönetenler açısından ortada bir sorun var: Bahreyn halkının yüzde 60–70&#39;i Şii, kral hazretleri Sünni.</blockquote><h3>Diğer</h3><p>Ekmelettin İhsanoğlu başkanlığında İslam İşbirliği Örgütü Suudiler istiyor diye Suriye’nin üyeliğini askıya alıyor. Ancak aynı örgüt daha sonra 2015&#39;te Suudi ordusunun BAE, Bahreyn, Kuveyt ve Katar ile birlikte Yemen’e saldırmasına ise sessiz kalmıştır (s. 76).</p><p>Mahalli’ye göre, son 100 yılda Arap ve İslam coğrafyasında yaşanmış tüm siyasal, sosyal, kültürel ve dinsel soruların tek nedeni Suudi Vahabi mezhebi ve bu mezhebe bağlı bağnaz kral, emir ve şeyhleridir (s. 77).</p><p>Hüsnü Mahalli, Türkiye ve İran’ın yan yana ve birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor. Özellikle 1950–60 arası dönemin kritik olduğunu, bu dönemde yaşan süreçlerin Türkiye ve İran’ın aldığı konumlar neticisinde bugüne geldiğini söylüyor (s. 100).</p><p>Bu kitaplık çıkarttığım notlar bu kadar.</p><p>Başta da belirttiğim gibi, kitap bazı yerlerde düzensiz, dağınık ve tekrarlı bölümler barındırıyor. O sebeple çıkartırken biraz zorlandığımı belirtmek isterim.</p><p>Sonraki notlarda görüşmek üzere.</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=27ea4d4bfa64" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[4 Dakikada: İstanbul’un fethinde gemiler karadan yürütüldü mü?]]></title>
            <link>https://medium.com/@okunankitap/4-dakikada-i%CC%87stanbulun-fethinde-gemiler-hali%C3%A7-e-nereden-gelmi%C5%9Fti-7851a47e3d36?source=rss-4f10e6197bc8------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/7851a47e3d36</guid>
            <category><![CDATA[kitap]]></category>
            <category><![CDATA[erdoğan-aydın]]></category>
            <category><![CDATA[fetih]]></category>
            <category><![CDATA[i̇stanbul]]></category>
            <category><![CDATA[fatih-sultan-mehme]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[Okunan Kitap]]></dc:creator>
            <pubDate>Thu, 01 Mar 2018 20:47:34 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2018-03-03T12:26:44.294Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>Erdoğan Aydın’ın Fatih ve Fetih isimli kitabı üzerinde aldığım notlar üzerinden, İstanbul’un fethi sırasında karadan yürütülerek Haliç’te ortaya çıktığı rivayet edilen gemilerin nereden geldiğine dair yazarın görüşlerini paylaşacağım.</p><p>Aldığım notların tamamı</p><p><a href="https://medium.com/@okunankitap/fatih-ve-fetih-erdo%C4%9Fan-ayd%C4%B1n-1fe170958ac6">Fatih ve Fetih — Erdoğan Aydın</a></p><h4>TL;DR</h4><p>Erdoğan Aydın’a göre, 15. yüzyılda dağdan gemi aşırtmak veya karadan yürütmek olarak aktarılan bir olay gerçekleşirken; (I) ortada neredeyse nasıl gerçekleştiğine dair kaynak olmaması, (II) iki tarafın (Bizans ve Osmanlı) güvenilir veya değil tarihçilerinin konuyu çok basit geçmelerini sebep olarak gösterek; fetih sırasında -Beyoğlu sırtlarından Haliç’e- <strong>gemilerin karadan yürütülmesi diye bir durum söz konusu değildir</strong>.</p><p>Gerçekleşmiş olayın yani gemilerin Haliç’te görülmesinin nasıl olabileceğine dair getirdiği açıklaması ise yazının içerisinde.</p><p>Geçelim detaylara.</p><h4>Öncesinde Yaşananlar</h4><p>Erdoğan Aydın’a göre<em> bir taraf yenilgiyi daha kabul edilebilir kılabilmenin, diğer taraf ise ne büyük şey becerebildiklerini ispatlamanın ruh haliyle </em>kabul edildiğini söylediği olayın gerçekleştiği tarih 22 Nisan 1453. Bu aynı zamanda savaşın 17. günü. Tarih konusunda tarafların, dönemin tarihçilerinin ve sonraki araştırmaların getirdiği bir itiraz söz konusu değil.</p><p>22 Nisan’dan 2 gün önce 4 gemi Bizans’a asker, mühimmat ve erzak getirmek üzere Haliç’e girmek isterken Osmanlı Donanması tarafından önü kesilir. Ancak Baltaoğlu komutasındaki donanma, yardımın götürülmesine engel olamaz. Bizans bu başarıyı şenliklerle kutlar. Osmanlı’da ise II. Mehmet, Baltaoğlu’nu azleder. Yerine Hamze Bey’i getirir.</p><p>İşte bu yenilgiden 2 gün sonra, sayısı 72 olduğunu gemilerin Beyoğlu sırtlarından Haliç’e indirildiği hemen her tarih kitabında ve doğal olarak da eğitim müfredatında yer alıyor.</p><p>Erdoğan Aydın, gemilerin Haliç’te görünmüş olmasına dair bir itirazı yok. İtirazı bu gemilerin Tophane’den, Dolmabahçe’den veya Beşiktaş’tan taşınması iddiasınadır. Bu itiraz bir yana, Erdoğan Aydın da bir dönem gemi sayısı ve zamanlama konusundaki abartılar olduğuna düşünmekle birlikte olayın doğruluğuna inandığını belirtiyor.</p><h4>Gemilerin Taşınması</h4><p>Resmi teze göre olayın belirleyicisi 20 Nisan’daki yenilgi. Yenilgiden sonra II. Mehmet’in gemileri Haliç’e taşıyın emrini veriyor. 2 gün içerisinde de gerçekleşiyor. Erdoğan Aydın’ın ilk itirazı bu ön-hazırlık aşamasındaki duruma (s.143):</p><blockquote>Herhangi bir bina için bile fizibilite yapılması gerektiği açıkken, sözkonusu bu iddianın, bizi illüzyonlar dünyasına taşıma amacı dışında tarihsel bir değer taşımayacağı açıktır. Böylesi kapsamlı bir iş için ciddi bir ön planlama, hazırlık, binlerce insanın uzun dönem süren seferberliği lazım geldiğiin göre, bu işten geriye hiçbir kesin bilgi, harita, belge kalmamış olması ilginç değil midir? Örneğin Namık Kemal’in, Fatih’in ‘bizzat kendisinin çizdiğinden’’ (Bkz. Evrak-ı Perişan, s. 124) söz ettiği haritalardan geride hiçbir ipucunun kalmaması düşündürücü değil mi?</blockquote><p>Aynı durumu, aynı dönemde yine Fatih’in emriyle yaptırılan Rumeli Hisarı’nın detayları pekiştiriyor (s. 143):</p><blockquote>5 bin tecrübeli usta ve işçiyle yapılan bir Rumeli Hisarı’nın yapımı bile 4,5 ay sürmüştür. Yapımı, yapanları vb. her ayrıntısına ilişkin bilgi sahibiyiz. Keza teknolojik bir atılım olmakla birlikte sonuç olarak yine de bildir bir teknolojinin daha büyük boyutlara uygulamasından ibaret olan büyük topların kimin tarafından yapıldığı, hangi başarısız deneylerden geçtiği, çizimlerinin nasıl olduğu, boyları enleri, Edirne’den İstanbul’a ancak iki ayda ve hangi zorluklarla taşındığı vb. bir dizi ayrıntının bilgisine sahibiz. Keza Haliç’in iki yakası arasında alt tarafı fıçıların birbirine bağlanmasıyla oluşturulan köprü inşaatı bile, önceden hazırlanmış fıçılarla daha ilk günden başlamasına rağmen, ancak gemilerin Haliç’e görünmesinden sonra tamamlanabilmiştir. Tüm bu veriler anımsanacak olursa, herbiri ortalama 800 ton olan 72 geminin dağlık ve ormanlık araziden aşırılması sorununda daha gerçekçi olmak koşullarına sahip oluruz.</blockquote><p>Bu karşılaştırmayla birlikte, eften püften olarak nitelendirilebilecek bir dizi konunun dahi Osmanlı arşivlerinde yer alırken, bu olaya ilişkin hiçbir ipucunun dahi yer almamasının dikkate değer olduğunu belirtiyor (s. 144):</p><blockquote>(…) Keza makaralarla mı, kızaklarla mı, arabalarla mı taşındığı bu işin kim tarafından planlandığı, kimin komuta ettiği, Beşiktaş’tan mı, Dolmabahçe’den mi yoksa Tophane’den mi hatta Rumeli Hisarı’nın oradan mı yola çıkıldığı, Şişhane’den mi yoksa Taksim’den mi geçirildiği bilinmemektedir. Öyle bir muamma ki, Turan Bey, Aşık Paşazade, İdris-i Bitlisi gibi aynı dönem tarihçilerinde gemilerin nasıl ve nerden taşındığına ilişkin bilgi yoktur.</blockquote><p>Erdoğan Aydın, resmi tarih anlatısının bu konuda yanıldığını (veya yanılttığını demek daha doğru olabilir) göstermek üzere, gemicilik bilgisine sahip H. Kazankaya’ya referans veriyor (s. 149):</p><blockquote>‘En basit hesapla; 61 metre boyunda 8 metre genişliğindeki bir kadırgayı, denizden kızakla karaya çıkarmak için [sadece karaya çıkarmak için] gemi başına 10 dakikalık bir zaman ayırsak 72 gemi için 720 dakikalık bir süre ayırmamız lazım gelir ki, bunu da saate çevirsek 12 saat eder ve gece biter.</blockquote><p>Bu itirazlarından sonra ise eldeki kayıtlar, dönemin tarihçileri ve teknik olanakları da göz önüne alarak gemilerin bir sabah Haliç’te nasıl görüldüğüne bir açıklama getirmeye çalışıyor (s. 153–154–155).</p><p>Erdoğan Aydın’a göre gemiler, kuşatma öncesi Kağıthane Deresi’nin Haliç’e birleştiği çevrede ve Okmeydanı’nın Haliç’e inen sırtlarında hazırlanmış gemi yapım merkezleri oluşturulan ve Timurtaş Paşa ile Koca Mustafa Paşa’lara gemi yapımı görevi verilen yerde hazırlanmıştır.</p><p>Yazar, bu açıklamaya ek olarak, özellikle Okmeydanı tersanesi için, belki de güvenlik nedeniyle tam kıyıda olmadığından buradan, gemilerin belli bir mesafe yürütülmüş olması da mümkündür diye de eklemektedir. Ancak söz konusu karadan yürütmenin, resmi tezdeki iddiaya oranla metrelerle ölçülecek cinsten olduğunu da belirtmektedir.</p><p>Son söz:</p><blockquote>(…) özetle Bizanslıların 22 Nisan sabahı karşılarında görüp, ‘Eya bu ne ola deyü perişan oldu’kları gemilerin hikayesi bundan ibarettir. Haliç’in içinde veya iç sırtlarında hazırlanıp gecenin karanlığında Kasımpaşa sahiline gelip dizilmişler ve zincir tahrip edilmeden böyle bir şey beklemeyen Bizanslıların moral dengeleri üzerinde önemli bir tahribat gerçekleştirmişlerdir.</blockquote><p>Özellikle 2018 Türkiyesi için, öncelikle tartışmaya açılması, açılsa dahi doğru isimler tarafından tartışılması mümkün görünmeyen bir konu <em>gemilerin karadan yürütülmesi</em>.</p><p>Erdoğan Aydın’ın bu konuya çok önemli ve başarılı bir katkı yaptığını düşünüyorum. Kitabın geri kalan bölümlerinde de II. Mehmet, Osmanlı’nın fetih sürecindeki yapısı ve fetih sonrasına ilişkin başka değerlendirmeler de mevcut.</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=7851a47e3d36" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Marksizme Sıra Dışı Bir Giriş — Bertell Ollman]]></title>
            <link>https://medium.com/@okunankitap/marksizme-s%C4%B1ra-d%C4%B1%C5%9F%C4%B1-bir-giri%C5%9F-bertell-ollman-ffda0f3dc1e7?source=rss-4f10e6197bc8------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/ffda0f3dc1e7</guid>
            <category><![CDATA[bertell-ollman]]></category>
            <category><![CDATA[marksizm]]></category>
            <category><![CDATA[kitap]]></category>
            <category><![CDATA[marxism]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[Okunan Kitap]]></dc:creator>
            <pubDate>Sat, 24 Feb 2018 11:56:15 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2018-02-24T11:56:15.329Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>Hem Marksizm üzerine ve hem de Yordam’ın cep kitapları serisinden ikinci kitabın notları paylaşıyorum. Önceki kitabın notlarında da söylemiştim, tekrar edeyim: <em>Yordam’ın cep kitapları serisi çok başarılı. Kimin emeği varsa tebrik etmek gerek.</em></p><p>Kitabın çevirisi Ayşegül Kars’a ait. Kitapta yazar, yer yer başlangıç seviye bilgilere yer verse de asıl amaç Marksizm üzerine daha önce bir şekilde okumalar yapmışlar için bazı soru işaretlerini gidermek, konuya farklı bir perspektif katmak amaçlı yazılmış diye düşünüyorum.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*wBg6PTz0Nlt6wDugQyDbow.png" /><figcaption>Kitabın Yordam’dan 2. baskısı</figcaption></figure><p>Bertell Ollman, neden sadece bazı insanların zengin kalanlarının yoksul olduğu ve bu durumun böyle gitmek zorunda olup olmadığı sorularının günümüzde en hararetle tartışılan konular olduğunu belirterek, Marx’ın ve Marksizm’in neyi amaçladığını açıklıyor (s. 9):</p><blockquote>Karl Marx, kapitalist toplumun nasıl işlediğini (kimin lehine, kimin aleyhine çalıştığını), feodalizmin içinden nasıl doğduğunu ve nereye doğru evrilebileceğini anlamaya çalışarak bu sorulara yanıt aradı.</blockquote><h3>Marksizm’e dair</h3><p>Ollman kitaba bir hatırlatma ile başlıyor (s. 10):</p><blockquote>Marx’ın analizini oluşturan ana kuramları -yabancılaşma kuramı, emek değer kuramı ve materyalist tarih anlayışını- ele alırken, bu kuramların odak noktasının kapitalizm analizi ve sınıfı mücadelesi olduğu unutulmamalıdır.</blockquote><p>Ollman’a göre sosyalist düşüncenin izlerini İncil’de bile bulmak mümkün diye başlıyor ve Marksizm’in kökenlerini aktarıyor (s. 11):</p><blockquote>(…) Marksizm’in temel düşünsel kökenleri aslında Alman felsefesinde, İngiliz ekonomi politiğinde ve Fransız ütopyacı sosyalizminde bulunur. Marx, dünyayı bütün akışkanlığı ve karmaşıklığıyla ele alırken kullandığı yöntemi, yani diyalektik yöntemi, Alman filozof Hegel’den öğrenmiştir. Bunun yanında Marx’ı emek değer kuramına götüren ilk fikirleri ona sağlayanlar, İngiliz ekonomi politikçiler Adam Smith ve David Ricardo olmuştur. Marx, kapitalizmin ötesine uzanan daha mutlu bir geleceğin işaretlerini ise, Fransız ütopyacılarda ve özellikle de Charles Fourier ve Comte de Saint-Simon’da yakaldı. Marksizm oluşum sürecinde onu besleyen unsurların bir kısmı, zenginliğin yanında bir o kadar yoksulluk üreten Sanayi Devrimi’nin yarattığı paradokstan geliyorsa, diğer kısmı da saydığımız düşünürlerin fikirlerinden gelmektedir.</blockquote><p>Ollman, Marx’ın analizinin hem diyalektik hem de materyalist niteliklere sahip bir felsefe üzerinde temellendiği anlatıyor (s. 11):</p><blockquote>Bu iki unsura yapılan vurgunun sebebi, değişim ve etkileşimin bütün tarihsel kurum ve süreçlerin zaruri parçaları olarak görülmeleridir. Diyalektik yöntemle bir yandan, siyasi seçimler ya da ekonomik krizler gibi kapitalist sistem içinde yer alan bir olay incelenirken, sistemin meydana getirdiği geniş bağlam gözden kaybolmamış olur. (…) Bu diyalektik yaklaşım, tarihte meydana gelen asli değişiklikleri, toplumun olağan işleyişi içerisinde evrilen karşıt eğilimlerin ya da çelişkilerin sonucu olarak görür.</blockquote><p>Ollman’a göre Marx, üretici insan etkinliği ile düşünceler arasındaki etkileşime bakarak toplumsal koşullar ve tutumların insanlarının düşüncelerinin gelişimi ve niteliği üzerindeki etkisinin, düşüncelerin toplumsal koşullar ve tutumlar üzerindeki etkisinden fazla olduğunu ortaya koymaya çalışmıştır (s. 12).</p><p>Bertell Ollman, Marx’ın yabancılaşma kuramıyla insanların hayatlarını kazanma yollarının, onların gündelik yaşantılarını nasıl etkilediğini açıklamaya çalıştığını belirtiyor (s. 13):</p><blockquote>Kapitalist toplumda işçiler, çalışırken kullandıkları araçların -makinalar, ham maddeler ve fabrikaların- sahibi değildirler. Üretim araçları kapitalistlerin mülkiyetindedir ve işçiler, ‘emek güçlerini’ ya da çalışma yetilerini ücret karşılığında kapitalistlere satmak zorundadırlar.</blockquote><blockquote>Böyle bir emek düzeninde, Marx’ın yabancılaşma kuramının merkezinde yer alan dört ilişki açığa çıkar:</blockquote><blockquote>(I) İşçi, kendi üreticiği etkinliğinden yabancılaşmıştır (ya da koparılmıştır); emeğiyle ne yapılacağına ve nasıl yapılacağına karar vermede hiçbir söz hakkı yoktur.</blockquote><blockquote>(II) İşçi, üretici etkinliğinin ürününden yabancılaşmıştır. Neyin üretileceği ve ürünle ne yapılacağı hakkında hiçbir kontrolü yoktur.</blockquote><blockquote>(III) İşçi, diğer insanlardan yabancılaşmıştır. Bunun sebebi, rekabet ve işbirliğinin yerini alan karşılıklı kayıtsızlıktır. Bu çeşit bir yabancılaşmanın sadece işçi ve kapitalist arasında görülmesi beklenebilir. Çünkü işçilerin üretici etkinlikleri ve ürünleri üzerindeki kontrollerini kullanarak kendi karlarını arttırmaya çalışanlar kapitalistlerdir.</blockquote><blockquote>(IV) Son olarak işçi, sadece insan olmamızdan dolayı hepimizin oaylaştığı özgül güçler olan ortak yaşamdan ve yaratıcılık niteliklerinden yabancılaşmıştır.</blockquote><p>Ollman, yabancılaşmayla birlikte, piyasanın gizemine teslim olan ürünlerin piyasada kaldığı dönem boyunca biçim ve isim değiştirdiğini belirtir. Bu şekilde işçinin ürettiği ürünler, artık işçiye hiç de öyle görünmeyeceğini belirtir (s. 14).</p><blockquote>İşçiler emek güçlerini satmakla, emeklerinin ürünü üzerindeki tüm taleplerinden vazgeçmiş olurlar (s.16)</blockquote><p>Ollman, Marx’ın kuramlarının az da işleyen demokratik kurumları olan birlikte gelişmiş sanayi kapitalizmine odaklandığını dolayısıyla da sosyalizmin vaat ettiklerinin görece yoksul ve siyasal olarak az gelişmiş ülkelerde tam anlamda gerçekleşebileceğini düşünmediğini belirtiyor (s. 25).</p><h3>Kapitalizm’e dair</h3><p>Ollman, Marx’ın Smith ve Ricardo’nun emek değer kuramını metaların maliyetini açıklamak için kullandığını ancak onlardan farklı olarak üretilen şeylerin neden bir fiyata sahip olduğuyla ilgilendiğini belirtir. Marx’a göre, üretilen şeylerin dağıtımı sadece kapitalizmde pazar ve fiyatlar aracılığıyla gerçekleşir. Köle ekonomisinin hakim olduğu toplumlarda ve feodal düzende ise bu durum farklıdır (s. 15).</p><p>Ollman, değerin üçüncü boyutu olan artık değeri anlatıyor (s. 17):</p><blockquote>(…) Artık değer işçi tarafından üretilen mübadele ve kullanım değeriyle, işçinin eline geçen ücret miktarı arasındaki farkı ifade eder. Kapitalist, herhangi bir meta gibi işçinin emek gücünü satın alır ve ardından işçiyi günde sekiz saat ya da daha fazla çalıştırır. Ancak işçi, farz edelim ki beş saatinde ürettiklerinin karşılığını ücret olarak alır. Geri kalan sürede üretilen zenginlik, kapitalistin elinde kalır.</blockquote><p>Artık değer açıklaması ardından Ollman, Kapitalizm’in neden krizlere mahkum olduğunu anlatır (s. 18):</p><blockquote>Ancak çelişkili olarak, artık değer miktarı aynı zamanda kapitalizmin en zayıf noktasıdır. İşçiler, ürettiklerinin sadece bir kısmını ücret olarak geri aldıkları için, ürettiklerinin büyük bir kısmını satın alamazlar. Sürekli artan toplam üretimin baskısı altındaki kapitalistler ise, durgunlaşan tüketimi arttıracak yeni pazarlar bulmaya çalışırlar. Ancak bu arayışlarında dönem dönem başarısız olurlar. Bu durum, ‘aşırı üretim’ krizine, yani şu kapitalizmin şu bildiğimiz çelişkisine yol açar: İnsanlar çok fazla ürettiklerinden dolayı çok azla hayatlarını sürdürmeye zorlanırlar.</blockquote><p>Bertell Ollman, Marx’a göre tarihin gerçek akışını belirleyen şeyin sınıf mücadelesi olduğunu söylüyor ve bunu açıyor (s. 20):</p><blockquote>Her sınıf, esas olarak, üretim süreciyle olan ilişkisine dayanarak tanımlanır. Her sınıfın bu ilişkiye dayanan kimi nesnel çıkarları vardır. Kapitalistlerin çıkarları, iktidarlarını korumak ve karlarını arttırmaktır. İşçilerin çıkarı ise, daha yüksek ücretler, güvenli çalışma koşulları, daha kısa çalışma saatleri ve ayrıca iktidarın yeniden dağılımıdır; çünkü bu yeniden dağılım diğer çıkarları gerçekleştirmek için gereklidir. Sınıf mücadelesi denilen şey, bu iki temel sınıfın birbirleriyle uzlaşmayan çıkarlarını birbirleri aleyhine gerçekleştirmek için yaptıkları her şeyi içerir.</blockquote><p>Ollman, kapitalizmde devletin belirgin olan üç özelliği olduğunu belirtiyor (s.21):</p><blockquote>(I) İlk olarak devlet, tehlikeli hale gelen muhalefeti bastırmak ve artık değeri büyütmeye yardımcı olmak için kullanılan kapitalistlerin elindeki bir araçtır. Bu amaçla devlet, işçi sınıfı karşıtı kanunlar çıkarır ve (refah devleti kisvesiyle) kapitalistlere çeşitli ekonomik subvansiyonlar sağlar.</blockquote><blockquote>(II) Marx devleti aynı zamanda, kapitalizmin ekonomik yapılarıyla iç içe geçmiş siyasi yapılarak olarak da tanımlar. Siyasi yapı, ekonomik yapının gereksinimlerini karşılar; ki bu gereksinimlerden en büyüğü sermaye birikimini gerçekleştirmektir.</blockquote><blockquote>(III) Son olarak devlet, sınıf mücadelesinin arenasıdır. Ancak bu arenada sınıfların ve sınıf fraksiyonlarının siyasi üstünlük için çekişmeleri pek de adil gerçekleşmez; çünkü kapitalistler bütün güçlü silahları ellerinde tutarlar.</blockquote><blockquote>Kapitalist sınıfın bir aracı olarak devlet, siyasi yetki ve süreçlerden oluşan bir yapı olarak devlet ve sınıf mücadelesinin arenası olarak devlet.</blockquote><p>Ollman, kapitalist ideolojinin egemen olarak tarif ettiği tüketici konumunu eleştiriyor (s. 22):</p><blockquote>Mesela kapitalist ideolojiye göre tüketiciler egemen pozisyondaymış gibi düşünülür; sanki süpermarkette yaptıkları tüketim tercihleriyle, neyin üretileceğini gerçekten belirliyorlarmış gibi! Halbuki bu iddia asılsızdır. Dahası, kapitalist ideolojide, tüketicilerin bu tercihlerinin nasıl değiştini (yani tarihini) ya da mevcut tercihlerinin kapsamını kimin belirlediğini (geniş sistemi) tahlil etmeye yönelik hiçbir çaba ortaya konmamıştır. Bir olayı bu şekilde tarihsel ve toplumsal bağlamına yerleştirmek, onu ‘diyalektik’ olarak incelemektir.</blockquote><p>Ollman, Marx’ın analizini anlatıyor (s. 28):</p><blockquote>Marx’ın kapitalizm analizi, toplumsal ve ekonomik sorunları, her sınıfı bu sorunlarla kendine özgü biçimlerde ilişkilenmeye iten nesnel çıkarlarla bağlantılandırır. Her sınıf, nesnel çıkarları doğrultusunda bu sorunlarla kendine özgü biçimlerde ilgilenme eğilimindedir. Böyle bir analiz de nihayetinde kapitalist üretim biçiminin sosyalizme dönüşümü sürecine içkin gerçek olanakları göz önüne serer.</blockquote><h3>Komünizm’e Dair</h3><p>Yazar Marx’a göre komünizmi tarif etmenin mümkün olmadığını belirtiyor ve buna sebep olarak da komünizmin sürekli oluş aşamasında olmasını gösteriyor (s. 29).</p><p>Ollman, Marx’ın komunist toplumu tartışmaya karşı olduğunu belirtiyor ve bu karşı oluşun ilkesel değil stratejik bir niteliği olduğunu belirtiyor bunun da üç sebebi olduğunu belirtiyor (s. 30):</p><blockquote>(I) Marx bilhassa ilk yazılarında, ellerindeki tek sermayeleri geleceğe dair reçeteler yazmak olan diğer sosyalistlerden kendisini kesin biçimde ayrı tutma kaygısı taşıyordu.</blockquote><blockquote>(II) İkinci olarak Marx’ın gayet iyi bildiği şey şuydu: İnsanları, yaşamlarını ve görüşlerini değiştirmeye iten şey çoğunlukla o günkü dayanılmaz koşullara verilen tepkidir. Gelecekteki daha iyi bir yaşamın yarattığı çekicilik insanları bir dereceye kadar bunu yapmaya itebilir. Bu bakımdan Marx komünizme vurgu yapmanın, kendisinin öncelikli politik amacı olan proleter sınıf bilincini geliştirmenin etkili bir aracı olarak görmemiştir.</blockquote><blockquote>(III) Son olarak Marx’ın günümüzden bakıldığında geleceğin sadece ana hatlarını sunan bir çerçeveyle yetinmesi onu, kapitalizm analizini komünist toplum tartışmasının yol açacağı yükün altına sokmakta tereddütlü olduğunu gösteriyor. Zira birçoklarının gözünde komünizm üzerinde ayrıntılı bir malzeme sunmak, Marx’ın çalışmasının bilimsel niteliğinin altını oyma tehlikesi taşıyordu.</blockquote><p>Yazar, Marx’ın komünsit geleceği ikiye ayırdığını, ilk evreyi ‘proletarya diktatörlüğü’ ikinci evreyi de çoğunlukla ‘tam komünizm’ olarak adlandırdığını belirtiyor ve ilk evre için tarihsel sınırları aktarıyor (s. 32):</p><blockquote>Kapitalist toplum ve komünist toplum arasında, birinin diğerine devrimci dönüşümünün gerçekleştiği dönem yer alır. Bu aynı zamanda devletin proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamayacağı, siyasal anlamda da bir geçiş sürecidir.</blockquote><p>Ollman, Marx’ın sözlerine verdiği atıfla, kapitalizmi yıkarken kullanılan araçlar ne kadar farklı olursa olsun amacın aynı olduğunu bunun da ‘tüm sermayeyi burjuvazinin elinden söküp almak, bütün üretim araçlarını devlet elinde merkezileştirmek ve üretici güçlerin bütününü olabildiğince hızlı arttırmak’ olduğunu belirtiyor (s. 34).</p><p>Temel amaç açıklamasına ufak bir şerh düşen Ollman, proletaryanın sahip olduğu topraklar ve miras hakkının için, kaldırılmaması gerektiğini ve proletaryayı karşısına alacak eylemlerden kaçınılması gerektiğini belirtiyor. Ollman’a göre, miras hakkı gibi reformları gerçekleştirmek, sadece kapitalist mülk sahibinin köylüyü zorla yerinden ettiği yerlerde mümkündür (s. 35).</p><p>Ollman, devrim sonrasında Marx’ın önerdiği ‘bütün göçmenlerin ve isyancıların mülklerinin kamulaştırılması’ önerisini açıklıyor (s. 38):</p><blockquote>Bu önlem, kamusal mülkiyeti gerçekleştirmesi devlete katkı sağlamaktan ziyade, karşı devrimci eylemlere girişmemesi için burjuvaziye uyarı bulunma amacını güden pratik bir adımdır.</blockquote><p>Ollman, Komünizm’e getirilen eleştirilerden biri olan bireyin hangi işte çalışacağına karar verme özgürlüğünün kısıtlanacağını eleştirisine cevap veriyor (s. 40):</p><blockquote>(…) iddia ettiklerinin aksine, bireyin hangi işte çalışacağına karar verme özgürlüğünü hiç de etkilemez. Ortadan kalkan şey sadece çalışmamayı tercih edebilme imtiyazıdır. Herkesin çalıştığı bir durumda da, ‘üretici emek, sınıfsal niteliğini kaybedecetir’. Bu durum Marx’ın şunu iddia etmesine müsaade eder: Komünizmde ‘sınıfsal farklılıklar yoktur; çünkü herkes, geri kalan herkes için bir işçidir’.</blockquote><p>Ollman, Hal Draper’a verdiği referansla, ‘proletarya diktatörlüğü’ kavramındaki diktatörlük kelimesinin Marx için, çoğumuza ifade ettiğinden farklı bir anlamı olduğuna değiniyor (s. 43):</p><blockquote>Marx bu kavramı hukuk-üstü ve genelde bir kişinin ya da zümrenin şiddete dayanan yönetimi anlamında kullanmadı. Hitler ve Mussolini’den önce ‘diktatörlüğün’ nasıl anlamlandırıldığını fazlasıyla etkileyen şey, bu kavramın Eski Roma’da kullanılış şekliydi. Eski Roma’da anayasaya göre, genelde kriz zamanlarında kimi belli görevleri kısıtlı bir zaman süresince yürütmesi için bir diktatör seçilirdi. Marx ‘proletarya diktatörlüğü’ ifadesini ilk kez Blanqui’ın yaklaşan işçi devletinin organizasyonu hakkındaki elitist görüşlerini eleştirmek için ortaya attı. Bu ifadeyi de, gelişmiş ülkelerin hepsinde nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfının tümünün (ki buna tarım işçilerini de dahil eder) demokratik yönetimi anlamında kullandı.</blockquote><p>Bertell Ollman’a göre proletarya diktatörlüğü, devrimin sabahında doğar ve tam komünizm başlangıcına kadar varlığını sürdürür. Görevi kapitalizmi geride bıraktığı maddi ya da insai tüm görünümleriyle ardından gelecek olan tam komünist topluma dönüştürmektir (s. 44).</p><p>Yazar, günümüz komünist devletlerinde yaşanları delil gösterek tartışmayı taşınana yere Marx’a referansla itiraz eder: Sosyalizm için zorunlu görünen toplumsal, ekonomik ve politik ön koşullar bu devletlerde henüz var olmamıştır. (s.48).</p><p>Ollman, Marx’ın komünizmden bahsederken herkesin topluma ne verdiyse onu alacağını (kesintiler yapıldıktan sonra) bununla birlikte para yerine de ruhsat ve makbuzdan bahsettiğini, bu ruhsat ve makbuzların da toplumsal fona ne kadar emek-zaman katkımız olduğunu gösteren kağıt parçaları olduğunu belirtir. Ayrıca bu makbuzlar para değildir çünkü dolaşıma girmezler (s.53–54).</p><p>Yazar, Marx’ın altı temel maddede toplanacak bir komünizm tanımını sunduğunu belirtiyor ve maddeleri aktarıyor (s. 57):</p><blockquote>(I) -Komünizm’de- iş bölümü ve buna bağlı olarak da bireylerin hayat boyu tek bir işe olan bağlımlılıkları sona ermiştir. İnsanlar artık çeşit çeşit işte çalışma ihtiyacını hissederler ve bunu yapabilecek güce sahiplerdir de.</blockquote><blockquote>(II) Üretirken, tüketirken ve boş zamanlarda diğer insanlarla birlikte ve onlar için hareket etmek, herkesin öncelikli isteğidir.</blockquote><blockquote>(III) Mülkiyet topraktan denize, yenilen yemekten giyilen giysiye kadar bütün doğayı içine alacak şekilde genişletilmiştir. Bireysel mülkiyet ise bütün biçimleriyle feshedilmiştir.</blockquote><blockquote>(IV) İnsanın bağlantı kurduğu her şey, kendi amacına göre şekillendirme yönündeki bilinçli çabasının ürünü olur. İnsanlar, daha önceden yaptıkları gibi işlerini şansa bırakmaktansa, doğa güçleri üzerindeki denetim ve bilgileri sayesinde kendi şanslarını kendileri yaratırlar.</blockquote><blockquote>(V) Üretici faaliyet dışında, insanların geri kalan faaliyetlerini düzenleyen hiçbir dışsal baskı yoktur. Üretimde ise dışsal bir düzenleme hala vardır ama gönüllü bir orkestrayı yöneten orkestra şefi gibi işlemektedir. (…) Bunun bir parçası olarak, ne kısıtlayıcı kanunlar; ne de zor ve ceza vardır. Devlet de yok olup gider.</blockquote><blockquote>(VI) İnsan türünde görmeye alışık olduğumuz milliyet, ırk, din, coğrafi bölgeler, meslek, sınıf ve aile temelindeki ayrımlar ortadan kalkmıştır. Bunların yerini o zamandaki yaşamın ve insanların daha uygun yeni ve henüz adı konmayan ayrımlar yer alır.</blockquote><p>Ollman’a göre komünist insanlar, doğayı tamamen idrat ettikleri zaman güçlerinin yettiği dışında bir şey istemeyeceğini belirtiyor ve bu inancın da iki dayanağı olduğunu söylüyor (s. 70):</p><blockquote>İlki, Marx’ın komünizmde insanların gücünün gerçekten nereye kadar erişebileceği konusundaki tasavvurudur. İkincisi, işbirliğinin yaratıcı potansiyeli hakkında buna eşlik eden varsayımlardır. Aslında Marx şunu söyler: Bugün insanların yapmak istedikleri ama yapamadıkları şeylerin çoğu, ideal komünizm koşullarında gerçekleştirilebilecektir.</blockquote><blockquote>(…) İnsanlar bu dönemde komünist gerçekliği oluşturan parçalar arasıdaki bağlantı o kadar bütüncül bir şekilde kavranır ki, Marx doğa bilimleriyle toplum bilimlerinin birleşeceği tahmininde bulunur. İşte bu açıdan Marx daha sonraları, insanoğlu ‘kendi tarihini bir süreç olarak görmeye ve doğayı kendi gerçek bedeni olarak kavramya (ki bu doğa üzerinde denetim uygulamayı da içerir) muktedir olur’ demiştir.</blockquote><blockquote>Dışsal otorite karşısında kazanılan zafer, suçlayanların ve benzer şekilde suçlananların zaferidir; Marx’ın dediği gibi ‘ceza ve zor insan davranışına aykırıdır’ (s. 76).</blockquote><p>Ollman’a göre Komünist insanlar ateist değildir ve bununla birlikte Marx’a için ateizm din-karşıtlığını ima ettiğini düşünerek bu kavramı kullanmadığını belirtir ve komünizm ile din meselesini açıklar (s. 84):</p><blockquote>Doğru olanı şudur: Din artık mesele edilecek bir şey olmaktan çıkmıştır. İnsanlar dini ne savunurlar, ne de dine karşı çıkarlar, ona karşı kayıtsızdırlar Devlet açısındansa, din sönümlenir. Zira işlevleri, özellikle de dünyayı açıklama rahatlatma gibi işlevleri, yok olmuştur.</blockquote><h4>Marsizm’i öğretmeye dair</h4><p>Bertell Ollman, kitabın son bölümünde, Marksizm’i öğreten bir hoca olarak başından geçenleri ve önerilerini paylaşıyor.</p><p>Ollman’a göre Marksizm’i öğreten bir üniversite hocasının karşılacağını 3 temel sorun olacaktır: Bunlardan ilki öğrencilerin çoğunda hakim olarak karşısına çıkacak burjuva ideolojisi, ikincisi üniversite düzeninin de parçası olan toplumsal ve ideolojik engeller, son olarak da canlı bir sosyalist hareketin olmaması (s.107).</p><p>Ollman, üniversitede Marksizm’i anlatırken karşılaştığı öğrencilerdeki sorunlu görüşleri anlatıyor. Özet gibi bir değerlendirme (s. 109):</p><blockquote>Tarihsel olmayan ve egoist bir insan doğası anlayışı; toplumun ayrı ayrı bireylerin toplamı olarak tasavvur edilmesi; bu tasavvura eşlik eden, toplumsal sorunları bireysel ve psikolojik sorunlar düzeyine indirgeme eğilimi (yani, ‘mağduru suçlama’ sendromunun bütünü); Marksizmin, Sovyet ve Çin örnekleriyle eleştirilmesi ve tabii ki en nihayetinde de radikal bir değişimin her ne şekilde olursa olsun mümkün olmadığını öğütleyen mantık.</blockquote><p>Bertell Ollman’a göre Amerika’daki temel eğitim, büyük ölçüde diyalektik düşünmemeyi öğretir; Marksizm’i anlatırken bir yandan da öğrencilere de bunu anlatmaya çalıştığını belirtir (s. 128).</p><p>Ollman, sınıf ve yabancılaşma arasındaki ilişkiyi öğrencilerine nasıl anlattığını ele alıyor (s. 133):</p><blockquote>Sınıf, hem yabancılaşmış toplumsal ilişkilerin ürünüdür; hem de bu yabancılaşmış ilişkileri doğuran dinamiğe yol açan unsurlardan biridir. Çıkarları için mücadele eden sınıflar, Marx’ın analizindeki insani öznedir. Marx’ın insan doğası anlayışı dahilinde sınıf dışındaki insanlığın başka herhangi bir alt bölümü aynı etkiyi yaratamaz.</blockquote><p>Bu kitaplık bu kadar.</p><p>Bir süredir çeşitli sebeplerle notları paylaşma sıklığı azaldı. Bununla birlikte, önceki yazıda notları farklı bir formatta yayınlamayı düşündüğümü belirtmiştim. Umarım her iki fikri de gerçekleştirebilirim.</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=ffda0f3dc1e7" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[6 Kitap Notu Sonrası Düşünceler ve Yöntem]]></title>
            <link>https://medium.com/@okunankitap/6-kitap-notu-sonras%C4%B1-d%C3%BC%C5%9F%C3%BCnceler-ve-y%C3%B6ntem-57610a6989fd?source=rss-4f10e6197bc8------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/57610a6989fd</guid>
            <category><![CDATA[kitap-i̇ncelemesi]]></category>
            <category><![CDATA[kitap]]></category>
            <category><![CDATA[kitaplar]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[Okunan Kitap]]></dc:creator>
            <pubDate>Mon, 15 Jan 2018 17:53:02 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2018-01-15T17:53:02.902Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>Kitap okuma <em>alışkanlığını</em> geç edindiğimi düşünüyorum. Alışkanlık ile anlatmak istediğim, belli bir alanda yazılmış kitapların farkındalık ile birlikte art arda okunması ve geriye biriktirmişlik hissi bırakması. Ele geçmiş veya raftan görüp alınan kitapları okumak değil.</p><p>Geride kalan yılın bana kalan en iyi yanı, kitaplarla olan ilişkiyi düzenlemek ve değiştirmek oldu. Bir süre hızlı okuma ve yabancıların ağzıyla <em>skimming</em> üzerindeki düşündükten sonra not alarak okumanın daha verimli olduğuna karar verdim. Sonra bu notlara bakınca, bir mühendis için, fazla dağınık olduğunu gördüm. Üstelik dijital de değildi. Aramak, gerektiğinde referans vermek, aktarmak, göndermek maliyetli olacaktı. Ve ardından blogu açmaya karar verdim.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*pNtCO3ZxzagAvpL-GeEHcQ.png" /><figcaption>Yer alan kitap notları</figcaption></figure><p>Geride kalan 10–12 haftalık süreçte, ortalama 2 haftada bir notları aktardım. Bu nokta belirtmek gerek, bu notlar düşündüğümden çok daha fazla okunuyor. Notların okunma süresine bakınca göze çarpan bir durum var; <em>12, 21, 14, 13, 10, 21 dakikalık </em>sürelerle okunması mümkün olan, ortalama 5000 vuruşa sahip notlar var. Yanisi uzun. Kitabı okuyan için genellikle gereksiz; okumayan içinse özet gibi oluyor, ki bunu istemiyorum.</p><p>Bu yüzden bundan sonra aktaracağım notları, önceki 6 kitapta olduğu gibi, kendi başlıklarımla ayırarak paylaşmayı böylece hem süreleri kısaltmayı hem de okunabilirliği artırmayı düşünüyorum. Örnek vermek gerekirse, notlarını aktardığım son kitap olan Fatih ve Fetih’i tüm notlar, gemilerin Haliç’e indirilmesi, Fatih’in ölümü, Fetihçilik ve Tarih yazımı gibi başlıklarıyla ayrı yazılar olarak yayınlamaktan söz ediyorum.</p><p>Son olarak kitapları okurken, birkaç soru üzerinden izlediğim bir yöntemi paylaşmak istiyorum. Belki benzerini uygulamak isteyen ya da üzerine eleştiri getirerek ilerletmek isteyen olabilir.</p><p>Dikkat ettiğim noktalar:</p><ul><li>Hangi amaçla yazıldığı.</li><li>Kitap, yazıldığı dönemin hakim konusuna ve görüşüne getirilmiş bir eleştiri ve cevap mıdır, yoksa bir araştırma sonucu mudur.</li><li>Eğer bir cevapsa, bu konuda başka ne yazılmış, yazar aslında kime cevap veriyor.</li><li>Mümkünse, kitabın nerede yazıldığı.</li><li>Kitabın yazıldığı dönemin ekonomik, siyasi, kültürel koşulları nelerdir.</li></ul><p>Böyle bir değerlendirme ile Mirgün Cabas’ın kitabındaki Adil Serdar Saçan röportajını, Ahmet Şık’ın kitabındaki durum ile ayırmak mümkün oluyor diye düşünüyorum.</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=57610a6989fd" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Fatih ve Fetih — Erdoğan Aydın]]></title>
            <link>https://medium.com/@okunankitap/fatih-ve-fetih-erdo%C4%9Fan-ayd%C4%B1n-1fe170958ac6?source=rss-4f10e6197bc8------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/1fe170958ac6</guid>
            <category><![CDATA[kitap]]></category>
            <category><![CDATA[fatih-sultan-mehmet]]></category>
            <category><![CDATA[i̇stanbulun-fethi]]></category>
            <category><![CDATA[1453]]></category>
            <category><![CDATA[erdoğan-aydın]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[Okunan Kitap]]></dc:creator>
            <pubDate>Sun, 14 Jan 2018 16:24:18 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2018-01-14T17:26:32.628Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>İlk baskısı 1997&#39;de Cumhuriyet Kitap Kulübü tarafından yapılmış kitabın 4. baskısı (2000) elimde.</p><p>Erdoğan Aydın, hakim tarih yazımını ve tarihe bakışı hem yöntemsel hem de içerik bakımından eleştiren, üstelik bunları liberal bir tavır takınmadan yapmayı sürdürmüş bir yazar. Kendisine, Turan Dursun okumaları sırasında rastlamıştım. Okuduğum Erdoğan Aydın kitapları bloga yazılacaklar listesinde, henüz okumadıklarım da okunacaklar listesinde duruyor.</p><p>Aydın, Fatih ve Fetih kitabında İstanbul’un fethine dair mitleri ve gerçekleri ele alıyor. Kaynakça kısmı oldukça geniş, konuyu her açıdan ele almış, her görüşten insanın muhakkak edinmesi ve okuması gereken bir eser.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*k2rF23DLxVETfRXvtj26cg.jpeg" /></figure><p>Erdoğan Aydın’ın kitabın yazılış amacını şöyle anlatıyor (s. 15):</p><blockquote>İstanbul’un fethi üzerinden resmi tarihin eleştirisini yapmak veya diğer bir ifadeyle resmi tarihin eleştirisi üzerinden İstanbul’un fethinin gerçek tarihini yazmaya çalıştım.</blockquote><h3>TL;DR</h3><p>Bu güne kadar yazdığım 5 kitap özeti de ortalama 10+ dakika okunma süresine sahip. Bu sebeple aldığım notlara geçmeden önce, yabancıların sık kullandığı TL;DR bölümünü eklemeye karar verdim. Türkçesi için <em>çok uzun yazmışsın kardeş, valla okumaya üşendim</em> diyebiliriz. (Bkz: <a href="https://www.urbandictionary.com/define.php?term=tl%3Bdr">tl;dr</a>)</p><p>Erdoğan Aydın, toplumdaki tarih takıntısıyla birlikte gelen ülkemizdeki tarih yazımının öznel ve şoven yazım olarak dünyanın en uç örneklerinden biri olduğunu belirtiyor. Tarih aynı zamanda yarınları kuracak enerji bulunamadığında yeniden öykünecek alan olarak da kullanılıyor, hem siyasi hem de toplumsal. Bu anlayı karşılık, tarihin önyargılardan kurtularak özgürleştirilmesi gerektiğini savunuyor. Tarihi, geçmişi ve süreç içerisindeki dönüşümü kavrayarak insanlaşmasının temel bir aracı olarak değerlendiriyor.</p><p>Bu bağlamda öncelikle İstanbul’un fethinin en önemli sebebinin dönemin devlet-içi hiziplerin (Çandarlı ve Zağanos) çatışması ve sonuçları olduğunu söylüyor. Fetihi, İstanbul’a nasıl girildiğini anlatıyor. Gemilerin Haliç’e nereden geçtiğini anlatıyor, burada resmi tarihi yalanlıyor. Karadan yürütülmediğini savunuyor. Fetihin ardından, bazı tarihçiler tarafından da kabul edilmiş olan talanı anlatıyor. Fatih’in zihnindeki ‘çok dinli bir İstanbul’u örnekleriyle anlatıyor ve arkasındakilerin bunu sürdürmediğini savunuyor. İstanbul’un fethi için atfedilen çağ açma konusunun bir efsane olduğunu yine savunuyor. Bunlarla birlikte, tezlerinin bütünleştirilmesi bakımından; Fatih dönemini, annesini, Osmanlı’nın Türklüğü konusunu ve dönemin Osmanlı düzenine değiniyor.</p><p>Son olarak da Fatih’in ölümünün, tıpkı fetih sürecindeki belirleyici etken olarak gördüğü hizip çatışması yüzünden gerçekleştiğini belirtiyor.</p><p>Not: Bu blogu açarken, ‘kitap eleştiri, tanıtım blogu değildir’ diye yazmıştım. Yukarıdaki satırları da bu bağlamda görmek faydalı olacaktır. Bu bölüm kitaptan aldığım notların, tabii dolayısıyla kitabın, kısa bir halidir diyebiliriz.</p><h3>Tarihçilik</h3><p>Tarihe nasıl bakmalıyız/bakmamalıyız (I) (s. 11):</p><blockquote>Tarihimizle övünüyor, tarihimize öykünüyoruz. Bugünümüz bize yetmiyor, yarınımızı kuracak enerji ve ufku bulamadığımız oranda yüzümüzü tarihimize dönüyoruz. Ancak tarihin gerçekliği olmuyor bu yüzümüzü döndüğümüz yer; övünçler çıkarmamızı sağlamak üzere yazılmış bir tarihle karşılaşıyoruz. Bizi daha rahat kontrol edebilmek için kurgulanmış bu resmi tarihten, doğru bir tarih bilinci de edinemiyoruz.</blockquote><p>Tarihe nasıl bakmalıyız/bakmamalıyız (II) (s. 12):</p><blockquote>Gerçekte tarih, ‘belli kalıpların dışına çıkmasını bilen, soran, sordukça öğrenen, öğrendikçe araştıran’ nesiller yaratmanın, önyargılardan kurtararak özgürleştirmenin, geçmişi ve süreç içindeki dönüşümü kavrayarak insanlaşmanın, olayları neden sonuç ilişkisi içinde değerlendirebilme yetisi kazanmanın temel bir aracıdır.</blockquote><p>Tarihe nasıl bakmalıyız/bakmamalıyız (III) (s. 64):</p><blockquote>(…) Tarihe katılması mazur, hatta günümüz koşullarında biricik öznellik, evrensel değerler açısından yapılanların anlamı, karşılaşılan güçlerin ezen ve ezilen konumunlarının ayrıştırılması vb. olmalıdır. Kuşkusuz yaşanmış olanlar bizlerin tarihidir. Ancak insanlığın ilkel dönemlerinin, aşılmış ve aşılması gereken dönemlerinin tarihidir aynı zamanda. Tam da bu nedenle evrensel bir gözle değerlendirilmesi gereken, ‘biz’den ya da ‘onlar’dan farketmez, kim yapmış olursa olsun, her haksızlığın olumlanmayan, hatta eleştirilen aktarımıdır; ki böyle bir tarihçilik sayesinde evrensel bir insanlık anlayışının örülmesi mümkün olsun, tarihten beslenen içimizdeki canavarlıklar ve işgalcilik eğilimleri tasfiye edilebilsin.</blockquote><p>Erdoğan Aydın, yazılmış Türk tarih tezi ve resmi tarih üzerinden, tarihçilik anlayışına itirazlarını belirtiyor (s. 200):</p><blockquote>Türk tarih tezi, yapılmış her şeyin, öyle ki onun yıktığı Osmanlılar döneminde gerçekleşse bile doğru, gerekli, zorunlu, iyi ve ilerleme olarak kabul edilmesi üzerine kurulmuştur. Kimbilir belki de bu durum, üstünde yaşadığımız bu toprakların bile kendi tarihsel vatanımız değil, galip (bir dizi acılar çektirerek) yerleştiğimiz ve ‘bizim’ ettiğimiz topraklar olmasının bir yansımasıdır. Sanılıyor ki bu yayılmacılığımızı şöyle veya böyle haklı göstererek, birilerinin bu konumumuzu sorgulamarının önünü alırız. Oysa bunun çok gereksiz bir kaygı olduğu açıktır.</blockquote><p>Tarih yazımına dair itirazlar (s. 213):</p><blockquote>Tarih yazıcılığımız, insan hakları, barış ve kardeşlik gibi değerleri hiçbir zaman kendine sorun edinmemiş olduğu bir yana, genelde Türkler ve Müslümanlar açısından da ciddi sorunlarla maluldür. Müslüman’ın Müslüman’a, Arap’ın Arap’a, Türk’ün Türk’e karşı savaşında resmi tarihçiliğimiz genel olarak devlet geleneğinin yüksek çıkarları gereği kazanan ve belirleyenden yana biçimlenmiş ve bizi de böyle bir tarih bilinciyle donatmaya çalışmıştır. Türk İslam tarih yazımı da işte böyle çarpık bir yaklaşımla biçimlenmiştir.</blockquote><blockquote>Resmi tarihin ilkesi yoktur, çıkarı vardır. (s. 237)</blockquote><h3>Fetihçilik</h3><p>Erdoğan Aydın, fetihçilik anlayışını tartışmaya açtığı bölümün başlığını ‘kültürel boyunduruğumuz: fetihçilik’ olarak atıyor ve 1453&#39;e nasıl bakılması gerektiğini aktarıyor (s. 17):</p><blockquote>(…) şehrin 29 Mayıs 1453 günü Osmanlılarca işgali ile 15–16 Mart 1920&#39;de İngilizlerce işgali arasında, işgalcilerin kimliği dışında öz olarak bir fark olmadığını görürüz. Şehrin o anki meşru sahiplerine yabancı olan güçlerin, silah zoruyla işgali anlamında bu iki günün de kutlanması değil, aksine barışçıl ve hakça bir dünya yaratmak için tarihin kaydettiği olumsuzluklar olarak anılmaları gerekiyor. Buna karşılık 6 Ekim 1923 tarihinin, şehrin yabancı tahakkümden kurtarıldığı bir gün olarak kutlanmayı gerektirdiği açıktır.</blockquote><p>Erdoğan Aydın, 6 Ekim 1923&#39;i kutlamak yerine, 29 Mayıs’ı tercih etmenin eleştirisini yapıyor (s. 18):</p><blockquote>İşgalden kurtuluşun değil de işgalin kutlanması, ‘Türk sağı’nın anti emperyalist bilincimizin dayanak noktalarını ortadan kaldırmak ve çağdaş insanlık kavramlarıyla ilişkilenmemizi engellemek amacıyla biçimlenen bir tercihiydi. Bugün ise, İstanbul’un Osmanlılarca işgalinden dolayısıyla Osmanlı’dan yana konulan bu tercih, artık toplumun şeriatçı ve ırkçı kalıplara dökülmesinin temel bir öğesi haline gelmiştir.</blockquote><p>Fetihçilik anlayışına getirilen iki itirazla birlikte, bugüne dair oluşabilecek sorulara bir cevap (s. 19):</p><blockquote>Kimse geçmiş tarihte burada değildik diye kalkıp gitmemizi istemiyor, isteyemez de. Sorun bugünkü varlığımız değil zaten, sorun tarihimizde. Dolayısıyla irdelememiz, İstanbul’un ulusal aidiyetini değiştirmekli ilgili değil, ama barışçıl ve adil bir dünya için, demokrasi kültürünü kurumsallaştırabilmek için tarihimizle hesaplaşmamız zorunluluğu anlamında önem taşıyor.</blockquote><p>Erdoğan Aydın, İstanbul’un fethi özelinde, geçmişi irdelemenin yani tarihin amacını anlatıyor (s. 20):</p><blockquote>Eksileri ve artılarıyla o günün bütünsel bir tablosunu çıkartmaktan amacımız; bir yandan o günün gerçekliğinde doğal, oysa bu gün insanlık ayıbı olan şeylerin, insanlığın evrimi ve uluslararası barış açısından sorgulayıcı bir irdelenmesini yapmaktır. Kaldı ki tarih sadece bir olumsuzluklar bütünü değildir. Aksine bugün bile yapılan bazı hak ihlalleri ve kültürel ayrımcılığın daha o zamanlar aşıldığının örneklerini de içermektedir; ki bunların bugün körüklenen halklar arası düşmanlığın ve tahakkümcü ideolojilerin kültürel temelini zayıflatmak amacıyla aktarılması gerekmektedir.</blockquote><p>Erdoğan Aydın, tarih bilincinin tekrar eskiye dönmek için değil, vahşetin yinelenmemesi ve halkların kendilerine karşı daha gerçekçi, birbirlerine karşı ise daha anlayışlı olması için gerekli olduğunu belirtiyor (s. 20).</p><p>Fetihçilik meselesine, haçlı seferleri ve cihat üzerinden bir bakış (s. 23):</p><blockquote>Haçlı seferlerine cihat mantığıyla karşı çıkmanın ahlaki gerekçesi olamayacağı açıktır. Kendiniz ilhak fırsatları kollarken başkalarının ilhakına karşı çıkamazsınız. İspanya’yı işgal eden Tarık Bin Ziyad’ı kınamadan, onun ‘gemileri’ ifadesinden yalnızca sıkıntı duyma erdemine ulaşmadan, İspanyolları, Arapları kovarken yaptıkları, keza Azteklere, İnkalara yaptıkları katliamlardan dolayı kınayamazsınız.</blockquote><p>Erdoğan Aydın, hem fetihi savunup hem de demokrasi ve adaletten bahsetmenin iki yüzlü bir demagogluk yapmak olduğunu savunuyor (s. 24).</p><p>Erdoğan Aydın, tarihle barışık olmanın iki yolu olduğunu söylüyor. Bu yollardan ilki tarihi olduğu gibi savunmak diğeri ise fetihleri, dinlere veya uluslara indirgemeden insanlığın evriminin ilkel dönemlerinin gerçeği olarak kabul etmek (s. 24).</p><p>Erdoğan Aydın, fetihçiliğe karşı getirilen argümanlardan olan ‘hak dini yaymak’ konusuyla ilgili olarak bunun yalnızca bir kılıf olduğunu, fetihçiliği inançsal değil siyasal ve emperyalist bir amacın sonucu olarak görmek gerektiğini; buna örnek olarak da Osmanlı’nın batıda nasıl yapıyorsa Türk Beyliklerine de aynını yaptığını belirtiyor (s. 219).</p><h3>Fatih</h3><p>Erdoğan Aydın’ın kaleminden Fatih (farklı yerlerde II. Mehmet olarak da bahsediyor) portesi (s. 13):</p><blockquote>Fatih, o gün için çok önemli olan laik yönelimler, bilimin teşviki ve farklı inançların kurumsallaşma hakkına saygıda diğer Osmanlı padişahları içinde erdemleriyle de sıyrılan bir insandı.</blockquote><p>Erdoğan Aydın, Fatih ile safiyane cihat ve gazacılık arasında çizilen paralleliğin doğru olmadığını belirtiyor (s. 246):</p><blockquote>Fatih tıpkı diğer benzerleri gibi, karşıt dinlerden insanlara saldırdığı kadar inancından olan insanlara da saldırmış olan bir imparatordur. Onun diğer Müslümanlardan ilhak ettiği toprakların genişliği Hıristiyanlardan ilhak ettiği topraklardan daha geniş, öldürdüğü Türk ve Müslümanların sayısı öldürdüğü Hıristiyanlardan daha fazla olmuştur. Dinin Fatih’in elindeki anlamı (…) kendi halkını daha rahat yönetmede sağladığı avantajlarla bir olanak, bir ideolojik araçtır.</blockquote><p>Erdoğan Aydın, Fatih’in sofuluktan oldukça uzak olduğunu, ideolojiler üstü bir imparatorluk siyaseti izlediğini ve devletin gelirlerini artırmak için şeriat dışı uygulamalara başvurduğunu, hatta bunlardan birinde tarikat vakıflarının mallarına el koymaktan çekinmediğini, bunlarla birlikte o dönemde resim yasağının bizzat şahsında bozduğunu, İtalya’dan ressam getirmek için çabaladığını, Venedik ile yaşanan 16 yıllık savaşın ardından barış anlaşmasının maddelerinden birinde Venedikli büyük bir ressamın İstanbul’a gönderilmesini dayattığını belirtiyor (s. 265).</p><p>Erdoğan Aydın, Fatih’in Hıristiyan devletleri yıkmaya çalıştığını ancak dinlerini asla tasfiye etmeye kalkmadığından söz ederken, Ortodoks devletlerle savaşmış aynı Katolikliğe karşı da Ortodoks örgütlenmesini desteklemiş bir imparator olduğunu anlatıyor (s. 268).</p><h3>Fethin Nedenleri</h3><p>Erdoğan Aydın İstanbul’ın fethini iki türlü ele alıyor (s. 24–25):</p><blockquote>Birincisi, Osmanlı tarihinin önemli kilometre taşlarından biri olarak. Zaten çürümüş, kuşatılmış, Osmanlının bağımlısı bir şehir devleti haline gelmiş olan Bizans’ın, iç ve dış savaşlarla biçimlenen Osmanlı iktidarının iki yakasını birleştirmek ve otoriteyi güçlendirmekte önem taşıyan coğrafi ve psikolojik merkez elde etmek açısından. (…) İkincisi, insanları ‘kafirler’ ve Müslümanlar olarak iki ayırarak, ‘kafirlere’ ait topraklarını ele geçirilmesini bir ‘hak’, hatta kutsal görev görmek şeklinde özetlenebilecek gazi felsefesi ve gaza geleneğinin topluma yeniden egemen kılınmasını motive etmek açısından.</blockquote><p>Aydın, bu iki ele alışla birlikte sonuçları okumanın daha kolay olacağını ve fethin Osmanlı devleti açısından iç sonuçlarını belirtiyor (s. 25):</p><blockquote>Fetih, II. Mehmet’in gerçek iktidar olabilmesini olanaklı kılarken, yapılan ilk iş, Müslüman geleneğinden gelen ‘vezir-i azam’ Çandarlı Halil Paşa’yı ipe çekip, tüm idarenin devşirme kapıkullarına devredilmesiyle devletin reorganizasyonu olmuştur.</blockquote><p>Erdoğan Aydın, Fatih’in fetih ile beraber iktidar olduğunu, bu iktidarın da, Osmanlı Hanedanlığına paralel bir şekilde kurumsallaşan Çandarlı (sadrazamlık) sülalesinin sonunu getirdiğini belirtiyor. Çandarlı’nın bu duruma düşmesine sebep olarak da Fatih’in erken dönemde tahttan düşürerek babası II. Murat’ı tekrardan tahta çıkarması olarak işaret edilebileceğini belirtiyor (s. 31).</p><p>Erdoğan Aydın, süreç içerisinde yaşananları değerlendirdiği bu gelişmelerin taraflar üzerinden ‘doğru’ veya ‘yanlış’ şeklinde değerlendirilmesinin doğru olmadığını, aslolanın bu tarihsel dönemeçte egemen güçlerin çıkar ilişkiler arasında bir iktidar kavgası olduğunu anlatıyor (s. 33).</p><p>Erdoğan Aydın, fetih öncesi ve sürecinde Çandarlı’nın fetihe karşı çıkışı üzerinden onun pozisyonunu ve savunduklarını ve muhtemel sonuçlarını, nasıl bakılması gerektiğiyle birlikte anlatıyor (s. 33):</p><blockquote>Çandarlı Müslüman kökenli feodal güçlerin temsilcisiydi ve bu konumu nedeniyle artık istikrarı, komşularla anlaşma temeli üzerinden bir güvenlik arayışını temsil ediyordu. Keza onun İstanbul’un Fethi’ne karşı çıkışını basit bir ‘Bizans işbirlikçiliği’ olarak görmek hem çok öznel bir yaklaşım olur hem Osmanlı yayılmacılığında Çandarlı ailesinin bu en seçkin temsilcisinin rolüne haksızlık.</blockquote><p>Taner Timur’un Osmanlı Toplumsal Düzeni isimli kitabına referansla yapılan Çandarlı’nın Osmanlı üzerindeki etkisi ve sonuçları (s. 36):</p><blockquote>Çandarlı’nın şahsında son dönem Osmanlı siyasal hayatında belirginleşen şey, padişah dışında önemli feodal güçlerin oluşması, bunların savaş beyi özellikleri yanı sıra aynı zamanda önemli toprak ve ekonomik gücü ellerinde toplaması ve hem bu ekonomik güçlerini hem de unvan ve konumlarını, hukuken olmasa da fiilen veraset usulüyle sürdürebilir duruma geçmeleri, özetle bir Osmanlı aristokrasisinin oluşmasıdır.</blockquote><p>Erdoğan Aydın, fetih söz konusu olduğunda iki hizbin görüşlerinin de aynı konu üzerinde çok farklı olduğunu dile getiriyor. Çandarlı’ya göre bu harekat (fetih) tüm Hıristiyan dünyasını Osmanlı’ya göre kışkırtacaktır. Devşirmeler ise tam tersi şekilde, İstanbul Bizans’ın kaldığı müddetçe Hıristiyan dünyasının Osmanlı için tehdit olduğunu ve güvenliğini tehdit ettiğini savunmaktadır (s. 55)</p><p>Erdoğan Aydın, tespitlerini aktardığı hizip çatışmasının ardından fethin nedenlerini anlatıyor (s. 54):</p><blockquote>İstanbul hem kişi olarak II. Mehmet’in, hem de onun arkasındaki devşirmeler hizbinin, Türk-Müslüman aristokrasisine karşı gerçek iktidar olması için kilit sorun durumundadır. İstanbul’un alınamaması ise tam tersine, merkeziyetçiliğin çözülmesinin çok daha kapsamlı bir başlangıcının nedeni olabilecektir. Ancak Bizans’ın ilelebet dayanabilme şansı neredeyse yoktur ve II. Mehmet’in hizbi bunun bilincindedir. (…) Bu fetih üzerinden II. Mehmet, hem kendi iktidarını hem de Osmanlının dünya politikasında bir merkez olarak otoritesi ve yeniden organizasyon gereksinimini karşılaşmış olacaktı.</blockquote><p>Erdoğan Aydın’a göre, fetihin sebepleri arasında peygamberin hadisini gerçekleştirmeyi görmek ‘olsa olsa toplumu manipüle etmenin aracı olarak anlamlıdır; ancak asla gerçeği yansıtmamaktadır’ (s. 57).</p><p>Muhammed’in hadisine dair (s. 68):</p><blockquote>(…) Özetle dini ideolojinin, fethin nedeni olmaktan çok, fethe yönelik motivasyonu güçlendirmek, askerleri daha büyük bir kararlılıkla savaşa ve ölüme sürmede önemli bir işlev gördüğünden söz etmek daha uygundur.</blockquote><p>İstanbul’un fethinin gündeme gelişinin nedenleri(nin) özeti (s. 57–58–59):</p><blockquote>(I) İstanbul’un fethinin Osmanlı Devleti’nin gündemini girişinin öncelikli nedeni, ne şeriatın gereği ne de Bizans’ın Osmanlı’yı taciz etmesi sonucu olmuştur. Aksine, sorun, Osmanlının emperyal kurumlaşmasının kendini dünya çapında kabul ettirme gereksinimi ve bu gereksinim üzerinden Osmanlı sarayında sürmekte olan iktidar kavgasında mevzi kazanma faktörü olarak gündemdedir.</blockquote><blockquote>(II) Son on yıllarda yaşanan gelişmeler, Edirne’nin, öncelikle Batı’dan gelecek seferlere karşı yeterince korunaklı olmadığını göstermiştir; ki bu durum, İstanbul’un fetihini dayatan faktörlerden biri haline gelmiştir. Gerçekten de Edirne, güvenli bir başkent olmaktan öte, sürekli Batı’ya saldıran bir askeri bir devletin merkez karargahı durumundaydı. (…) Özetle Batı’ya yönelik seferlerin yönetimi gereksinimine uzak düşmeyecek, ancak düşmana da çok açık olmayan, daha güvenli bir başkent gereksinimi kendini dayatmaktaydı.</blockquote><blockquote>(III) Osmanlılar, kıyıların iki yanını da ellerinde tutmalarına rağmen ne ticari ne de askeri olarak boğazları denetleyebiliyorlardı. Denizcilikte gelişmemiş olmalarının yanı sıra Bizans’ın varlığı da bu denetimi zorlaştıran bir işlev görüyordu. (…) Bizans’ın ele geçirilmesi ve bu yolları boğazların kesin denetiminin ekonomik boyutunun da, işgalin gerçekleştirilmesinde önemi büyüktür.</blockquote><blockquote>(IV) Floransa Konseyi’nden (6 Temmuz 1439) sonra Latinlerin Bizans’a daha büyük bir dikkat yöneltmiş olmaları, yani Hıristiyan dünyasının birleşme olasılığı Bizans’ın fethinin Osmanlılar için önemini arttıran bir faktör olarak görülmelidir. Şöyle ki, Katolik dünyadan kopuk bir Bizans, Osmanlı’ya askeri bir tehlike oluşturmayacaktır; buna karşılık Vatikan ile birleşmeye yönelmiş bir Bizans, Osmanlının özellikle Avrupa’dan geri atılarak Hıristiyan topraklarının yeniden birleştirilmesi siyasetini kışkırtan bir işlev görecektir.</blockquote><h4>Fethin Öncesinde Taraflar</h4><p>Erdoğan Aydın, fetih sonrası çıkarılacak sonuçları karşılaştırmak açısından, fetihten önce tarafların, taraflar içerisinde kimliklerin durumlarını aktarıyor. Buna göre, Bizans’ta yaşayan Türklerin, bir anlaşma ile garanti altına alınmadığı halde, 60 yıl öncesinden başlayarak İslam hukukuna göre bir kadı idaresinde yaşadıklarını belirtiyor. Ek olarak da Türklerin kendi camilerini yapabildiklerini, Taha Akyol’a verdiği referansla, aktarıyor (s. 72).</p><p>Fetihten hemen önce, Rumeli Hisarı’nın inşaatı devam ettiği sırada, Bizans’ta yaşayan Macar kökenli büyük top ustası Urban, ücret konusundaki anlaşmazlık sebebiyle Bizans’tan kaçarak Fatih’e sığınır. Fatih’e ‘Babil surlarını bile yıkabilecek derecede büyük toplar dökebileceğini’ vaat eder (s. 78).</p><p>Erdoğan Aydın, (güvenilir) kaynaklardan hareketle, Osmanlı ordusunun en az 150 bin, ama güçlü bir olasılıkla da 200 bin civarında olduğunu belirtiyor. Bununla birlikte, yine aynı kaynaklar, savaştan sonra Fatih’in askerlerini kutlamak için 170 bin kişiye armağanlar verdiğini belirtiyor. Buna karşılık Bizans’ın asker sayısı 7–9 bin olarak kaydediyor, ancak savaş sonrası esir sayısı ve savaşta ölenlerin toplam sayısı ile birlikte değerlendirince, toplam asker sayısının daha fazla olabileceği notunu da düşüyor. (s. 79–82).</p><h3>Fetih</h3><p>Erdoğan Aydın, fethin gerçekleşmesinde, kullanılan topların en tayin edici güç olduğunu belirtiyor (s. 89):</p><blockquote>Topların dehşeti korkunçtu. 200 kilodan 1200 kiloya varan ağırlıklarda gülleler birbirini ardında İstanbul’u cehenneme çeviriyordu. (…) Topun savaşın en tayin edici gücü olduğunu, kalenin bu sayede düştüğünü söylemek en küçük anlamda abartı olmayacaktır; çünkü başta insan gücü olmak üzere diğer faktörler önceki kuşatmalarda da vardı ve Bizans surları karşısında oldukça çaresin kalmışlardır.</blockquote><p>Erdoğan Aydın, toplarla birlikte, 18 Mayıs’ta yapılan ‘çok büyük ve iyi tahkim edilmiş kule’nin de ‘Bizanslıları şaşkına çevirerek’ kalede gedikler açarak savaşı kısmen de olsa kısalttığı belirtiyor (s. 97).</p><p>Erdoğan Aydın, II. Mehmet’in Bizans’a elçi olarak yolladığı İsfendiyaroğlu Kasım konusunu değerlendiriyor (s. 101):</p><blockquote>23 veya 24 Mayıs günü İsfendiyaroğlu Kasım, Konstantin ile ilişkilerinden de hareketle elçi olarak yollanır. II. Mehmet’in burada iki amacından söz edilebilir. Birincisi saldırının planlanması için düşmanının moral durumunu ve yıkının düzeyini içerden öğrenmektir. İkincisi ve asıl önemlisi, kendi başkenti yapmak istediği İstanbul’u yağma ve yıkımdan kurtarmak istemediktedir. Oysa şehrin teslim olmaması halinde şeriatın hükmü gereği askerlerin şehri yağmalamalarının önünü alması mümkün değildir. Üstelik gelinen bu olağanüstü yıpratıcı noktadan sonra, askerlerini kararlılıkla savaşa yönlendirebilmesi için yağma, sözünün altını özellikle çizmekten başka çaresi de yoktur. Bunun ise şehrin tüm birikimlerinin yıkımı demek olacağını, böyle bir yağmadan sonra şehrin tekrar oturulabilir hale gelmesi için büyük bir zaman ve çaba gerekeceğini çok iyi bildiği içindir ki Padişah, Konstantin’i teslim olmaya ikna etmeye çalışmaktadır.</blockquote><p>Erdoğan Aydın, II. Mehmet’in uyguladığı saldırı düzenini aktarıyor (s.111–112–113):</p><blockquote>II. Mehmet’in uyguladığı saldırı düzeni çerçevesinde Osmanlı ordusunun hücumu üç kademede gerçekleştirilir:</blockquote><blockquote>(I) Birinci kademe saldırı, içlerinde muhtemelen Hıristiyan yardımcı kuvvetlerin de yeraldığı hafif silahlı birliklerce yapılır. Bunlar idealistlerin yanısıra çapulculardan, şeyhlerinin ve beylerinin emriyle gelen Türkmenlerin yanısıra Osmanlı tebası olan Hıristiyan birliklerdir (…) Görevleri düşman birliklerini mümkün olabildiğince yormak ve tabii surların dibindeki hendekleri olabildiğince doldurarak sonrakiler için yolu düzlemektir. (…) Bu kademede saldırıya sürülenlerin çok azı sağ kalacaktır.</blockquote><blockquote>(II) Ara vermeden ikinci kademe savaşçılar ileri atılır. Bunlar öncekilere göre daha iyi silahlanmış, askeri eğitimden geçmiş, savaş tecrübesi olan, kargı ve kalkanlarla donanmış, bir kısmı zırhlı olan Anadolu ve Rumeli piyadeleridir. (…) ölü ve yaralılarıyla dolan hendekleri çok daha aşarak merdivenlerini surlara dayayıp çok daha yorulmuş bir düşmana karşı cansiperane bir savaşa başladılar.</blockquote><blockquote>(III) (…) sıra Osmanlının Hıristiyan toplama çocuklarından oluşturulan profesyonel ordusu yeniçerilere gelecektir. Çağının en iyi silahlanmış ve en iyi eğitilmiş gücü olan 12 bin yeniçeri, diğer desteklerle birlikte kalenin en zayıf noktalarına saldırıya geçer.</blockquote><p>Erdoğan Aydın, ‘Ulubatlı Hasan’ hikayesine itiraz ediyor (s. 126):</p><blockquote>Şehri girişi ‘Ulubatlı Hasan’ ve Topkapı üzerinde inşa edenlerim tam bu noktada unutturmaya çalıştıkları önemli bir ayrıntı vardır. Söz konusu surlar tek kat değildir! Peki ama ‘Allah Allah’ nidalarıyla merdiveni dayadığı gibi sura tırmanıp ‘küffarı’ peşpeşe biçtikten sonra sancağını dikip yolu açan ‘Ulubatlı Hasan’ın arkadaşları bundan sonra şehre nasıl girdiler?</blockquote><blockquote>(…) İşin gerçeği ‘Ulubatlı Hasan’ öyküsü, fethin gerçekleşme anını sunmaktan uzaktır. Daha ötesi, kaynağı da bizzat o ‘yabancı gafiller’ olan bir efsaneden ibarettir. Özetle, pazarlayacak kahramanlara ihtiyaç duyan resmi tarihçilerimizin, işlerine geldiği için sahiplendiği bir efsanedir ‘Ulubatlı Hasan’. Kuşkusuz adları Ahmet, Hasan, İbrahim vs. olan çok miktarda ‘Ulubatlı Hasan’lar olmuştur; ama bu kadar.</blockquote><p>Erdoğan Aydın, resmi tarihin şehre, hiçbir kuşkuya yer olmaksızın, Topkapı’dan girildiği iddiasını reddediyor ve Selahattin Tansel ile padişahın tarihçisi Tursun Bey’i referans gösteriyor (s. 131):</p><blockquote>Tansel, özetle; ‘İstanbul’a giriş meselesi ihtilaflı bir meseledir. Hele Topkapı’dan girilmiş oluşu büsbütün ihtilaflıdır. Kanatimizce birçok Osmanlı müellifinin Topkapı’ya bağlanmış oluşu, Padişah’ın bu noktadan hücuma geçişinden ileri gelmektedir’ diyerek niye Topkapı’da ısrar edildiğinin, nedenini de göstermektedir. Padişah tarihçisi olan Tursun Bey’e göre, şehre ilk girenler padişahın güçleri olan yeniçeriler olup, bu sırada Anadolu, Rumeli ve deniz askerleri henüz savaş içindedirler. (…) ‘Edirnekapı canibinden olan gedikte kıtal eden gaziler, kafirlere galip gelip beş-on gazi duvar üzerine çıkıp sancak dikti.’</blockquote><p>Erdoğan Aydın, Silkü’l-leal-i al-i Osman’a verdiği referans ile; Akşemseddin ve Molla Gürani’nin, Fatih’in isteğine rağmen, Bizans’tan gelen barış teklifini reddettiğini belirtiyor. Buna gerekçe olarak da şeriat kuralı olan zor ele geçirmede yağma hakkının ortadan kalkacağını gösteriyor (s. 134).</p><p>Yazar, üstteki iddia ile birlikte, iki tarafın da (Akşemseddin &amp; Molla Gürani ve Fatih tarafları) istediklerini ulaştığını, tüm halkın esir / köle statüsünde olduğunu ancak kiliselere dokunulmadığını belirtiyor. Bu şekilde Fatih için, ‘Bizanslı asillerden başlayarak Rum halkın özgürleştirilmesi, yerleşim olanakları sağlanması ve Ortodoks merkezin iradi olarak yeniden canlandırılmasıyla kendi gerçek izleyecek’ diye bahsediyor (s. 135).</p><h4>Gemilerin Haliç’e karadan getirilme konusu</h4><p>Bu başlığı, fetih içerisinde yer almasına rağmen, atmamdaki sebep, Erdoğan Aydın’ın gemilerin Haliç’e nasıl indiğiyle ilgili apayrı bir bölüm oluşturmasıdır. Erdoğan Aydın, eldeki tüm veriler ve yazılanları, o dönemin teknik imkanları ve benzer başarıların yansılamalarından da hareket ederek, gemilerin karadan yürütülme konusundaki görüşlerini açıklıyor.</p><blockquote>&quot;Tarihsel yanlışlıklardan hoşlanan uluslar çoktur (…) Çoğu birer alfebetik yalan dergisi olan sözlüklerimizde böyle gülünç masallara sık sık rastlanır&quot; Voltaire</blockquote><p>Erdoğan Aydın, hem Bizans’ın hem de Osmanlı’nın farklı sebeplerle gemilerin Haliç’e indirildiği konusunu desteklerini anlatıyor (s. 140):</p><blockquote>Bir taraf yenilgiyi daha kabul edilebilir kılabilmenin, diğer taraf ise ne büyük şey becerebildiklerini ispatlamanın ruh haliyle dağdan gemi aşırma söylencesini yinelemiştir. İşin ilgici bu söylenceyi bir ‘tarihi vaka’ haline getirip ayrıntılarda sistematize etme ‘şerefi’ Cumhuriyet dönemi Osmanlıcı tarihçilere ait olmuştur.</blockquote><p>Yazar, konuya ilişkin Hammer’in görüşlerini aktarıyor ve eleştiriyor (s. 141):</p><blockquote>(…) Hammer bile, olayı sorgulayacağına; ‘Müslüman mürevvihler bu cesurane fikrin bütün şerefini Mehmet’e atfederler; Padişah’ın bu cüretkarane fikirleri ve görüşünün genişliği bunu yalnızca bulmaya muktedir ise de eskiçağ tarihinde yahut daha yakın bir zamandaki misallerin kendisince meçhul olmayıp, böyle bir işe teşebbüs fikrini telkin etmesi muhtemeldir. Mesele gemileri karadan limana kadar çekmekten ibaretti. Bu iş müşkil olmakla birlikte, hiç de yeni değildi’ şeklinde, olayın pek de abartılmaması gerektiği, üstelik ilk olmadığı yollu bir dizi örnek sıralamak gibi ilginç bir yola başvurmaktadır.</blockquote><p>Konunun teknik açıdan eleştirileri (s. 143):</p><blockquote>Düşünsenize bir, böylesine kapsamlı bir iş, resmi teze göre 20 Nisan’daki deniz yenilgisinin üzerine padişahın kızıp, ‘gemileri Haliç’e getirin’ demesiyle iki gece içinde gerçekleştiriliyor! Herhangi bir bina için bile fizibilite yapılması gerektiği açıkken, sözkonusu bu iddianın, bizi illüzyonlar dünyasına taşıma amacı dışında tarihsel bir değer taşımayacağı açıktır. Böylesi kapsamlı bir iş için ciddi bir ön planlama, hazırlık, binlerce insanın uzun dönem süren seferberliği lazım geldiğiin göre, bu işten geriye hiçbir kesin bilgi, harita, belge kalmamış olması ilginç değil midir? Örneğin Namık Kemal’in, Fatih’in ‘bizzat kendisinin çizdiğinden’’ (Bkz. Evrak-ı Perişan, s. 124) söz ettiği haritalardan geride hiçbir ipucunun kalmaması düşündürücü değil mi?</blockquote><p>Konunun teknik açıdan eleştirileri (s. 143):</p><blockquote>5 bin tecrübeli usta ve işçiyle yapılan bir Rumeli Hisarı’nın yapımı bile 4,5 ay sürmüştür. Yapımı, yapanları vb. her ayrıntısına ilişkin bilgi sahibiyiz. Keza teknolojik bir atılım olmakla birlikte sonuç olarak yine de bildir bir teknolojinin daha büyük boyutlara uygulamasından ibaret olan büyük topların kimin tarafından yapıldığı, hangi başarısız deneylerden geçtiği, çizimlerinin nasıl olduğu, boyları enleri, Edirne’den İstanbul’a ancak iki ayda ve hangi zorluklarla taşındığı vb. bir dizi ayrıntının bilgisine sahibiz. Keza Haliç’in iki yakası arasında alt tarafı fıçıların birbirine bağlanmasıyla oluşturulan köprü inşaatı bile, önceden hazırlanmış fıçılarla daha ilk günden başlamasına rağmen, ancak gemilerin Haliç’e görünmesinden sonra tamamlanabilmiştir. Tüm bu veriler anımsanacak olursa, herbiri ortalama 800 ton olan 72 geminin dağlık ve ormanlık araziden aşırılması sorununda daha gerçekçi olmak koşullarına sahip oluruz.</blockquote><p>Erdoğan Aydın, üstteki iki sorgulamayla birlikte, eften püften olarak nitelendirilecek birçok konunun dahi Osmanlı devlet arşivlerinde yer almasına rağmen, bu konuya ilişkin tek bir veri olmadığını belirtiyor (s. 144):</p><blockquote>(…) Keza makaralarla mı, kızaklarla mı, arabalarla mı taşındığı bu işin kim tarafından planlandığı, kimin komuta ettiği, Beşiktaş’tan mı, Dolmabahçe’den mi yoksa Tophane’den mi hatta Rumeli Hisarı’nın oradan mı yola çıkıldığı, Şişhane’den mi yoksa Taksim’den mi geçirildiği bilinmemektedir. Öyle bir muamma ki, Turan Bey, Aşık Paşazade, İdris-i Bitlisi gibi aynı dönem tarihçilerinde gemilerin nasıl ve nerden taşındığına ilişkin bilgi yoktur.</blockquote><p>Erdoğan Aydın, gemicilik bilgisi de olduğunu belirttiği H. Kazankaya’nın resmi teze yaptığı itirazları belirtiyor (s. 149):</p><blockquote>‘En basit hesapla; 61 metre boyunda 8 metre genişliğindeki bir kadırgayı, denizden kızakla karaya çıkarmak için [sadece karaya çıkarmak için] gemi başına 10 dakikalık bir zaman ayırsak 72 gemi için 720 dakikalık bir süre ayırmamız lazım gelir ki, bunu da saate çevirsek 12 saat eder ve gece biter.</blockquote><p>Erdoğan Aydın, bir dizi itiraz ve gerekçelendirme ardından, gemilerin Haliç’e nasıl geldiği / getirildiğine ilişkin mantığa en uygun olduğunu iddia ettiği yöntemi anlatıyor (s. 153–154–155):</p><blockquote>(…) Daha önemlisi, tüm gemilerin birdenbire görüldüğü anımsacak olursa [Bizans tarafının yazılı kaynaklarında geçiyor], Bizans’ın, Galata sırtından Kasımpaşa’ya ancak büyük bir gürültüyle düşecek olan ilk gemiden başlayarak haberdar olması ve örneğin bir karşı saldırıyla bu, dengeleri altüst edecek operasyonun akamete uğratılmaya çalışılması kaçınılmaz iken, Haliç içinde bitmiş gemilerin karanlıkta süzülerek Kasımpaşa’ya sessizce getirilmesi ve Bizanslıların bunu birdenbire görmesi olasılığı akla yatkındır.</blockquote><blockquote>(…) Dolayısıyla Kasımpaşa’da ortaya çıkıveren Osmanlı gemilerine ilişkin tek itibar edilebilecek olan anlatım olan Müneccimbaşı ve E. Çelebi’nin belirtmesini esas alacak olursak, Boğaz’dan Haliç’e gemi aktarma diye bir olay sözkonusu değildir. Buna karşılık ‘Kağıthane Deresi’nin Haliç’e birleştiği çevrede ve Okmeydanı’nın Haliç’e inen sırtlarında, daha kuşatma öncesinde hazırlanmış gemi yapım merkezleri oluşturulmuş ve Timurtaş Paşa ile Koca Mustafa Paşa’lara gemi yapımı görevi verilmiştir.</blockquote><blockquote>(…) Açıklamalardan da anlaşıldığı kadarıyla güçlü bir olasılıkla, özellikle Okmeydanı tersanesi, belki de güvenlik nedeniyle tam kıyıda olmadığından buradan, gemilerin belli bir mesafe yürütülmüş olması da mümkündür.</blockquote><blockquote>(…) Özetle Bizanslıların 22 Nisan sabahı karşılarında görüp, ‘Eya bu ne ola deyü perişan oldu’kları gemilerin hikayesi bundan ibarettir. Haliç’in içinde veya iç sırtlarında hazırlanıp gecenin karanlığında Kasımpaşa sahiline gelip dizilmişler ve zincir tahrip edilmeden böyle bir şey beklemeyen Bizanslıların moral dengeleri üzerinde önemli bir tahribat gerçekleştirmişlerdir.</blockquote><h3>Fetih Sonrası Yaşananlar</h3><p>Erdoğan Aydın, İstanbul’un fethi ardından yaşananlara değindiği bölümün başlığını ‘Fetih Sonrası Talan’ koyarak konuya bakışını gösteriyor. Hemen ardından da Talana referans olarak Tursun Bey ve Tacizade Cafer Çelebi’den alıntılar yapıyor (s. 157):</p><p>29 Mayıs sabahı Osmanlı askerleri ‘kafirleri kıra kıra şehir sokaklarına girdiler’ (Tursun Bey, Fatih’in Tarihi s.53). ‘Artık kefere ehlinde mukavemete takat, cidale mecal kalmadı. Gaziler şehir içine bölük bölük olup, dahi kafirleri güruh güruh önlerine bırakıp, taraf taraf kırmaya başladılar.’ (Tacizade Cafer Çelebi. Akt. F. Dirimtekin, İstanbul’un Fethi s. 227)</p><p>Erdoğan Aydın, şehrin teslim alınması sürecinde, Barbaro, Justinyani ve Konstantin’in ailesi dahil olmak üzere, pek çok insanın doluştuğu 8 gemi ile kaçtığını belirtiyor. Bu 8 Ceneviz gemisinin, Osmanlı’dan nasıl kaçtığını ise Barbaro’nun sözleri ile aktarıyor (s. 158):</p><blockquote>‘Fakat zincire geldiğimizde dışarıya çıkamadık. Çünkü bir ucundan ve öteki ucundan iki şehre, yani Kıstantiniye ile Pera’ya bağlanmıştı. Fakat gayretli iki adam o kütük üzerine atladılar ve balta ile o zinciri kestiler ve yine halat çekerek dışarı çıktık’.</blockquote><p>Erdoğan Aydın, Lamartin’den referansla, Ayasofya’nın Osmanlı tarafından nasıl devralındığını anlatıyor (s. 164):</p><p>Ayasofya gerçekte ‘kanla’ mı alındı, yoksa ‘tek bir damla kan sıçramadan’ mı? İkisinin de sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. İşin ilginci ‘rahipleri kılıçtan geçirip Ayasofya’yı kan içinde’ ele geçirdiklerinden söz eden Osmanlının önemli tarihçilerinden biri iken, aksi iddia bir ‘gavura’ ait:</p><p>&quot;Ayasofya’nın dış kapıları Osmanlıların baltaları tarafından parçalandığı zaman, içeri yığılmış insanlar, milletlerin yurtseverlikten başka surları olmadığını anladılar. Korkudan titreyen bu silahsız kalabalığı gören Fatih Sultan Mehmet’in askerleri silahlarını kullanmadılar. (…) Tek bir damla kan bile Ayasofya’nın tabanını kirletmedi.&quot;</p><p>Erdoğan Aydın, Fatih’in Bizans’ı devirmesine rağmen, Konstantin’i yenemediği (diz çökmeyip, ölmeyi tercih etmesi) için yaşadığı rahatsızlığı ifade etmek çekinmediğini, kesilen ama ezilmeyen başa saygı duyduğunu ve Hıristiyan adetleri içinde gömüldüğünü belirtiyor (s. 169).</p><p>Erdoğan Aydın fetih sonrası yapılan talana ilişkin görüşleri (s. 170):</p><blockquote>Hıristiyan tarihini, tıpkı bizim Osmanlıcılarımız gibi aklayarak anlatan, Amerika kıtasının işgal ve ilhakını ‘Amerika’nın keşfi’(!) olarak kutlayanların kuşkusuz Bizans’ı işgal ve ilhak edenlere söyleyecek hiçbir şeyleri olamaz. Ancak farklı olma hakkı, farklı olanların eşitlik hakkı, hiçkimsenin diğerinden ülkesini, hangi gerekçeyle olursa olsun işgal edemeyeceği, insanların farklı kimlikleriyle barış içinde yaşama hakları, eşitliği, özgürlüğün insan olmaktan gelen ve kimse tarafında ihlal edilemez temel insanlık hakları olduğu, kimsenin kimseyi esir alıp satamayacağı (…) şeklinde sıralanabilecek evrensel insanlık değerleri açısından Fatih’e ve her dinin, her çağın fatihlerine söylenecek çok şey olduğu da tartışma götürmez.</blockquote><p>Aydın, Fatih’in nasıl bir İstanbul oluşturmaya çalıştığını anlatıyor (s. 182):</p><blockquote>(…) Şeriat, gayri Müslimlerin salt köle statüsünde kalacağı salt İslam bir İstanbul istemektedir. Oysa Fatih’in istediği, kozmopolit ülkesinin tüm renklerini içeren, diğer dinlerin merkezi örgütlerinin de geniş olanaklarla kurumsallaşacağı kozmopolit bir kenttir. Gayri Müslümlerin Müslümanlaştırılması diye konuyu kendine sorun yapmaz; aksine kendilerini daha etkin var edebilmelerinin koşullarını yaratır.</blockquote><p>Erdoğan Aydın, Lamartin’den referansla II. Mehmet’in, annesinin de dahil olduğu bir etki birlikte, gençliğinden itibaren gördüğü derin ve kozmopolit eğitimin dinsel tutuculuğunu yok ettiğini belirterek; yeniden nasıl bir İstanbul tasavvur ettiğini anlatıyor (s. 186):</p><blockquote>Çok dinli imparatorluğuna çok dinli bir merkez oluşturarak; 1-Rum tebasının gönlünü kazanmak, İmparatorluktaki meşruiyetlerini tanımak ve bu yoldan onları denetlemek; 2-onları Katolik dünyasının etkisinden kurtarmak, hatta onlara karşı kullanmak; 3-şeriatçı güçlere karşı bir denge gücü haline getirebilmek için güçlendirmeyi hedefliğini düşünmek, çok daha uygundur.</blockquote><p>Bu açıklamaların ardından Patrik Gennadious özelinde örnekler veren Erdoğan Aydın, Fatih tarafından Gennadious’a kişisel dokunulmazlığının garanti edildiğini, vergiden bağışık tutulduğunu, makamında oturmasını güvenlik altına aldığını belirtiyor. Aydın, Gennadious ve benzeri örneklerle birlikte yapılanların ancak şehrin barışçıl yollarda alındığında rastlanabileceğini ancak 53 gün süren, 50 binin üstünde ölü ve iki katı yaralıyla ele geçirilen bir savaş sonrası yaşananların açıkça bir şeriat ihlali olduğunu söylüyor (s. 189).</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/600/1*_RVxTKYP_XoCC9nqh8JrvQ.jpeg" /><figcaption>Fatih Sultan Mehmet ve Patrik 2. Gennadious</figcaption></figure><p>Erdoğan Aydın, özetle Fatih’in yapmaya çalıştıkları, İstanbul’u kozmopolit imparatorluğun, kozmopolit bir başkent oluşturmak olarak anlatıyor ve buna karşı savunulan tezleri eleştiriyor (s. 191):</p><blockquote>İslamın egemen renk olduğu, ama tüm dinsel merkezlerin devlet güvencesinde örgütlendiği, çok dinli bir başkent! Bu bağlamda Bizans resmi belgelerindeki Konstantinopolis, Osmanlı resmi belgelerinde Konstantiniyye olurken, halkın dilindeki Stanpolis de İstanbul olacaktır. Durum buyken Türk-İslamcı yazında, İstanbul’dan sıklıkla ‘İslambol’ olarak sözedilecek, dahası bizzat Fatih’in Konstantinopolis’e bu adı taktığı ve zaten onu Hıristiyanlardan temizlemek için fethettiği iddia edilecektir. Bu safsataya Osmanlı tarihçiliğinin önemli ismi H. İnalcık’ın da teşne olması düşündürücüdür.</blockquote><p>Erdoğan Aydın, fetih sonrası İstanbul’un Osmanlılar tarafından doldurulması konusunda zorluklar yaşandığını, gelenlere bedava ev ve işyeri önerilmesine rağmen şehrin bir süre rağbet görmediğinden bahsediyor ve ‘uğruna bunca insan öldürülen, bunca yıkım yapılan ve peygamber vasiyeti olan dünyanın en güzel mekanlarından birindeki bu şehre insan bulmakta zorlanılması gerçekten de çok ilginç’ diye ekliyor (s. 195).</p><h3>Fetihin Sonuçları</h3><p>Erdoğan Aydın, fethin nedenlerinden ve süreci açıklayacak en önemli çatışmalardan biri olarak gördüğü ve hizip çatışması olarak adlandırdığı Çandarlı ile Zağanos çatışmasını, fetih sonrasında Zağanos’un kazanıp, Çandarlı’nın öldürülmesini sonuçlar kısmında da altını çizerek işaret ediyor (s. 176):</p><blockquote>Bu gelişme (fetih) diğer benzeri çok yaygın uygulamalardan ayrımla Osmanlı düzeninde yeni bir başlangıcı temsil ediyordu. Öncelikle Osmanlı’da yaygın vezir öldürülmeleri, vezirliğin aynı zamanda en riskli görev yeri olması dönemi başlayacaktır. Diğer yandan ve daha önemlisi Çandarlı’nın fiziki tasfiyesiyle birlikte, Türk İslam ailelerinin/aristokrasisinin iktidarı paylaşması dönemi 1808&#39;e (Senet-i İttifak) kadar geri gelmemek üzere tarihe karışacak, devletin tepesinde kozmopolitleşme ve devşirme aristokrasinin Osmanlı’da kurumlaşması ve belirleyici olması dönemi başlayacaktır.</blockquote><p>Erdoğan Aydın, fetih sonrasında yaşanan değişimi anlatıyor (s. 297):</p><blockquote>Türk — Moğol hakanlık, İslami hilafet ve Roma imparatorluk fikirlerinden beslenen düşünce, İstanbul’un fethiyle Osmanlının kurumsal kimliği haline gelecektir. Fatih ile birlikte Osmanlı Devleti, Çelebi Mehmet ve II. Murat zamanında izlenen uzlaşıcı ve zaman kollayıcı Çandarlı siyaset tarzı aşılacaktı. Bunun yerine Yıldırım Beyazıt’ın başlattığı ama Moğollara yenilgisiyle akamete uğrayan saldırgan ve yayılmacı politikayı çok daha uygun bir dünya konjonktürü ve çok daha yüksek bir moralle hayata geçirecektir.</blockquote><p>Erdoğan Aydın, fetihin getirdiği güçle birlikte Fatih’in devlet yapısındaki merkezileştirmeyi artırdığını, yayılmacı politikayı ve askeri giderleri fonlamak için yüksek vergiler koydurduğunu bunun da artık-değeri merkezi bürokrasiden kurtarmayı zorlaştırdığını bu sebeple de <strong>burjuvazinin oluşumunun mümkün olmadığını</strong> belirtiyor (s. 310).</p><h4>Çağ Açma Efsanesi</h4><p>Erdoğan Aydın, resmi tarih tarafından sıkça dile getirilen, 1453 ile birlikte yeni bir çağ açıldığı iddiasına katılmamakla birlikte bu iddiaların ‘rönesans karşısındaki kompleksimizi yansıtmaktan öte hiçbir anlam taşımadığı gerçeği’ olduğunu söylüyor (s. 197).</p><p>Bu itirazla birlikte, fetihin büyük bir olay olduğunu şöyle anlatıyor (s. 201):</p><blockquote>Gerçekte İstanbul’un fethi çok büyük bir olaydır. Ama niçin büyük bir olaydır? Öncelikle Ortaçağ boyunca gerçekleşmiş en büyük ve en uzun savaşlardan biri olmasıyla böyledir. Başta top teknolojisi ve savaştaki işlevi olmak üzere, saldırı ve savunma tekniklerinin gelişimi anlamıyla böyledir. Çözülmüş ve tarihinin bir karikatürüne dönmüş olsa da, 1125 yıllık, dünyanın en uzun ömürlü imparatorluğu Bizans’ın ölümünü ilan etmesiyle de böyledir. Hıristiyan dünyasının Doğu’ya yönelik umutlarını kırmasıyla da fethin özel bir önemi söz konusudur.</blockquote><blockquote>İstanbul’un fethinin, medeniyet tarihi açısından, Osmanlının ortaçağını kalıcılaştırdığını söylemek, ‘Ortaçağ’ı kapattığını’ söylemekten çok daha gerçekçi olacaktır.</blockquote><p>Erdoğan Aydın, fethin dünya üzerindeki etkilerinden çok, Osmanlı iç düzeninde değişimler yarattığını ve bir kurumlaşma getirdiğini ancak bu kurumlaşmanın bilimsel ve düşünsel anlamda gelişen dünya dinamiklerinden yana bir değişme doğru ilerlemediğini belirtiyor (s. 207).</p><h3>Fatihin Ölümü ve Sonrası</h3><p>Erdoğan Aydın, tıpkı fetih sürecinde olduğu gibi, Fatih’in ölümü için de bir hizip çatışmasına işaret ediyor ve Fatih’in ölümünün bazı karanlık noktaları olduğunu belirtiyor (s. 321).</p><p>Aydın, Fatih’in ölümünün zehirlenme sebebiyle olduğunu düşünenlerin olduğunu ve bu kesimlerden birinin Venedik üzerinden Yakup Paşa’yı suçladığını diğerinin ise II. Beyazıt üzerinden Lari’yi suçladığını belirtiyor. Lari ve Yakup Paşa da, Fatih’in ölümünden kısa süre sonra öldürtülüyor. (s. 322).</p><p>Erdoğan Aydın, Fatih’in ölümünden Lari’nin sorumlu olmasının daha güçlü bir ihtimal olduğundan ve bununla birlikte ölümün ardından saraydaki çatışmadan dolayı Fatih’in naaşının ortada kaldığından bahsediyor (s. 327).</p><p>Erdoğan Aydın’dan Fatih’ten sonrasını anlatıyor (s. 266):</p><blockquote>Fatih sonrası Osmanlı sarayı hızlı çoraklaşmaya başlayacak, din eğitimi dışındaki dallar tasfiyeye uğrayacak, bununla kalmayıp din eğitimi de tektipleşecektir. Fatih tarafından himaye edilen dönemin en büyük bilim adamlarından matematikçi Lütfi Tokadi (Molla Lütfi) dönemin egemen ideolojisiyle ters düşmesi sonucunda, 1494 yılında, bizzat Beyazıt’ın emriyle, hem de Hipodrom’da toplanan büyük bir kalabalığın önünde idam edilecektir. 1515&#39;te, 60 yıldır Avrupa’da kullanılmakta olan matbaacılığa yönelik ilgilerin önü kesilecek, matbaacılıkla uğraşacak Müslümanlar, Yavuz’un fermanıyla idamla tehdit edilecektir. Kanuni zamanında bütün kiliselerin camiye çevrilmesi ve Hıristiyanlara tanınan hakların sona erdirilmesi için, 1521 ve 1537&#39;de iki kez girişimde bulunulacak ve ancak devlet bürokrasisinin, bu aşırılığın sonuçlarına dikkat çekilmesiyle ikna edilip vazgeçirebilecekti.</blockquote><p>Bu kitaplık bu kadar.</p><p>İstanbul’un fethi konusu, Cumhuriyet’in bazı dönemlerinde popülerleşse de özellikle AKP ile birlikte başka bir mertebede değerlendirilir oldu. Bu kanıda yapı-söküm yaparak konuya yaklaşan, fetihçilik konusuna son derece mesafeli yazılmış az sayıda kaynak olduğunu belirtmeliyim. Bence kitabın önemi bu sebeplerden artıyor.</p><p>Bir not da, blogdaki kitap notları için. Aldığım notlar gittikçi uzuyor, yöntemi değiştirmek üzerinde düşünüyorum. Belki gemiler, çağ açma konularındaki ara başlıklarda olduğu gibi kitabın notlarını ayrı ayrı ele almak okunurluk açısından daha iyi olabilir.</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=1fe170958ac6" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[AKP, Cemaat, Sünni-Ulus — Fatih Yaşlı]]></title>
            <link>https://medium.com/@okunankitap/akp-cemaat-s%C3%BCnni-ulus-fatih-ya%C5%9Fl%C4%B1-1549ddd3eb35?source=rss-4f10e6197bc8------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/1549ddd3eb35</guid>
            <category><![CDATA[gezi]]></category>
            <category><![CDATA[fatih-yaşlı]]></category>
            <category><![CDATA[kitap]]></category>
            <category><![CDATA[haziran]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[Okunan Kitap]]></dc:creator>
            <pubDate>Sun, 24 Dec 2017 12:44:18 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2017-12-24T12:46:56.214Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>İlk baskısı 2014 Nisan’da çıkan kitap uzun süredir okuma listesinde bekliyordu. Kitabın, henüz AKP dönemi yaşıyorken, tarihsel bağlamıyla birlikte teorik perspektif sunması okunmaya değer kılıyor.</p><p>Kitap, dört kitaplık serinin (2017 Aralık itibariyle henüz üç tanesi çıkmıştı) örneği. 15. yılına girdiğimiz AKP iktidarının, ülke rejiminde yarattığı dönüşümü, hatta yıkım demek daha doğru, anlatıyor.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*35cuyetBhXr3IHcOeqKSgA.jpeg" /></figure><p>Fatih Yaşlı ‘Haziran çocukları’na ithaf ettiği kitabın yazılış amacını şöyle açıklıyor (s. 11):</p><blockquote>AKP iktidara geldiği (3 Kasım 2002) tarihten bugüne Türkiye’de bir ‘değişim’ ve ‘dönüşüm’ yaşanmakta olduğuna dair kesin mutabakat vardır; üzerine uzlaşılamayan ise -doğal olarak- ortaya çıkan ‘yeni’nin ‘olumlu’ mu yoksa ‘olumsuz’ mu olduğu yönündeki sorunun yanıtıdır.</blockquote><p>Yaşlı’ya göre elbette ki sürecin olumsuz olduğu açık.</p><h3>Rejime ( ve değişmesine) dair</h3><p>Fatih Yaşlı, AKP’nin 15 yılda yaptıklarının bir rejim değişikliği olduğunu belirtiyor ve ortaya çıkan ‘yeni bir rejim’ iddiasının neye dayandığını ayrıca ‘rejim değişmiyor’ diyenlerin de neden yanıldığını açıklıyor (s. 20):</p><blockquote>Bir siyasal rejim, egemenliğin kaynağının ne olduğuna, egemenliğin kim tarafından ve nasıl kullanıldığına, gücün devlet aygıtı içerisinde nasıl dağıtıldığına ve devletle yurttaş arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğuna dair bütünlüklü bir yapıya tekabül eder. Bununla birlikte her siyasal rejimin bir devlet, toplum, egemenlik ve yurttaş tasavvuru vardır ve bu tasavvuru rejimin kurucu paradigması, kurucu felfesi belirler. <strong>Dolayısıyla rejimleri sadece anayasa metinlerine bakarak tarif ve tahlil edemeyiz; ya da otoriterlik/demokratiklik kriterleri üzerinden karşılatıramayız</strong>.</blockquote><p>Fatih Yaşlı, rejim değişikliği ile kastedilenin kurucu paradigma ve tasavvurun değişmesi olduğunu; yani değişenin bir anayasa ya da parlamenter sistemden çok, devlet ile birey arasındaki ilişkiyi belirleyen kurucu felsefenin değişmesi olduğunu belirtiyor (s. 25).</p><blockquote>‘Yeni Türkiye’ diye kodlanan bu inşa süreci, neo-liberalizm ile İslam’ın otoriter bir zihniyet, fiili bir tek parti ve tek adam rejimi altında bir araya gelmesi anlamına gelmektedir (s. 25).</blockquote><p>12 Eylül darbesine, yaptıklarına ve yeni rejimin inşasıyla olan tarihsel bağına dair bazı tespitler (s. 26):</p><blockquote>12 Eylül basit bir askeri darbe olmasının ötesinde bu zorunluluğun (örgütlü mücadelenin dağıtılması gerektiği) farkında olan uzun erimli bir hegemonya projesi olarak görülmelidir. (…) ‘Atatürkçü’ generaller, komünizm ve sınıf mücadelesi tehdidine karşı zaten uzunca bir süredir flört halinde oldukları Türk — İslam sentezini devlet ideolojisi getirmekte bir sakınca görmemişlerdir.</blockquote><p>İslam’ın yeni rejimin inşasındaki payına dair tespitler (s. 28):</p><blockquote>İslam’ı, (…) yalnızca neoliberalizmin sürekliliğini sağlamak adına kullanılan bir araç olarak görme tuzağına düşmek büyük hata olacaktır. Böylesi bir araçsallığın ötesinde, söz konusu güçler için İslam, esas olarak dünyayı algılamanın ve ölümden sonraki sonsuz hayatla ödüllendirilmenin yegane unsuru olmak gibi bir nitelik taşımaktadır ve bu niteliğiylede bir dünya görüşüdür.</blockquote><p>Yaşlı’ya göre ortada parti-devlet durumunu da aşan bir aile-devleti (hanedan) bulunmaktadır. Ülkenin yönetiminde hem gerçek hem de sembolik anlamda bir ‘baba’ figürü yer olmaktadır. Bu baba figürü, aile ile iç içe geçmiş birtakım danışmanlar ve bazı iş adamlarının eklendiği bir klik tarafından yönetilmektedir (s. 32).</p><p>Fatih Yaşlı, hanedan yönetimine örnek olarak yap-işlet-devret modelindeki işlerin borç üstlenim aşamalarının resmi gazetede yayınlanmasının yönetmelikten kaldırılmasını gösteriyor (s. 36).</p><p>Birinci cumhuriyet ve yeni rejimin dine bakışlarının karşılaştırılması (s. 53):</p><blockquote>Birinci Cumhuriyet için din, gerekliliği kabul edilmekle birlikte, kamusal alanda kontrol altında tutulması gereken ve özel alanda yaşanması arzulanan olgudur. (…) Oysa yeni rejimin kolektif kimlik tahayyülünün merkezinde çok net bir şekilde İslam ve onun Sünni yorumu bulunmaktadır.</blockquote><p>Karşılaştırmanın ardından yeni rejime, dinle ilişkisi üzerinden bakış (s. 54):</p><blockquote>Yeni rejim ise dini/Sünni İslam’ı kamusal, siyasal ve toplumsal yaşamın merkezine yerleştirmeyi ve devlet-toplum, devlet-birey ilişkilerinin esas referans kaynağı haline getirmeyi arzulamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, yeni rekimin milli kimlik anlayışında ‘milli’ ve esas belirleyici olanın Türklükten ziyade Müslümanlık olduğu söylenebilir; dolayısıyla ortada bir Türk milliyetçiliği değil de Türklüğü Müslümanlık üzerinden tarif eden ve öyle kapsayan İslamı damarı güçlü bir milliyetçilik anlayışının olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.</blockquote><p>Fatih Yaşlı, kitabın ilgili bölümün sonunda rejimin değişmesi üzerine bir özet geçiyor (s. 61):</p><blockquote>(…) AKP rejimi bir AKP-Cemaat projesi olmakla birlikte, esas olarak Birinci Cumhuriyet’in piyasacı ve gerici özellikleri içerisinde kök salmış, sola karşı mücadele adına devreye sokulan İslamizasyon politikaları ‘Cumhuriyet’in uzun intiharı’ anlamına gelmiştir.</blockquote><p>İslamizasyon sürecinin göstergelerinden biri olarak Devlet Planlama Teşkilatı’nda yaşanan dönüşüm (s. 82):</p><blockquote>(…) DPT bürokrasi içerisindeki örgütlenmenin merkez üslerinden biri olarak seçilmiştir. 27 Mayıs’ın ardından kurulan DTP’de ilk dönem Yalçın Küçük, Hikmet Çetin, Güngör Uras gibi isimler yer almışken, Turgut Özal’ın müsteşarlığa getirilmesiyle beraber ekseriyeti Nakşibendilerden oluşan bir milliyetçi-muhafazakar kadrolaşmaya gidilir ve Yusuf Korkut Özal, Nevzat Yalçıntaş, Beşir Atalay, Yaşar Yakış, Hasan Celal Güzel, Temel Karamollaoğlu gibi isimler DPT’de çeşitli görevlerde bulunurlar. Başta Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP’nin kurucu kadrolarının önemli bir bölümü de dergahın rahlei tedrisatından geçmiştir.</blockquote><p>Yaşlı, Türk — İslam sentezini icat eden, ‘devletin bekası’ adına komünizmle mücadele için örgütlenen, 12 Eylül’ün hizmetine sunan en önemli kurumlardan birinin Aydınlar Ocağı olduğunu belirtiyor. Bu ocak daha sonra kapansa da ardılı olan benzer kuruluşlara öncülük etmiştir. (s.85)</p><p>Fatih Yaşlı, 12 Eylül’ün ardından yükselen isimler üzerinden, darbenin sonuçları itibariyle milliyetçi-islamcı kesime yaradığını belirtiyor (s. 89):</p><p>Ocağın genel başkanlığını yapan isimler Salih Tuğ İstanbul Üniversitesi İlahiyet Fakültesi’ine, üyelerden Ahmet Sonel Ankara Üniversitesi’ne, Ümit Akkoyunlu ise Erzurum Atatürk Üniversitesi’ne rektör olarak atandılar. (…) Bu isimler YÖK’ün de yardımıyla, üniversiteye asistan ve öğretim üyesi olarak aldıkları binlerce kişiyle, Türkiye üniversitelerini baştan başa saran milliyetçi-muhafazakar ve İslamcı kadrolaşmanın mimarı oldular.</p><p>Rejimin dönüşümüne ilişkin (s. 92):</p><blockquote>Kapitalizmin yerleşmesi ve emperyalizmle ilişkiler, dünya sistemindeki yerini Sovyetler Birliği’ne karşı bir ‘ileri karakol’ vazifesi üstlenerek sağlamlaştırmaya çalışan egemen sınıflar açısından milliyetçilik tahkim edilmiş bir İslamizasyonu zorunlu kılmış, açılan kapıdan giren İslamcılar ise, bir yandan AKP ve Cemaat şahsından uluslararası kapitalizmin istediği ‘ılımlı’ karaktere bürünürken, öte yandan devlet aygıtını ele geçirerek yeni bir rejim inşasına girmişlerdir. Dolayısıyla rejimin dönüşümü ile İslamcıların dönüşümü diyalektik bir çerçevede ilerlemiş, rejimi dönüştürmek için İslamcılar kendilerini dönüştürmüşlerdir. Sonuç ise AKP iktidarı, yani Türkiye’nin renkli devrimi olmuştur.</blockquote><p>Fatih Yaşlı, 12 Eylül ile bugün yaşanalar arasındaki ilişkinin tekerrür değil süreklilik olarak tanımlanın daha doğru olacağını belirtiyor (s. 114)</p><h3>Cumhuriyete dair</h3><p>1923&#39;ün ne olduğuna dair (s. 23):</p><blockquote>1923, egemenliği saraydan ve dolayısıyla gökyüzünden alıp millete/ulusa verir. Yani yeryüzüne indirir. Egemenliğin kaynağı artık Tanrı değil, sküler bir kolektif varlık olarak ulustur. 1923&#39;ün temel paradigması tam da bu olarak görülmelidir: Egemenliğin kaynağının ve kullanım biçimin değişmesi.</blockquote><p>Yaşlı, sıklıkla karşılaştığımız Cumhuriyet ve Osmanlı arasında bir süreklilik olduğu tezine itiraz ediyor (s. 22):</p><blockquote>Cumhuriyet kimi kurum ve kadrolar açısından Osmanlı’nın devamı olarak görülebilecekse de, süreklilik ilişkisi yalnızca ve yalnızca bundan ibarettir. Odaklanılması gereken yer ise elbette ki üretim ilişkileri ve zihniyet dünyası bağlamındaki radikal kopuştur. Kopuş, bu bağlamda feodalizmden kapitalizme, teokrasiden laikliğe ve monarşiden cumhuriyete geçiş anlamına gelir.</blockquote><p>Daha önce Sungur Savran’ın kitabında da liberal kesimin savunduğu bu teze itirazlar yer alıyordu. Özeti için;</p><p><a href="https://medium.com/@okunankitap/t%C3%BCrkiyede-s%C4%B1n%C4%B1f-m%C3%BCcadeleleri-sungur-savran-fe853e665af0">Türkiye’de Sınıf Mücadeleleri — Sungur Savran</a></p><p>Fatih Yaşlı, Liberal söylemin zaman zaman AKP’yi betimlerken başvurduğu ‘neo-Kemalizm’ eleştirisine itiraz ediyor (s. 31):</p><blockquote>Liberal paradigma Türkyie’deki her türlü otoriterleşme eğilimini açıklamak için Kemalizm başvurmaktadır. Kemalizmi Türkiye’deki her siyasi gelişmeyi açıklamak için kullanmak da, her türlü otoriterleşme eğilimini Kemalizmin yeniden üretilmesi olarak görmek de açıkça tarih ve bilim dışı bir yaklaşım olma niteliğine sahiptir. Muhafazakarlık/İslamcılık ve Kemalizm apayrı dünya görüşleridir.</blockquote><p>Bir kısım liberal ve muhafazakar çevre tarafından sıklıkla iyi anılarak atıfta bulunan 1920 meclisine ve döneme neden iyi bakıldığına dair (s. 58):</p><blockquote>1920 her şeyden önce, muhafazakar tahayyül açısından bir ‘bozulmamışlık’, bir ‘sahihlik’ dönemine işaret etmektedir. Henüz Batıcı reformlar, yani ‘inkılaplar’ başlamamış, Cumhuriyet ilan edilmemiş ve bir doktrin ve eylem programı olarak ‘Kemalizm’ ortaya çıkmamış, dinan kamusal alandan dışlanmasına girişilmemiş, tarikatlara, tekkelere, zaviyelere dokunulmamış, cemaat yapılanmaları dağıtılmamıştır.</blockquote><p>ANAP sonrası (1991 sonrası) yaşanan krize dair tespitler (s. 115):</p><blockquote>Krizin kökeninde ise devrimci demokrasinin, siyasal İslam’ın ve Kürt hareketinin düzene meydan okuması bulunmaktadır, bu üç hareket 90&#39;ların sonuna kadar düzeni ciddi bir şekilde sallamışlardır. 28 Şubat sürecini, düzenin, bu üç harekete de verdiği bir yanıt olarak okumak mümkün görünmektedir.</blockquote><h3>AKP’nin işlevine ve yaptıklarına dair</h3><p>Siyasetin medya ile olan ilişkisinde yaşanan değişiklikler ile ilgili (s. 40):</p><blockquote>(…) operasyonel medya organlarına duyulan ihtiyaç ve bu ihtiyaçtan hareketle ortaya çıkan ve gazeteler olmuştur. Bunlardan en önemlisi elbette ki Taraf gazetesidir. Taraf, Ergenekon, Balyoz, KCK, Oda TV, Devrimci Karargah gibi davalarda yaptığı haberler ve yayınladığı belgelerle gündem yaratmayı ve adından söz ettirmeyi başarmıştır.</blockquote><p>Yandaş medyanın finansmanı ve aile-devlet için önemine dair (s. 43):</p><blockquote>Aile-devletinin varlığını devam ettirebilmesi için gereken medya/propaganda faaliyetlerinin, toplanan haraçlarla finanse edildiğini söylemek mümkün hale gelmektedir. Para, hanedanın ayakta kalabilmesi için gereken ideolojik aygıtların finansmanı açısından bir zorunluluktur; dolayısıyla bir kez daha yinelemek pahasına söyleyebiliriz ki, aile-devleti kendini haraç mekanizması aracılığıyla yeniden üretmektedir.</blockquote><p>AKP’nin gençliğine dair bazı okumalar (s. 49):</p><blockquote>Partinin militan gençliği bütün radikal sağ hareketlerde olduğu gibi, kendisini içerde ve dışarıda ‘statüko’ya meydan okuyan bir toplam olarak görmekte, varoluşunu böylesi bir ‘haylazlık’ üzerinden kurgulamakta ve kendisini bir tür ‘çete’ -legalitenin sınırlarını tanımama ve o sınırların dışında hareket edebilme potansiyeline sahip olma anlamında çete- olarak görmekte, Erdoğan’ın liderliğini de o sınırları zorlayan öncü ve asıl fail olarka anlamlandırmaktadır.</blockquote><p>Fatih Yaşlı, yeni rejimin bir gelenek icadına giriştiğini belirtiyor, bu gelenek icadını da ‘geçmiş dolayımıyla bugünün inşasını’ hedefleyerek bugünü dünde ve dünü bugünde kurduğu saptamasını yapıyor (s. 134):</p><blockquote>(…) DP döneminde miras alınan fetih kutlamaları, 12 Eylül’ün Türk — İslam sentezinden kalma ‘Kutlu Doğum Haftası’, 2000&#39;lerin başından itibaren gündeme gelen ‘Çanakkale Zaferi’ ve ‘Sarıkamış Destanı’ son olarak ise 2013 yılında ‘Alpaslan’ isimli 1071 gencin Malazgirt Ovası’na götürülmesiyle ve ‘Anadolu’nun anahtarı’nın Suat Kılıç’a teslim edilmesiyle gündeme gelen ‘Malazgir’ anmaları.</blockquote><p>Yaşlı, AKP’nin içeride Sünniliğin bir üst ilke olarak gördüğünü dışarıda ise Sünni eksinin liderliğini üstlenmek istediğini belirtiyor ve buradan (dönemin başbakanı) Davutoğlu’nun savunduğu ‘dört restarosyon’ tezine geçiş yapıyor (s.147):</p><blockquote>(…) Davutoğlu’na göre restorasyon sözcüğü ‘zamanın ruhunu ve dinamiğini yakalamak’ anlamına gelmektedir ve Osmanlı’dan Türkiye’ye uzanan tarihsel süreçte dört restorasyon dönemi yaşanmıştır. <strong>(I)</strong> İlk restorasyon dönemi Tanzimat’tır ve zamanın ruhunu Fransız Devrimi’nden türeten yurttaşlık ve insan hakları gibi değerleri oluşturmaktadır. <strong>(II) </strong>Cumhuriyet’in kuruluşu ikinci restorasyon anlamına gelmektedir. Bu dönemde I. Dünya Savaşı sona ermiştir ve imparatorluklar dağılırken yerlerini ulus-devletlere bırakmaktadırlar. (…) Dönemi simgeleyen metin ise Davutoğlu’na göre 1921 Anayasası’dır. <strong>(III) </strong>Üçüncü restorasyon dönemi yine bir savaşın<strong>, </strong>II. Dünya savaşının ardından ortaya çıkmıştır. Savaş sonrasında liberal demokrasinin dünya ölçeğindeki yükselişine paralel bir şekilde Türkiye’de de tek parti rejiminin sonuna gelinmiş ve çok partili hayata geçilmiştir. Davutoğlu (…) Dörtlü Takrir’i dönemi simgeleyen metin olarak görmektedir. <strong>(IV) </strong>Dördüncü restorasyon dönemi ise 2002 yılında AKP iktidarıyla birlikte başlamıştır.</blockquote><p>Fatih Yaşlı’nın restorasyon tezine eleştirileri (s. 149):</p><blockquote>Davutoğlu’nun dört restorasyon tezi, Osmanlı-Türkiye modernleşme sürecini mutlakiyetçi bir rejimden anayasal bir monarşiye, oradan da cumhuriyete uzanan bir dönüşüm olarak okumayan, bu dönüşümü hem dünya sistemiyle hem de ülke içerisindeki güç mücadeleleriyle ilişkilendirmeyen, İmparatorluk’la Cumhuriyet arasındaki tarihsel kopuşu bilinçli bir şekilde göz ardı eden, Türkiye’nin uluslararası iş bölümü içerisindeki yerini ekonomi politik bir bakış açısıyla analize dahil etmeyen ve bundan ötürü de, örneğin neden II. Meşruyet’in ya da 24 Ocak Kararları’nın ve 12 Eylül Darbesi’nin restorasyon sürecinin evlerinden biri olarak görülmediği sorusuna yanıt vermeyen bir tezdir.</blockquote><p>2017&#39;de de sıkça gündeme gelen antiemperyalist tavır takınma tartışmalarına 2014 yılından bir bakış (s. 197):</p><blockquote>(…) Ancak burada söz konusu olan Erdoğan cenahının iddia ettiği gibi, izlenen dış politikanın daha antiemperyalist bir karakter taşıması değildir; daha önce başka yerlerde yaptığım bir benzetmeyi kullanarak söyleyecek olursam; ‘Kayserili halı tüccarı mantığıyla dış politika yürütmeye çalışmak’tır. Yani AKP, hem emperyalist bir parçası olmak hem de emparyalistlerin kendisine çizdiği kırmızı çizgilerin dışında bütünüyle şark kurnazlığı olarak görülebilecek adımlar atmak istemiş, ancak bunu yüzüne gözüne bulaştırmıştır.</blockquote><p>2014 yılında yapılan başka bir tespit (s. 238):</p><blockquote>Yapılan tartışmalar ve açıklamalara bakıldığında, ‘Yeni Türkiye’ Atatürk Orman Çiftliği arazisinde yapılan ‘Ak Saray’dan yönetilecek, Erdoğan fiilen bir devlet başkanı olacak, yakın çevresindeki danışmanlar bir ‘gölge kabine’ gibi hareket edecek, bakanlar ise icracı bir işlev üstlenecekler, başbakan da elbette ki Erdoğan’a tabi bir şekilde ve fiilen devlet başkan yardımcısı sıfatıyla bakanlıkların koordinasyonu görevini yerine getirecektir.</blockquote><h3>Hazirana dair</h3><p>Fatih Yaşlı, Sünni — Ulus inşasının sonuçlarını aktarıyor (s. 164):</p><blockquote>Sünni — Ulus inşası, ‘milli irade’ söylemi ile birlikte egemenliğin kaynağının tanrısal bir iradeye bağlarken, egemenliği fiilen kullanabilecek olanın da Sünni — Ulus olduğunu işaret etmektedir. Sünni — Ulusa dahil edilmeyenler ve karşı çıkanlar ise, yani cumhuriyetçiler, sosyalistler, Aleviler, seküler Kürtler, eşcinseller ve kadınlar ise siyasal alanın dışında bırakılmak istenmekte, üstelik egemenliğin kaynağını oluşturmadıkları düşünüldüğü için egemenliği kullanma talepleri meşru görülmemektedir.</blockquote><p>Fatih Yaşlı, Haziran direnişini, üstte tanımı ve sonuçlarını aktardığı, Sünni — Ulusun dışında kalan ve siyasal alandan dışlanan kesimlerin isyanı olarak görmek gerektiğini belirtiyor (s. 165)</p><p>Haziran isyanına sebep olan ve bu isyanın habercisi olarak görülebilecek önceki eylemler (s. 166):</p><blockquote>İnternet yasağına karşı eylemler, 4+4+4 eylemleri, kürtaj yasağı protestoları, sınav sorularının çalınmasına yönelik protesto gösterileri, üniversite direnişleri ve en önemlisi de Birinci Cumhuriyet’in milli günlerinde yapılan ve ülke çapında yüz binlerin katıldığı eylemler.</blockquote><p>Haziran isyanına gelinen ve ardındaki süreçte yaşanan krizler (s. 168):</p><p><strong>(I)</strong> ‘Cumhuriyet’ ve ‘ulustan’ kaynaklandığı düşüncesiyle ‘imparatorluk’ ve ümmet’ aracılığıyla çözümün denendiği Kürt sorununun Suriye’de yaşanan gelişmelerle birlikte çözümsüzlüğe doğru ilerlemesi. <strong>(II)</strong> Yeni rejimin inşa sürecinde, eski rejimi temsil ettiği düşünülen kesimlerin hedef alınması ve beraberinde ortaya çıkan öfke patlaması. <strong>(III)</strong> Uzunca süredir AKP ile gayrıresmi koalisyon ortağı Cemaat arasında süren kapalı çatışmanın aleni bir hal alması; 7 Şubat krizi, 17–25 Aralık operasyonları (kitap 2014&#39;te yayınlandığı için burada 15 Temmuz yer almıyor). <strong>(IV)</strong> Finansal sermaye girişi ile sürdürülebilir kılınan ekonomik kırılganlığı. <strong>(V)</strong> Dış politikada Cumhuriyet dönemi politikasını pasifizmle, kökenlerden ve ait olduğu medeniyetten kopmakla eleştirip aktif dış politikayı savunarak yapılanlar sonucunda gelinen nokta. Bkz: Yeni — Osmanlıcığın çöküşü.</p><p>Fatih Yaşlı, Haziran’ı tarif ediyor (s. 182):</p><blockquote>Haziran’ın sınıfsal bir kalkışma olmamakla birlikte, neoliberal politikalara ve buna eşlik eden muhafazakar otoriterleşme sürecine, bu ikisini birbirinden ayırmaksızın itiraz edenlerin yoğun bir şekilde katıldığı toplumsal bir kalkışma olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.</blockquote><p>Kitabın sonuç kısmında, Haziran’a bir bakış daha (s. 250):</p><blockquote>Haziran, ‘Yeni Türkiye’ye karşı daha kuruluş aşamasındayken hayata geçirilmiş en büyük itirazdır. Haziran, bir halk-oluş momentidir, yeniden yurttaşlaşma projesidir cemaatleştirmeye, sürüleştirmeye, ‘sürü ahlakı’nın egemenliğine bir itirazdır. Örgütsüz, öncüsüz, programsız olmasına rağmen, hem Türkiye hem dünya toplumsal mücadeleler tarihine inkar edilmesi ve göz ardı edilmesi imkansız bir deneyimin mirasını bırakmıştır.</blockquote><h3>Uluslararası gelişmelere dair</h3><p>(Bu bölüm, tarihsel bağlamıyla ilerleyen ve AKP tarafından hala sürdürülen dönüşüme ilişkin tezleri aktarırken değerlendirmeye alınan uluslarası gelişmeleri içermektedir)</p><p>Tek kutuplu dünya tezine itiraz olarak verilen Rusya — ABD ilişkisinin bir boyutu (s. 111):</p><blockquote>Rusya’nın sahip olduğu enerji kaynaklarının Avrupa ile ABD arasındaki müttefiklik ilişkisini sorunlu hale getirdiği ortaya çıkmıştır. Rus gazına ve petrolüne göbekten bağlı Avrupa’nın Rusya’ya karşı sert bir tavır takınmayıp bir detant (yatıştırma) politikası gütmesi ise bunu kanıtlamıştır.</blockquote><p>Soğuk Savaş sonrası ABD’nin öncülüğünde yeni bir uluslarası sistem kurulduğunu söyleyen Brezezinski’den alıntılar (s. 98):</p><blockquote>Bu sistemin beş temel özelliği bulunmaktadır. Bunlardan ilki NATO’yu ve ikili güvenlik anlaşmalarını da içeren ortak güvenlik sistemi, ikincisi APEC ya da NAFTA gibi ekonomik iş birliği bölgeleri ve Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü gibi küresel iş birliği kurumları, üçüncüsü ‘ortak fikir birliğine dayanan süreçler’, dördüncüsü ‘temel müttefiklerde demokratik üyeliğin tercihi’, beşincisi ise Dünya Adalet Divanı’ndan Bosna Savaş Suçları Mahkemesi’ne uzanan ve küresel ölçekte işleyen anayasal ve hukuki bir yapının mevcudiyetidir.</blockquote><p>Bu kitaplık bu kadar.</p><p>Fatih Yaşlı’nın okuduğum diğer kitabı olan ‘Türkçü Faşizmden Türk — İslam Ülküsüne’ notlarını da yakında paylaşacağım.</p><p>Sırada Erdoğan Aydın’ın Fatih ve Fetih isimli kitabı var.</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=1549ddd3eb35" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Cumhuriyetin İlk Yüzyılı — İlber Ortaylı]]></title>
            <link>https://medium.com/@okunankitap/cumhuriyetin-i%CC%87lk-y%C3%BCzy%C4%B1l%C4%B1-i%CC%87lber-ortayl%C4%B1-ff187223e57d?source=rss-4f10e6197bc8------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/ff187223e57d</guid>
            <category><![CDATA[kitap]]></category>
            <category><![CDATA[cumhuriyet]]></category>
            <category><![CDATA[i̇lber-ortaylı]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[Okunan Kitap]]></dc:creator>
            <pubDate>Fri, 01 Dec 2017 07:47:41 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2017-12-01T07:47:41.602Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de tarihin popülerleşmesi üzerine düşününce akla ilk gelen isimlerden biri İlber Ortaylı. En azından bana göre öyle. Görüşleri çok geniş kesimlerce referans noktası olarak kabul ediliyor ve kendisinin böyle bir beklentisi olmasa da tarih konusunda makuliyet çizgisini temsil ediyor.</p><p>Kitap Osmanlı’nın sonu ve Cumhuriyet’in ilk yüz yılını anlatmak üzere İsmail Küçükkaya ile birlikte röportaj formatında hazırlanmış. İsmail Küçükkaya’nın sorularını okuyunca, neden tarihin popülerleşmesi demeyi tercih ettiğim daha net anlaşılacaktır.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*9nJzqFJQ5gUEra1NT8W0Bw.jpeg" /></figure><p>Makuliyet noktası olarak görülen İlber Ortaylı’nın da kolaylıkla bir siyasi perspektif ile temellendirilecek, üstelik söylenenin tam aksine hakim siyasi görüş ile daha yakın, değerlendirmeleri var.</p><p><a href="https://medium.com/@okunankitap/t%C3%BCrkiyede-s%C4%B1n%C4%B1f-m%C3%BCcadeleleri-sungur-savran-fe853e665af0">Türkiye’de Sınıf Mücadeleleri — Sungur Savran</a></p><p>Kitabı Sungur Savran’ın kitabının sunduklarından sonra biraz da karşılaştırma amacıyla okumaya karar verdim. Elbette iki kitabın yazılma amaçları çok farklı ancak Cumhuriyet’in tarihine bakış ve değerlendirmek için kullanılan yöntemleri ve dolayısıyla aradaki görüş ayrılıklarını görmek mümkün.</p><h3>Cumhuriyete dair</h3><p>İlber Ortaylı’ya göre, kitabın henüz önsözünde belirtiyor, Osmanlı İmparatorluğu ile Cumhuriyet arasında kültürel, siyasi, idari ve hukuki devamlılık çok açık (s. 7).</p><p>Bununla birlikte ‘Türk çağdaşlaması’ olarak adlandırdığı cumhuriyetin ilk yıllarını Osmanlı’daki <strong>otokratik ve mekanik yapının</strong> devam ettirilmesi olarak değerlendiriyor ve siyasal araçların kullanımındaki sosyal mühendisliği benzeştiriyor (s. 11).</p><p>İlber Ortaylı, Türkiye’nin kimseyi model olarak alamayacağını söylüyor. Buna göre Türkiye’nin bir öncülük rolü var ve kendine özgü bir modeli olmalı. Türk modelinin tarifiyle ilgili olarak laik bir milliyetçilik ve modernleşmeyi işaret ediyor (s. 18).</p><p>Ankara’da kurulan meclise dair tespitler (s. 60):</p><blockquote>Ankara’da meclis kuruldu. Bu meclis, amacı ayrı bir devlet, ayrı bir hükümet kurmak olmayan, doğrudan doğruya Saltanat makanının hukukunu kurtaracak, onu koruyacak, İstanbul’daki şartların olumsuzluğu dolayısıyla Anadolu’yu seçmiş bir hükümetti.</blockquote><p>Ankara’da kurulan meclisin (daha çok birinci meclis) yapısına dair diğer tespitler (s. 64):</p><blockquote>(…) Damat İsmail Hakkı Bey, Ankara’ya geçerek Milli Mücadele’ye katıldı. Kendisi hanedana mensup; Ulviye Sultan’ın eşi, Hümeyra Hanım Sultan’ın babasıdır. Burası çok önemli bir noktadır; Meclis hükümeti meşruiyyetini böyle bir padişah damadını kabul etmekle de gösteriyor. İstanbul’dan kaçanlar, dağılanlar, Anadolu’ya geçip, Ankara’daki meclise iltihak etmişlerdir. Ankara konvansiyonel bir sistemi ve milleti temsil ediyor. Birinci mecliste her kesimden, her tür düşünceden kimse vardır ve bu meclis hukuken Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının devamıdır.</blockquote><p>İlber Ortaylı’nın Türkiye’de zaman zaman gündeme gelen ‘hilafeti getirecekler’ iddialarının sadece fantezi olduğunu, Türkiye’de bu türden bir hareket veya parti olmadığını belirtiyor (s. 63)</p><p>İlber Ortaylı’ya birinci meclis için hükümeti görülmemiş ölçüde konvansiyonel, açık ve demokrat tanımlamasını yapıyor. Ancak Cumhuriyet kurulduktan sonra artık ortada muhalefet kalmıyor. Öte yandan Cumhuriyet dönemin Avrupa’sına uyulduğunun göstergesidir. O dönem Avrupa’da İngiltere dışında demokrasi yoktur, her yerde kriz vardır. (s. 67) (bkz: I. meclis vs II. meclis konusu)</p><p>Birinci mecliste yer alanlar içerisinde padişahçı olanlar, solcular vardır, İttihatçılar vardır (s. 69).</p><p>Lozan üzerindeki tartışmalara karşı yapılan tespitler (s. 75):</p><blockquote>Lozan’a bugün zafer diyenler de, hezimet diyenler de var. Fakat Lozan bir uzlaşmadır. Harpten yeni çıkmış bir millet olarak, çok korkunç olan eski antlaşmayı kabul etmiyoruz. Buna karşı Musul’un kaybedildiğini söylüyorlar ama zaten Misak-ı Milli’nin sınırları 1912&#39;den beri tam belli değil. 10 senedir savaşan bir ordu var.</blockquote><p>Yine Misak-ı Milli sınırlarına dair (30 sayfa öncesiyle biraz çelişiyor görünüyor) (s. 106):</p><blockquote>(…) Misak-ı Milli sınırları tam belli değildir. Ama bugünkü Türkiye olmadığı bellidir. Mesela kısmen Halep’ten geçer, hakikaten Musul’dan geçer. Çünkü mütareke anında bizim ordumuz zaten oradaydı. Oradan itilmemiz sonradan mütareke ahkamının ihlaline dayanıyor. Bu hukuki midir? Değildir. Fiilidir.</blockquote><p>Hemen ardından Musul, Halep ve Akdeniz adaları, Batı Trakya için gelen eleştirilere dair değerlendirmeler (s. 106):</p><blockquote>O günün şartlarını düşünün. Memleketi zor kurtardık, Halep’i nasıl alacaksınız? Rumeli konusu da var. Herhalde Atatürk’ün ve Cumhuriyet’i kuranların çok istediği bir şeydi bu. Çünkü bunların büyük çoğunluğu Rumeli çocuğudur. Batı Trakya’yı, bugünkü Selanik’i nasıl isterlerdi. Neden istemesinler?</blockquote><p>Türkiye Cumhuriyet’inin herhangi bir üçüncü dünya ülkesinden ya da yeni kurulan herhangi bir memleketten farkına dair (s. 97):</p><blockquote>Eski devletin, eski bir imparatorluğun dirilmesi yanında, hayatiyetinin en önemli değişiminde dahi meşru müesseselere, meşru kurallara uymak ve onları takip etmektir. Nitekim (Atatürk’ün) sağ kolu olan, onun yardımcısı olan İsmet Paşa da bu konuda çok dikkatlidir.</blockquote><p>Adaların durumuna dair (s. 107):</p><blockquote>(…) Adaları Yunanistan’dan neden niye alamadık? Çünkü alamazdık. Hangi donanmayla yapabilirdik? (…) Maalesef askeri harekatın şartlarını bilmeyen hep böyle derler. ‘İkinci cihan harbi sırasında Almanlar bize Oniki Adalar’ı bırakıyorlarmış, almamışız.’ Bıraktıkları doğru, bizim de almadığımız doğru. Alsak ne olacaktı? Kaç gün kalacaktı elde? Almanların müttefiki durumuna gelir, faşist bir hükümet damgası yerdik. O günlerde bizi faşizmden kim kurtaracaktı?</blockquote><p>Cumhuriyet ile birlikte yapılan atılımlara dair (s. 129):</p><blockquote>Başbakanlıktan daha büyük ve maliyetli bir binaya Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ni yerleştiriyor. İstanbul’da Edebiyat Fakültesi kuruyor. Gelen Alman hocalar bunu gerçekleştirmekte çok yardımcı oldular. Ama onlar da burada tutuluyorlar. Üniversitelerimiz Arkeoloji ve Eski Çağ Bilimi’ni o zaman gördü. Aslında Arkeoloji üniversite değil, Osman Hamdi Bey’in müzesinde başlamıştır.</blockquote><p>İlber Ortaylı, tarikat ve dergahlara karşı tutumun çok partili yaşama geçene kadar sert geçtiğini, oradan sonra yumuşamaya başladığını belirtiyor (s. 142).</p><p>İlber Ortaylı’ya göre 1950&#39;de iktidara gelen DP ile CHP arasında büyük ideolojik farklar görmek mümkün değildir. İlber Ortaylı bu tezini DP’nin CHP içinden çıkmasıyla pekiştiriyor (s. 149).</p><p>Varlık Vergisi ve ikinci dünya savaşına dair değerlendirmeler (s. 155):</p><blockquote>(…) Varlık Vergisi çıkışı itibariyle despotik bir vergidir ama onun aldığı şekil bürokrasinin alt katmınındaki kontrolsüzlüklerden olmuştur. Bununla birlikte bir şeyi unutuyoruz: Türkiye bugünkünden çok daha az orandaki polis ve jandarma ile hiç savaşsız, ayaklanmasız bir biçimde harbi geçirmiş ve devlet olduğunu göstermiştir.</blockquote><h3>Osmanlı ve Padişahlara dair</h3><p>İlber Ortaylı Abdülhamid için, diğer padişahlardan farklı olarak, kendisine ‘Türk Hakanı’ denildiğini ve Abdülhamid’in bu ulusu kimin taşıyacağının (Türkler) farkında olan ilk padişah olduğunu söylüyor (s. 22).</p><p>Toplumda yer alan temel padişah algısına itiraz olarak (s. 24):</p><blockquote>Türkiye tarihçiliği son derece zayıf olduğu ve son derece sorumsuz yazarlar bulunduğu için, padişahı halk dilinde tasvir ediyor ve güreş tutan, horoz dövüştüren, sürekli yemek yiyen adam portresi sunuyorlar. oysa bu da çok yanlış bir sunumdur.</blockquote><p>Padişah Abdülaziz için Osmanlı’ya yaptığı en büyük yaptığı en büyük katkının Mısır problemiyle başlayan parçalanmayı önleme çabaları olduğunu söylüyor (s. 25)</p><p>İlber Ortaylı’ya göre Osmanlı Devleti (Türklerin devleti olarak tarif ediyor) olmasa, Hıristiyan dünyası birkaç asır önce toparlanabilirdi. Dolayısıyla İslam dünyasının askeri ve idari vasıflarının gerilemesinin de önündeki engel Osmanlı İmparatorluğu (s. 27).</p><p>Abdülhamid, cihanşümul denilen imparatorlukların üçüncüsü ve aslında sonuncusunun da son hükümdarıdır. Ondan sonra gelen padişahların şahsiyet olarak kayda değer bir yanı yoktur (s. 27).</p><p>Osmanlı’nın diğer imparatorluklardan farkıyla ilgili olarak (s. 29):</p><blockquote>15. ve 16. asırlarda imparatorluk kurmak, milattan önce 3 (Roma), milattan sonra 5. — 10. asırlarda imparatorluk kurup yönetmeye benzemez. Ayrı bir tarihi miras ve çevre ile muhatapsınız.</blockquote><p>İlber Ortaylı model tartışmalarıyla ilgili olarak, Davutoğlu’nu da andıran bir fikir öne sürüyor (s. 30):</p><blockquote>İslam Aleminde Türkler için model yoktur; çünkü biz modern bir dünyada <strong>muasır medeniyeti hem benimsemek, hem de onunla kavga ederek</strong> tarihimizi ve kimliğimizi korumak zorunda olan bir milletiz.</blockquote><blockquote>Birinci Dünya Harbi’nin asıl büyük kaybı, eğitimli aydınlar ve nitelikle zenaatçı ve köylü gençlerdir.</blockquote><p>İlber Ortaylı’nın Jön Türkler sorusuna, istibdata bakış açısı üzerinden verilen cevap aslında İlber Ortaylı’nın güncel tartışmalar ve dışındaki konularda referans aldığı siyasal pozisyona en açık örnektir (s. 38):</p><blockquote>(…) Aslında Romalılar için diktatoryanın ayıp olmaması gibi, istibdat da Müslümanlar için ayıp bir şey değildir. Romalılar ciddi işler için diktatoryayı savunur ve diktatör tayin ederler. İslam’da da ‘istibdat’ ve ‘müstebit’ beceri barındıran bir tarzdır. O yüzden istibdad kelimesinin pejoratif olarak kullanılması, aslında lügat bakımından yanlıştır ve bir İttihatçı icadıdır.</blockquote><p>İlber Ortaylı, Osmanlı’nın cihan harbine girişinin yanlış olduğunu, basit taktisel hatalar yüzünden coğrafyanın yerle bir olduğunu, eğer savaşa girilmeseydi Kudüs, Mekke ve Medine’nin Osmanlı’nın elinde kalabileceğini söylüyor (s. 49)</p><p>Çok partili yaşama geçiş kararı sonrası Celal Bayar ve İsmet Paşa, solcu ve mürteci oluşumlara ve partilere karşı olunacağına dair birlikte hareket ediyorlar. <em>‘Daha sonra sol partiler kesinlikle dağılıyor veya kapatılıyor. Yönetimde olanlar ya mahkum oluyor, ya da damgalanıyor.’</em> (bkz: Fatih Yaşlı — Cumhuriyet’in uzun intiharı) (s. 81)</p><p>İlber Ortaylı, İsmet İnönü’nün ekonomi politikasına dair getirilen aşırı devletçisini doğru bulmuyor (s. 166)</p><h3>Mustafa Kemal’e dair</h3><p>İlber Ortaylı, milli mücadelenin özneleri olan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının yetiştirildiği eğitim sistemine dair en büyük payı Abdülhamid’e veriyor. Bu anlayışın insanların okumasını, mühendis; zabit ya da zanaatkar yetiştirmeyi hedeflediğini söylüyor. Fakat filozof olmalarını istemediğini de belirtiyor. Bu eğitim anlayışının adamlarına örnek olarak da Mustafa Kemal Paşa, Enver Paşa, Fevzi Paşa, Karabekir Paşa’yı veriyor (s. 53).</p><p>Mustafa Kemal’in bulunduğu kuşak içinde diğer paşalara kıyasla neden daha öne çıktığıyla ilgili olarak (s. 54):</p><blockquote>(…) Mustafa Kemal’in çok daha yoğunlaştırıcı bir zekası vardır. İkincisi şahsi dramı epey etkilidir. Yani çocukluğu, yaşamı, yaşadığı zorluklar… Önce kendi hayatında bir hırs ve yükselme gösterir, ardından bulunduğu milletle kendi kişiliğini yükseltir.</blockquote><p>Mustafa Kemal, Balkan harbinin kaybedilmesiyle ilgili olarak (s. 55):</p><blockquote>Ben bu adamları çoban diye bilirdim. Halbuki baksana operaları bile var. Operada oynayacak sahne sanatkarları, müzisyenleri, dekoratörleri hepsi yetişmiş. Opera binası dahi yapmışlar.</blockquote><p>Mustafa Kemal ‘<em>birinci savaşa girmeyelim ve bilhassa Almanlarla müttefik olmayalım</em>’ görüşüne sahip olanların başında geliyor (s. 87)</p><p>İlber Ortaylı’ya göre Mustafa Kemal Atatürk, 1918&#39;den itibaren (Müdafaa-yı Hukuk Cemiyetleri) Anadolu’da başlayan direniş hareketleri arasındaki koordinasyon ve eşgüdümü sağlayan bir politik deha ve dahası müspet intibalar sağlamış bir komutan (s. 60).</p><p>Mustafa Kemal, cumhuriyetin kuruluşuna giden süreçte aktif İttihatçıları bu amacına ulaşmak için başarıyla kullanmıştır (s. 73)</p><p>İlber Ortaylı’ya göre Mustafa Kemal’in Lozan’a İnönü’yü göndermesinin sebebi ona en yakın kişi olmasıdır. İnönü dışındaki isimler kendini bir şey zannedecektir. Buna örnek olarak da Rıza Nur’u ve hatıratında yazdıklarını gösteriyor (s. 75).</p><p>İlber Ortaylı, Mustafa Kemal ile Adnan Menderes bir araya geldiğinde, Atatürk Menderes’ten etkileniyor (soru olarak geliyor ve cevap buna uygun). Atatürk görüşmede geçenleri Menderes’ten yazmasını istiyor, Menderes de bir sonraki seçimde vekil oluyor (s. 77)</p><p>Atatürk, İngiliz veya Alman Ordusu’nda olsa (s. 91):</p><blockquote>Yani Atatürk gibi çok zeki bir adam İngiliz ordusunda olsa ne olurdu? Belki mareşal bile olmayacaktı. O kurulu, fazla imkan tanımayan bir sistemin içinde general olup gidecekti. Alman ordusunda olsa belki mareşal bile olamayacaktı, çünkü o yaşta oralarda böyle yükselemezdi.</blockquote><p>Mustafa Kemal’in yetiştiği çevreye ve döneme dair (s. 93):</p><blockquote>Selanik’te, İstanbul’da olmayan liberal bir hava var. Atatürk orada yetişiyor. Nasıl yetiştiğine bakmak lazım. Okuyorlar, insanlar birbirlerini tanıyorlar. Sivil asker beraber ve ilişkileri çok yakın. Bu nokta çok önemli bir farklılıktır. Kendisini yetiştirmiş. Fransızca metinler okuduğu çok belli.</blockquote><p>Mustafa Kemal, veliahtla birlikte (Vahdettin) Almanya seyahatine çıktığı süreçte, veliahtın da kendisi gibi, İttihatçılar ile ilgili olumsuz düşüncede olduğunu görüyor (s. 98)</p><p>Atatürk için yapılan ‘bizi geçmişten kopardı’ eleştirilerine dair (s. 103):</p><blockquote>Bu, söyleyenlerin kendi kafasındaki fikirlerdir. Ne öyle bir gerçek var ne de öyle bir olay. Türkler tarih sevmedikler için, tarihi düşünce bilmedikleri için, barok düşünmeyi de sevmezler yani köşeli düşünürler. Halbuki tarihçi düşünce teferruatı çok sevmeyi gerektirir. Teferruat üzerinde düşünmeyi gerektirir. Onu sonsuz bir bilgi, sonsuz bir fikri üretim, sonsuz bir olgu araştırması ve bilinenleri öğrenme faaliyeti haline getiren ve bilimden daha farklı bir noktaya taşıyan yön budur.</blockquote><p>İlber Ortaylı, Atatürk için kafasında tam manasıyla Jean-Jacques Rousseau tipi bir cumhuriyet olduğunu ve 1924 Anayasası ile de bunu gerçekleştirdiğini söylüyor (s. 114).</p><p>1924 Anayasası için ise, korunması gerektiğini gerektiğinde kanuni yollardan (darbe olmaksızın demek istiyor zannediyorum) tadil edilmesi gerektiğini belirtiyor (s. 114)</p><p>İlber Ortaylı’ya göre Mustafa Kemal Atatürk diktatör olma niyeti olmayan otoriter bir lider. Kafasında Batı demokrasisi var (s. 118).</p><p>İlber Ortaylı, Mustafa Kemal’in dehasını ve meselelere çok çabuk nüfuz etmesini anlatıyor (s. 130):</p><blockquote>Kararı çok çabuk veriyor. ‘Biz harf devrimini üç ayda yaparız’ diyor. İsmet Paşa ‘Aman Paşam olur mu’ diyor. Görünüşte haklıdır da. ‘Lütfen biraz uzatalım’ diyor. ‘Hayır, üç ayda ya biter, ya konu biter’. Kararlıdır. Ondan sonra yapıldı. (…) Harf inkılabı yapıldığında Atatürk 48 yaşındadır. Bu yaştaki bir kişi, alıştığı Osmanlı Türkçesini ve kullandığı Arap harflerini birden bire terk ediyor.</blockquote><p>Atatürk’ün özel yaşamının konuşulmasına dair (s. 133):</p><blockquote>Böylesi büyük liderlerin özel hayatlarını bilen bilmeyen konuşamaz. Türkler zaten tarihte ehemle mühimi birbirine karıştırırlar. Tarihçi olmayan milletlerin en büyük vasfı, tarih yazımında ehemle mühimi birbirinden ayırt edememektir.</blockquote><p>İlber Ortaylı’ya göre Atatürk’ün hasta olduğu dönemlere ait fotoğraflarının asılması iyi değildir. Kullanılması gereken fotoğraflar kalpaklı, müşir üniformalı fotoğraflarıdır (s. 136).</p><h3>Adnan Menderes ve DP dönemine dair</h3><p>Özet niyetine (s. 175):</p><blockquote>(…) Türkiye’yi yeniden inşa etmek istedi, yol aldı bu arada ama eski Türkiye’nin birtakım sağlıklı yönlerini de gereksizce tahrip etti.</blockquote><p>İlber Ortaylı, Demokrat Parti döneminde yaşananları karşılaştırmalı olarak anlatıyor (s. 177):</p><blockquote>Burada ara bir zümre var; devletin önüne geçip ‘biz devletiz’ diyerek halka kafa tutan, halkın önüne geçip ‘biz halkız’ diyerek devlete kafa tutan bir zümre. Bu DP devrinde hakikaten olmuştur ama şimdi AKP döneminde de var, ondan öncekilerde de vardır, CHP döneminde de vardı.</blockquote><p>Menderes’in hatalarına dair (s. 189):</p><blockquote>(…) Kendisi hakkında çok çabuk hükmü edilen ‘yanılmazlığın ve ilahi seçimin’ gerçekliğine ve devam edeceğina şark toplumlarındaki ekseri politikacılar gibi inanmasıdır.</blockquote><blockquote>(…) Bu akıllı adam zaman içinde değişti. &quot;İstanbul’un trafik problemini halledeceğim&quot; diyerek beş tane ‘Sinan Mescidi’ yıktı. Bu dünyada beş tane ‘Sinan Mescidi’ yıkacak bir şehirli görmüyorum ben. Böyle bir şeyi ne Parisli, ne Londralı yapar; hatta Berlinli böyle bir durumda savaş çıkarır.</blockquote><h3><strong>Toplumsal yapıya dair</strong></h3><p>Devlet geleneğinin ayırt edici özelliğine dair soruya, Türklerin asker toplum olmasını gösteriyor. Ayrıca bu askerliğin kapalı bir zümreye ait olmadığını, dolayısıyla tarihteki en seçkinlerin asker olduğunu söylüyor. Toplumda en çok itimat edilen zümrenin askerler olmasını da buna bağlıyor (s. 19).</p><p>Cumhuriyetin kuruluş ve sonrasındaki döneminde izlenen dış politikayı ‘Türkiye yakın zamana kadar kabuğuna çekilen, etrafa karışmayan bir ülkeydi’ sözleri ile eleştiriyor (s. 20).</p><p>Türklerin asker toplum olmasının başka bir göstergesi olarak mimariyi işaret ediyor ve sivil mimarinin, kamusal ve askeri mimari eserlerin gerisinde kaldığını belirtiyor (s. 21).</p><p>İlber Ortaylı’ya göre Latin harfleri sadece Türkçenin imlasına ve ses uyumuna uygun olduğu için benimsenmiştir. Medeniyet değişimi ve savaşı değildir (s. 126).</p><p>Türkiye’de milliyetçiliğin neden gelişmediğine ve hala köylü milliyetçiliği olarak kaldığına ilişkin soruya cevap (s. 216):</p><blockquote>Çünkü bu milliyetçilik, çoğu insanın zannettiğinin aksine, parochial midn denen kasaba, mahalle zihniyetinden beslenir. ‘Parochial’ kelimesi ‘parish’ten, yani kiliseden gelir ve kilise mahallesi, kilise çevresi, mahalle anlamındadır. Balkanlar bu zihniyetten kurtulamıyor. Çünkü milliyetçilik en azından sosyalistler kadar enternasyonel olmayı, dünyayı tanımayı, başka milletlerle temasın olmasını gerektirir. Milliyetçiliğin duygusal tarafının bile, sadece kendi ülkemizdeki edebiyat, sloganlar, hareketler değil, başka ülkelerin milliyetçilerinden etkilenmesi, beslenmesi gerekir.</blockquote><p>Türkiye’deki sağ partilerin gösteri merakına dair (s. 224):</p><blockquote>Bizde bu grupların (sağ partilerin) içinde dar bir kesimin bir gösteri, teatralite merakı da var. Anadolu’nun durağan hayatının içinde, insanların kendilerini ifade ediş trazlarında bir jest, bir mizansen arayışıdır. İran Şiiliği bu meseleyi çözmüş, 1000 yıldır teşkilatnana bir gösteri kültürüyle, mükerreren 10 Muharrem’de taziye merasimlerinde mükkemel bir gösteri örneği sunmuştur. Humeyni zamamnında bile bu sürmüştür. Polis o toplantıları takip edebilir ama dağıtmaz. Böyle bir şey Türkiye’de yok.</blockquote><blockquote>Batının temeli olan filoloji ve müziktir. Bunlar maalesef Atatürk ile sınırlı olan iki şeydir, onun arkasından anlaşılamamıştır.</blockquote><p>Türkiye ve Amerika kültürüne ilişkin (s. 237):</p><blockquote>(…) Türkler Amerika’ya bayılırlar. Amerika, yaşam biçimi, kültür kalıpları itibariyle Türkiye’deki orta sınıfın dünyasıyla fevkalade uyumlu, onlara tesir eden bir memlekettir. Türkiye’deki orta sınıfların Ameirka’da, batı müziğini, Rönesans’ı, batı felfesini arama ihtiyaçları yok, çünkü kendileri de bilmiyorlar.</blockquote><p>İlber Ortaylı, Türkiye’nin köylü toplumu olarak nitelendirilmesine itiraz ediyor (s. 314):</p><blockquote>Köylüler geldi, yerleşti, o dediğiniz kasabalılar. Kendilerini, modern dünyaya, yeni hayata ayarlayamayan; görse de, bilse de yapamayan adamlar. O başka bir şey. Onu tenkit edebilirsiniz. Ama böyle sınıflama yapamazsınız, köy toplumu diye. Hiçbir şey ifade etmez. Artık Türkiye köy toplumu değil, köy toplumunun da kendine göre dayanılıkları vardır. Oysa ortada kasaba değerleri geziyor. Sorun bu…</blockquote><h3>Güncel sorunlarına dair</h3><p>Toprak sorununa dair (s. 233)</p><blockquote>Hala Türkiye hazine arazileriyle, miri topraklarıyla boğuşan, bu yüzden de köyden şehre göçü yanlış yönlendiren bir ülke. İstanbul gibi bir yerde bile, hala yağmalanan araziler var. İngiltere’deki insanlar köyden Lonra, Manchester ya da Birmingham gibi endüstri şehirlerine gelip, bir takım arizilerin üstüne gecekondu mu kurdular? (…) Bizde insanlar devlet arazisini yağmalıyor. Böyle bir mülkiyet düzeni ve böyle bir şehirleşme olmaz. Peki niye çözülmüyor bu sorun? Çünkü arkasında rant kavgası var. Çünkü çok radikal davranmak lazım.</blockquote><p>Türkiye’de yaşanan yolsuzluklar ve gelen tepkilere ilişkin (s. 234):</p><blockquote>Bizim milletimiz bununla ilgilenmiyor. Daha doğrusu, milletimizin çok tuhaf bir hırsızlık anlayışı var. Birisi birinin cebinden altın çalarsa o hırsızlıktır, kötüdür. Böylesini asmaya kalksan tasdik edilir. Ama ortada olan maldan hırsızlık yapana biraz söylenirler ve öyle kalır. Bu, bütün Akdeniz dünyasının, Rusya dahil Avrasya denen bölgenin hastalığıdır. (…) Kamu malını çalan kişi, sonradan hayrat yapar. Hayrat meselesi bu topraklarda çok yaygındır.</blockquote><p>İlber Ortaylı’nın gelecek için en sorunlu olarak gördüğü nokta etnik sorunlar. Etnik sorunlar için Türkiye’nin tek ciddi sorunudur diye söz ediyor (s. 266).</p><p>İlber Ortaylı’ya göre federasyon fantezidir. Türkiye’de federatif sistem olmaz. ABD, Türkiye için bir model olamaz çünkü bu topraklarda Amerika’nın hukuku ve usul anlayışı yok. (s. 273–74)</p><p>İlber Ortaylı (kitabın da hazırlandığı sırada gündemde olan) Başkanlık Sistemi’ne Türkiye’de yetişen hukukçuların niteliğini ve bu hukukçular denetim yapılamayacağı için sistemin aksayacağını sebep göstererek karşı çıkıyor. Ayrıca bu tezine taşrada politikacı yetiştirilemeyişin de denetim için bir eksi olduğunu belirtiyor (s. 277–78).</p><p>Kısa dönemde yapılması gerekenlere dair (s. 291):</p><blockquote>Kısa dönemde Türkiye hümanist devrimini yapamazsa, yani Batı kültürünün kökü olan klasik dilleri, Doğu kültürünün kökü olan şark dillerini -ki eskiden bu vardı- yeniden hareket geçirip filolojik devrimini yapamazsa tarihçi de olamaz, hukukçu da olamaz, içtimai ilimlerde de atılım yapamaz. Tıp ve mühendislikle bir toplumun ilahineye gitmesi, ilerlemesi mümkün değildir.</blockquote><p>Gündelik yaşamın eleştirisi (s. 292):</p><blockquote>(…) Bir yanda sözde kalıntı eski eserler, yanında gecekondular ve gecekondu gibi apartmanlar. (…) Bu, hızlı şehirleşme dediğimiz sürecin yansıması. Aile yavaş yavaş yapısı parçalanıyor; belki Avrupa’dan da daha iyi durumdayız ama boşanmalar artıyor, başarısız evlilikler artıyor, çocuklar perişan oluyor ve nesiller arasındaki ilişki kopuyor. Dini kurumlara bakıyorsunuz, ananeyi savunan, götüren bir dini yapılaşmadan çok, aşırılığa ve militanlığa kayıyor, yeni bir politik katılma ve kasabalı tipi liderliğin hakim oldğu hızlı iktidar kavgası, hızlı sınıf değiştirmeye yönelik örgütlenmeler bunlar.</blockquote><p>İlber Ortaylı, eğitim alanında elitist bir politika öneriyor (s. 292):</p><blockquote>Eğer eğitim konusunda ciddi bir elitist izleyip, zeki ve akıllı çocukları tespit edip, bunların eğitimine yönelmezsek sonumuz iyi değil. Bugünkü üniversiteye giriş sistemi adildir fakat deha sahibi çocukları değerlendirecek bir sistem değildir. Üstün zekalıları tespit edip, bunların yetiştirilmesini temin edemeyen bir toplum sistemi ayakta kalamaz.</blockquote><h3>Diğer notlar</h3><p>Celal Bayar’ın, idam yargılamaları sırasında ve öncesinde benim partim diyerek kastettiği parti kurucusu olduğu Demokrat Parti değil, ‘İttihat ve Terakki’dir (s. 43).</p><p>Türkiye’deki generallere yapılan Franco benzetmesine itiraz olarak, Franco’nun askerlik bilmeyip politika bildiğini, buradaki generallerin ise politika bilmeyip askerlik bildiğini söylüyor (s. 58)</p><p>Milli Mücadele’nin büyüklüğünü anlatmak için Osmanlı’yı kötülemeye gerek yoktur (s. 65).</p><p>İlber Ortaylı, Şeyh Said Ayaklanması ile ilgili olarak konunun İngiliz oyunu ya da bir Nakşilik meselesi olmadığını, isyanın kaynağının esasen Kürt milliyetçiliği olduğunu söylüyor (s. 76).</p><p>İlber Ortaylı, İsmet İnönü için, mütareke başlangıcında Amerikan mandasını isteyenlerden biri diye söz ediyor (s. 101).</p><p>İlber Ortaylı, Yalçın Küçük için ‘beklenmedik tahminleri vardır, doğrudur’ diyor (s. 128)</p><p>İlber Ortaylı, Celal Bayar’ın sakin bir adam olduğunu, hırçın olmadığını belirtiyor ve buna örnek olarak İnönü’den devraldığı başbakanlık görevi ardından kabineyi bir kişi hariç aynen koruması olarak gösteriyor. O tek kişinin de (Refik Saydam) kendi isteğiyle yer almadığını da ayrıca not düşüyor. (s. 159)</p><p>Cumhuriyet tarihinin öğretilmesi ve öğrenilmesine dair (s. 172):</p><blockquote>1950 öncesinin tek partisinden bahsetmek artık politika kürsülerinin değil, 20. yüzyıl tarihçiliğinin işi olmalıdır. Tarih öğrenilmeli; devamlı öğrenerek saplantılarımızdan kurtulabiliriz. Tarihin yakasına yapışarak hesaplaşmak çıkar yol değildir. Tarihin bilançosu çıkarılır.</blockquote><p>İlber Ortaylı 1950&#39;lerde Avrupa’yı anlatıyor (s. 179):</p><blockquote>Solun iç kargaşasına bütün dünyadan gelen rengarenk solcu gönüllüler de tuz biber oluyordu. Çünkü işçi sınıfı ve şehirli nüfusu azdı. Sol olabildiğince fantezilere açık bir yelpazeydi. Hiçbir solcu lider sağdaki General Franco kadar toplayıcı olamadı.</blockquote><p>Karl Marx için ‘geleceğe dair spekülasyonları’ olan biri olarak bahsediyor. Sol partilerin de bunu yorumladığını belirtiyor (s. 193).</p><p>Demirel için, öğretmeye kalkmayan, milletin diliyle konuşan ve halkı keşfetmesine gerek olmayan biri olarak bahsediyor (s. 209).</p><p>Ecevit için, kabahatinin iyi adam tanımaması olduğunu söylüyor (s. 212).</p><p>‘Bizim sosyalistlerimiz’ için, (maalesef diyerek) hayal kuramadıklarını, kaba ve yuvarlak sloganlarla konuştuklarını söylüyor (s. 213).</p><p>Tayyip Erdoğan için, 2000&#39;li yıllarda Türk sağ politikacıları arasında Erdoğan’dan başka başbakan olma niteliğine sahip kişi yok (s. 238).</p><p>Koalisyonlar için, hiç kimsenin koalisyon istemediğini Avrupa’da da durumun böyle olduğunu söylüyor (s. 243).</p><p>Abdullah Gül için, çatışma yönünü ve tansiyonunu göstermeyen biri olarak bahsediyor (s. 244).</p><p>İlber Ortaylı, İran ile Türkiye entelektüellerini karşılaştırıyor (s. 311):</p><blockquote>İran’ın entelektüeli buradakini katlar. Bugün bile İran’ın yıllık kitap basımı ve tercüme sayısı bizimkinden fazladır. Ne yok? Orada üretim yok. Petrolün dışındaki kalemler listede miktar ve nitelik olarak birdenbire aşağı iniyor.</blockquote><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=ff187223e57d" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Marksizm Nedir? — Emile Burns]]></title>
            <link>https://medium.com/@okunankitap/marksizm-nedir-emile-burns-69da12d07ac5?source=rss-4f10e6197bc8------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/69da12d07ac5</guid>
            <category><![CDATA[emile-burns]]></category>
            <category><![CDATA[kitap]]></category>
            <category><![CDATA[marksizm]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[Okunan Kitap]]></dc:creator>
            <pubDate>Thu, 16 Nov 2017 13:59:10 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2017-11-16T13:59:10.130Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>Eserin orijinali 1939&#39;da ‘What is Marxism?’ ismiyle yayımlanmış, daha sonra da farklı isimlerle 1966&#39;da ve 1970&#39;da yeniden basılmış. Türkçe’ye ise 1974&#39;ten itibaren çevriliyor ve yayımlanıyor.</p><p>Kitap adı ve başlıkları itibariyle 101 seviyesinde görünüyor, hatta öyle de başlıyor. Ancak okudukça aslında bundan farklı olarak güncel ve eski birçok tartışmaya katkı sağladığı görülüyor. Aksi de bir Marksist için yanlış olurdu.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1000/1*_xZV_cyDK_DRSQBCDxealg.png" /><figcaption>Kitabın Yordam’dan 3. baskısı</figcaption></figure><p>Emile Burns bilimsel bir dünya görüşü olarak nitelendirdiği Marksizm’i şöyle tanımlıyor (s. 9):</p><blockquote>Marksizm, toplumların gelişimini bilimsel olarak açıklayan genel bir dünya görüşüdür. Adını, 1818–1883 yılları arasında yaşamış olan Karl Marx’tan almıştır. Marx, bu dünya görüşünü, 19. yüzyılın ikinci yarısında arkadaşı Friedrich Engels ile birlikte oluşturmuştur.</blockquote><h3>Temel tespitler</h3><p>Emile Burns, Marx’ın ekonomik görüşlerinin tarihi ve sosyal görüşlerden ayrı değil bir bütün ele alınması gerektiğini belirtiyor. Ve Marksizm’in gerçek hayatı inceleyerek öncelikle ekonomik bir sorunun araştırılması olan işveren-işçi ilişkilerinin sonunda tarihsel bir aşamanın araştırılması halini aldığını söylüyor (s. 10)</p><blockquote>Marksizm, eşya ile insan toplumlarına aynı kesinlikle uygulanabilen toplumsal yasaların bulunması, açıklanması ve kullanılmasıdır.</blockquote><p>Marksizm’in yöntemine dair (s. 14):</p><blockquote>Marksizm, bütün insanlık tarihinde yürürlükte olan doğal ve toplumsal yasaları ortaya çıkarabilmek için kişileri değil toplulukları, halk kitlelerinini ön plana almaktadır.</blockquote><p>Emile Burns, bu önplana alış neticisinde tespit edilenin (ilkel toplumlar dışında) bütün toplumların birbirinden farklı gruplara bölündüğünü ve bağımsız bireyler halinde değil, sınıflar halinde eylemde bulunduğunu belirtiyor (s. 14)</p><p>Sınıflar içinse, üretim ilişkilerine bağlı olarak ‘yaşantılarını aynı şekilde sürdüren kişilerden meydana gelmiş topluluklar’ olduğunu söylüyor (s. 15).</p><p>Cromwell devriminin bir din savaşı olarak gösterilmesine itiraz (s. 19):</p><blockquote>İngiltere’deki kapitalist devrim, genellikle bir din savaşı imiş gibi açıklanır. Oysa Marksizm, bireylerden de öteye gider, kullanılan harcıalem sözlerin ardında yatan gerçek nedenleri araştırır. Bu yüzdendir ki, Cromwell Devrimi’ni bir din savaşı olarak değil, güçlenen kapitalist sınıfın feodal egemen sınıflardan egemenliği alabilmek için giriştiği zorunlu toplumsal mücadele olarak görür. Marksizmin bu açıklamasını, tarihsel gerçekler de tamamen desteklemektedir.</blockquote><p>Devrim dönemlerinin anlaşılmasına dair açıklama (s. 19):</p><blockquote>Devrim dönemlerinin tam olarak kavranabilmesi için (…), sınıflar arasındaki egemenlik savaşına, yani dinamik bir sınıfın bütün engellere rağmen egemenliği eski egemen sınıflardan nasıl koparıp aldığına dikkat etmek gerekir. Devrimler, ancak sınıf kavgası açısından bakıldığında anlam ve değer kazanabilirler.</blockquote><p>Emile Burns, Marx’a da yaptığı atıfla birlikte, tarihsel gelişmelerin bazı kişilerin bilinçli eylemleri ile gerçekleştiği iddiasına itiraz ediyor (s. 21):</p><blockquote>İnsan sürekli olarak artan, zenginleşen bilgisini üretime uygulamaktadır. Uygulanan yeni yöntemler de toplumda değişmeler yaratmaktadır. Bu toplumsal değişmeler sınıflar arasında çatışmalara yol açmakta ve en sonunda bir sınıf savaşı zorunlu hale gelmektedir. Sınıf savaşlarının çok kereler soyut kavramları ya da dinsel, siyasal kurumları savaşı nedeni olarak kabul etmesi şundan ileri gelmektedir: Bütün bu kavramlar, bütün bu toplumsal kurumlar eski üretim biçiminin, eski sınıf ilişkilerinin sonuçlarıdır.</blockquote><h3>Kapitalizm öncesine dair</h3><p>Emile Burns, kapitalizme öncesi durumu toprağa bağlı köylülerin (serfler) hizmetleri ve üretimlerinin, krallar ve derebeyleri tarafından zorla ele geçirilmesi olarak tarif ediyor. Bununla birlikte, dönemin temel sınıf mücadelesinin; egemenlerin köylülerin sayısını çoğaltmak istemesi, serflerin ise daha fazla üretimi kendilerine sağlamak, çalışma bağımsızlığına kavuşmak olarak olarak gösteriyor (s. 15).</p><p>Burns, bu sınıf mücadelesi sürecinde belirleyen olanın, serflerin toprak ürünleri dışında yaptığtığı el ürünlerinden derebeylerine verilen haracın, derebeyleri tarafından tüketilemeyen kısımlarının bir süre sonra tacirler tarafından satın alınmaya başlanması olarak gösteriyor (s. 15).</p><p>Bu sürecin ilerlemesi ve sonuçlarına dair (s. 16):</p><blockquote>Serflerin bir kısmı belirli üretim dallarında hüner kazandılar. Böylece, kapalı bir ekonomiden yavaş yavaş ‘pazar ekonomisi’ne geçiş başladı. Pazar ekonomisinin gelişmesiyle ürünlerine müşteri bulan serfler, bu üretimi artırma çareleri aradılar. Böylece, tüccarlar sağlananan hammaddeleri işlemek bir gelenek haline geldi. (…) Bu gelişim sırasında serflerden bazılarının el emekleri sayesinde elde ettikleri kazançla bağımsızlıklarını derebeyliklerden satın almaları da imkan dahiline girdi.</blockquote><p>Emile Burns, gelişimi yüzyıllar süren bu sürecin ilerleyişi ile birlikte ortaya hayatlarını zanaatçı olarak kazanan yeni bir sınıfın çıktığını, zanaatçı sınıfında feodal toplum içerisinde bölgesel tüketim için yapılan üretimin yanına bir de pazar için yapılan üretimi eklediğini belirtiyor (s. 16).</p><p>Zanaatçı sınıfın ortaya çıkışından sonrasına dair (s. 16):</p><blockquote>Feodal bağlardan kurtulan zanaatçı sınıf, bir süre sonra başkalarını ‘ücretli’ çalıştırmanın kendi çıkarlarına olduğunu kavraldılar. Böylece ilkel üretim araçlarına sahip olan bağımsız zanaatçılar ‘işveren’ haline gelirken, bu işverenlerin yanında ücretli olarak çalışan bir ‘kalfa’ sınıfı belirdi. Bu gelişimin sonunda, 16. yüzyıldan başlayarak varlıkları günümüze kadar süregelen iki ayrı sınıf doğru: kapitalistler ve işçi sınıfı.</blockquote><p>Bu sonuçlarla birlikte, bir kısım serf toprak ürünleri yerine haraç ödemeye, başka bir kısım ise (bağımsızlıkları kazanan) derebeylerinden toprak satın almayı başarıyor. Zamanla büyük toprak sahipleri ortaya çıkıyor. Bu toprak sahipleri de, zanaatçı sınıfa benzer şekilde toprakları işletebilmek için ücretli çalışan insanlara başvuruyor (s. 16)</p><blockquote>Kişiler arasındaki ilişkilerin tümü toplumdaki üretim biçimine bağlıdır. Üretim biçiminin etkisi altındadır. Toplumsal kurumlar önceden tasarlanıp tepeden inme kurulmazlar. (s. 22)</blockquote><p>Bu süreç ilerlerken feodal devletin ticarete ve saniyeye çeşitli yerlerde sınırlamalar koyduğunu feodal üretim düzeninden kapitalist üretim düzenine geçişi zorlaştırdığını belirtiyor. Kapitalistler ise önce barışçı yolları diliyor, bazen üretimi kısıtlıyor bazen ise vergileri reddederek tepki veriyor (s. 18).</p><p>Kapitalistlerin tepkisinin işe yaramaması ve yaklaşan devrime dair (s. 18):</p><blockquote>(…) Pasif mücadele sadece eski feodal egemen sınıfların egemenliğini uzatacak, kaitalist düzenin gerçekleşmesi için daha uzun yıllar gerekecekti. Dolayısıyla halk kitleleri feodal egemen sınıflara, bu sınıfların keyfi olarak koydukları insafsız vergilere, ticaret hayatındaki kısıtlayacı hükümlere, adil olmayan yargıçlara karşı ayaklandırmak gerekliydi. Devrimde önderlik, en dinamik sınıf toplumsal sınıfın, yani burjuvaların olacaktı. Ancak bu silahlı devrimin başarıya ulaşmasından sonradır ki, kapitalist sınıf egemen hale gelebilir, kapitalizmin gelişmesini önleyen her engeli birer birer ortadan kaldırabilir ve bu gelişme için gerekli olan koşulları, yasaları toplumka kabul ettirebilir.</blockquote><p><a href="https://medium.com/@okunankitap/t%C3%BCrkiyede-s%C4%B1n%C4%B1f-m%C3%BCcadeleleri-sungur-savran-fe853e665af0">Türkiye’de Sınıf Mücadeleleri — Sungur Savran</a></p><p>Kapitalizmin gelişmesi ve gelişimin getirdiği sonuçlara dair (s. 23):</p><blockquote>Kapitalizmin gelişmesi ve feodal düzene karşı egemenlik savaşına başlamasıyla beraber ortaya yepyeni kavramlar, yepyeni fikirler de çıkmıştır. Bireysel haklara öncelik veren ve merkezi otoriteye karşı olan dini akımlar zamanla güç kazanmıştır; burjuva düşünürleri herkesin serbestçe ticaret yapmaya hakkı olduğu görüşünü savunmuşlardır. Öyle ki, dışarıdan bakıldığında kapitalizm ile feodalizm arasındaki savaş dinsel inançlarla soyut insan hakları uğrunda yapılan bir savaş gibi görünmüştür. Oysa esas çatışma kavramlar ve fikirler arasında değil, egemenlik için sonuna kadar çarpışmayı göze almış iki sınıf arasında olmuştur.</blockquote><p>Kapitalizm ile birlikte yeni ortaya çıkan kavramlara bakış (s. 24):</p><blockquote>Marksizmin gösterdiği gibi, bütün kavramların nedenlerini üretim biçiminde, sınıflar arasındaki ilişkilerde aramak gereklidir. Dolayısıyla egemen sınıfların çıkarlarını savunan kavramların tümü, üretim ilişkilerinden doğmaktadır.</blockquote><p>Her tarihsel dönemde, üretim araçlarına sahip olan egemen sınıfların eski kavramları unutturma çabasına dair özet niteliğinde açıklama(s. 25):</p><blockquote>Krallar egemenlik haklarını tanrıdan aldıklarını ileriye sürerler, asiller diğer sınıflardan üstün kişisel yeteneklere sahip olduklarına gerçekten inanırlar. Kapitalistler zenginliklerinin, kendi zekalarının, tutumlu çabalarının sonucu olduğu, işçilerin tembellikleri, sorumsuzlukları ya da aptallıkları yüzünden fakir kaldıkları düşüncesini savunurlar. Egemen sınıfların bu kavramları bütün topluma kabul ettirmeye çalışmaları anlamsız değildir. Çünkü bu kavramların, bu düşüncelerin sömürülen sınıflar tarafından kabul edilmemesi halinde, bu <strong>sınıfların bir gün ayaklanarak kralların kellerini istemeleri ya da kapitalistlerin elindeki üretim raçlarına el koymaları mümkündür.</strong> (…) Bu yüzden sömürünün geçerli olduğu bütün toplumlarda egemen sınıflar kendileri için ‘zararlı fikirler’e karşı en korkunç baskı yöntemlerini kurarlar.</blockquote><p>Engels’in egemen sınıfların geleceğine dair saptaması (s. 28):</p><blockquote>Şimdiye kadar bütün insanlık tarihine hükmetmiş dış kuvvetlerin hepsi, insanların egemenliği altına girecektir. İşte ancak bu aşamadan sonra insanlar kendi tarihlerini tam bir bilinçle yine kendileri yaratacaklardır.</blockquote><h3>Kapitalist topluma dair</h3><p>Emile Burns, Karl Marx’ın hayatının önemli bir kısmının kapitalizmin incelenmesine ayırdığını ve bu incelemenin temel amacının kapitalizmin hangi yönde gelişmekte olduğunu ortaya koyabilme amacıyla olduğunu söylüyor (s. 29).</p><p>Marx öncesi ve sonrası yazılanlara dair bir itiraz (s. 29):</p><blockquote>Ekonomik konular hakkında yazı yazanların hepsi de, kapitalizmi olduğu gibi almışlar ve bu üretim düzeninin hiçbir zaman değişmeyeceğini kabul etmişlerdir.</blockquote><p>Marx’ın çalışmalarının önceki ve sonrakilerden temel farkı (s. 29):</p><blockquote>Marx’a göre bütün diğer üretim düzenleri gibi kapitalizm de sürekli değişimlere uğramakta idi. Dolayısıyla Marx’ın çalışmaları kısır, skolastik bir tanımlama değil, bilimsel bir görüş idi. Çünkü, kapitalizmin hangi yönde, nasıl ve niçin değişmekte olduğunu görebiliyor ve gösterebiliyordu.</blockquote><p>Kapitalizmin temel özelliklerine dair (s. 30):</p><blockquote>Feodal üretim biçimi zamanla yerini kar için yapılan üretime bırakmak zorunda kalmıştır. Kar, kapitalizmin ana özelliğidir. Kar amacıyla yapılan üretimin gerçekleşmesi için iki unsurun bir arada bulunması gereklidir:</blockquote><blockquote>(I) Üretim araçlarını, yani makineleri satın alabilecek mali güce sahip olanlar yani kapitalistler.</blockquote><blockquote>(II) Hiçbir üretim aracına sahip olmayan ve kapitalistlerin üretim araçlarıyla çalışmaktan başka çalışma ve yaşama imkanı bulunmayanlar, yani işçiler.</blockquote><p>Emile Burns, buradan sonra<strong> meta, kâr ve kârın kaynağı</strong> için birtakım tanım ve saptamalarda bulunur. İşçiler tarafından üretilen ve kapitalistler tarafından para karşılığında satılan ürünlere ‘meta’ denir. Üretim süreci sonucunda işçilerin ücretleri ve hammadde masrafları ödendikten sonra kapitalistlere kalan kısma kâr adı verilir. Yani kârın kaynağı, satış sürecinde değil, üretim sürecinde yapılmaktadır.</p><p>Emile Burns tanımlamarın ardından mübadele değerini anlatır (s. 32):</p><blockquote>Herhangi bir malın ‘mübadele değeri’ bu malın üretimi için gerekli olan çalışma süresi ile doğru orantılıdır.</blockquote><blockquote>İşçinin sömürülmesi, soyut bir burjuva kavramı değil, kapitalizmin ve kapitalistlerin varlıklarını borçlu oldukları somut bir gerçektir. Sömürme olmasaydı, kâr olmazdı; kâr olmasaydı, kapitalizm ve kapitalistler olamazdı. (s. 34)</blockquote><p>Emile Burns, fiyat değerlerindeki (mübadele değerleri) dalgalanmaların yalnızca arz ve talep etkisiyle açıklanmasına itirazlarda bulunuyor (s. 35):</p><blockquote>(…) Arz ve talep fiyatları ancak belirli bir seviyeden sonra etkilemektedir. Malların gerçek değerini veren bu seviye ise, ancak çalışma süresi ile tayin edilebilmektedir. Emek gücünün fiyatını, yani işçilere ödenen ücretleri etkileyen unsurlar arasında ‘arz ve talep’ de bulunmaktadır. Fakat bunun dışında başka etkenler de vardır. Örneğin sendikaların gücü…</blockquote><p>Emile Burns vasıflı ve vasıfsız emek güçlerini karşılaştırıyor (s. 36):</p><blockquote>Vasıflı bir işçinin emek gücünün daha değerli olmasının nedeni ile bir buharlı geminin bir sandaldan daha değerli olmasının nedenleri aynıdır. Yani ikisinin de üretilmeleri, meydana gelmeleri için daha fazla insan emeği harcanmıştır. Vasıflı işçinin yetiştirilmesi, eğitilmesi ayrıca bu vasfı koruyabilmek için fiziksel bakımı vasıfsız bir işçiye oranla çok daha fazla emek harcanmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla mübadele değeri de bu çalışma süresiyle orantılıdır ve daha yüksektir.</blockquote><p>Emile Burns, kapitalizmin temel çalışma prensibini de açıkladıktan sonra kapitalistlerin temel amacının elde edilen kârın farklı şekillerde artırılması olduğunu belirtir. Bu yöntemlerden bazıları emekçilere ödenen ücretlerin azaltılması, çalışma saatlerinin artırılması veyahut emeğin yoğunluğunun artırılması. Temel amaç ücretleri veyahut ücretlerin ödenmesi için gereken çalışma süresini düşürerek, kapitaliste kalacak artık değeri artırma yoluna gitmektir (s. 37).</p><p>Emile Burns, işçilerin zamanla bu amacın karşısına kendi durumunu daha iyiye götürmek üzere birtakım taleplerle çıktığını belirtir: Daha yüksek ücret, günlük çalışma sürelerinin kısaltılması ve emek yoğunluğunun düşürülmesi (s. 37).</p><p>Emile Burns tarafından ortaya konan tüm bu ilişkiler sonucunda bir sınıf mücadelesi kaçınılmaz hale gelir. Yani denir ki, &quot;Kapitalizmdeki sınıf kavgası, kapitalist üretimin kaçınılmaz bir sonucudur. İşçinin sömürülmesine dayanan bu düzende iki sınıfın çıkarları sürekli olarak birbiriyle çelişki, birbiriyle çatışma halindedir&quot; (s.38).</p><p>Kapitalistler arasındaki rekabetin, işçi sınıfıyla olan mücadelesine dair (s. 39):</p><blockquote>Kapitalist sektörler, kendi paylarını artırmak için birbirleriyle mücadele ederlerse de, esas mücadeleyi toplam artık değeri artırmak için işçi sınıfına karşı verirler. Çünkü işçi sınıfının daha fazla sömürülmesiyle ‘artık değer’ artınca, toprak sahibinin de, bankerin de, aracı tüccarın da, sanayi kapitalistinin de payı artacaktır.</blockquote><p>Sermaye olan ve sermaye olmayan dair (s. 39):</p><blockquote>Sermaye, birçok şekillerde bulunur: Üretim araçları, yani makineler, fabrikalar, işyerleri, binalar, hammaddeler, yakıt, üretim için gerekli diğer mallar ve işçilerin ücretlerini ödemek için gerekli paralar. Bununla beraber her makine, her bina, her para sermaye değildir. Örneğin, İrlanda’nın batı kıyısında yaşayan bir köylünün başını soktuğu bir barınağı, bu barınağın çevresinde biraz toprağı, birkaç hayanı, bir sandalı ve kara günler için bir köşede sakladığı birkaç kuruşu bulunabilir. Fakat kendisinden başkasının efendisi değilse, yani hiç kimseyi yanında ücretli olarak çalıştırmıyorsa, sahip olduğu şeylerin hiçbiri sermaye değildir.</blockquote><p>Bu ayrım ve örnekler ile birlikte sermayenin tanımı (s. 39):</p><blockquote>Fiziksel şekli ne olursa olsun bir mülk, ekonomik anlamda, ancak artık değer yaratmak üzere kullanıldığı takdirde sermaye olur.</blockquote><p>Emile Burns, sermaye tanımıyla birlikte, ilk sermaye birikimi olarak sermayenin kaynağına eğilir. İlk birikimin çapulculuk, hırsızlık yoluyla yapıldığını belirtir ve örnek olarak Amerika’dan, Hindistan’dan, Afrika’dan çalınan altınları örnek gösterir. Bunlarla birlikte çeşitli şekillerde çıkartılan toprak kanunları ile köylüler tarafından işletilen kamu topraklarının zorla ele geçirildiğinin de kaydını düşer (s. 40).</p><p>Burns, ilk birikimin hırsızlık yoluyla olduğunu belirttikten sonra, sonraki dönemi de Marx’a da atıfla ‘dolaylı hırsızlık’ olarak nitelendirir. Artık değere sahip çıkılmak yoluyla yapılan eylemin adı dolaylı hırsızlıktır. Sermaye bu şekilde sürekli olarak artmaktadır (s. 41).</p><p>Sermayenin artışı sırasında oluşan krizlere dair ön açıklama (s. 42):</p><blockquote>Feodal bir toplumda alışılandan fazla bir buğday hasatı, herkes için daha fazla yiyecek anlamına gelirdi. Oysa, kapitalist toplumda böyle fazla bir üretim, buğdayın satılamaması, işçilerin çoğunun işten çıkartılarak aç bırakılması ve ertesi yılki buğday üretiminin kasıtlı olarak kısıtlanması anlamına gelebilir.</blockquote><p>Emile Burns, bu karşılaştırma ile birlikte kapitalist sistemde yaşanan buhranların temel sebebini işçilerin toplam talebinin duraklaması, buna karşılık sermayenin ölçüsüz şekilde büyümesi olarak tarif eder (s. 43).</p><p>Daha önce üretim tekniklerinin artışı yoluyla ortaya çıkan birtakım çelişkiler, kapitalizmle birlikte de sürmektedir. İşçilerin zamanla yerini alan makineler, toplam işçi ücretinin azaltılmasına, dolayısıyla toplam talebin de azalmasına sebep olurlar (s. 44).</p><p>Emile Burns, buraya kadar anlattıklarını kapitalizmin rekabetçe evresi olarak gösterir ve zamanla pazarları mutlak kontrolleri altında tutabilen birkaç dev firmanın ortaya çıkmasıyla da tekelci kapitalizme geçişin başladığını belirtir (s. 44).</p><p>Kapitalizmin emperyalist aşamasına dair (s. 46):</p><blockquote>Lenin, çağdaş emperyalizmin en önemli ayırıcı özelliğinin meta ihracı değil, sermaye ihracı olduğuna işaret etti ve bunun kapitalizmin geçirdiği değişimlerin sonucu olduğunu gösterdi. Lenin’e göre, emperyalizm, kapitalizmin özel bir aşamasıydı. Bu aşamada, kapitalist ülkelerin başlıcalarında, tekeller, yani pazarları tek başına egemenlikleri altında tutan firmalar, büyük ölçüde gelişmekteydiler.</blockquote><p>Emperyalist aşamada ortaya çıkan devlet-sermaye ilişkisine dair (s. 52):</p><blockquote>Sanayice ileri gitmiş kapitalist ülkelerin devlet politikası, bu sermaye gruplarının çıkarlarını savunmaktan ibaret olmaktadır. Her kapitalist ülkedeki finans kapital grubu kendi çıkarlarını devlet eliyle koydurduğu gümrük vergileri, ithalat kotaları, ihracat kolaylıklarıyla korumakta ve sonunda devleti gerekirse savaşa dahi sürüklemektedir.</blockquote><p>Emile Burns bu tahlillerin ardından dünya savaşlarının izahını yapar (s. 53):</p><blockquote>Her iki dünya savaşı da kapitalist ülkelerde, sermayenin finans kapital grupları elinde toplanmasının, yoğunlaşmasının sonucudur. Üretim ve sermayenin bir yerde toplanması gibi tamamen ekonomik bir süreç, sonunda her toplum için bir felaket olan dünya savalarına yol açar.</blockquote><p>Emperyalistlerin kendi çıkarları adına çıkacak savaşlarda, işçilerin rolüne dair (s. 54):</p><blockquote>Emperyalist bir ülkenin hükümeti finans kapital gruplarından aldığı emirler gereğince haksız bir savaş açtığında, bu ülkedeki emekçiler bu emperyalist savaşı durdurmak amacıyla ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalışmalı, emperyalist savaşı önlemelidir.</blockquote><p>Emile Burns, buradan tekrar devrim mücadelesine döner. Yeni üretim düzeni için verilen mücadelenin tek sınıf tarafından değil, egemen bir olacak sınıf ve destekçi sınıflar aracılığıyla yürütüldüğünü belirtir yani bir sınıf ittifakından bahseder (s. 61):</p><blockquote>Tarih göstermektedir ki, her devrimde değişik sınıflar ortak düşmanlarına karşı kader ve eylem birliği yaparlar. Yeni olan şudur ki, toprak ağalarıyla kapitalistlere karşı yapılan devrimde önderlik, işçi sınıfının elinde olacaktır.</blockquote><p>Yaşanan sınıf mücadeleleri ve devrimler ile birlikte değerlendirerek devlete bir bakış (s. 63):</p><blockquote>Devlete bazen bir meclis olarak bakılır. Fakat Marx göstermiştir ki, devletin tarihsel gelişiminin bu gibi temsili kurumlarla hemen hiç ilgisi yoktur. Aksine devlet, egemen sınıfın kendi isteklerini halk kitlelerine kabul ettirmek amacıyla kullandığı bir baskı aracından başka bir şey değildir. İlkel toplumlarda devlet diye bir şey yoktu. Fakat toplumların sınıflara bölünesinden sonra, egemen sınıflar imtiyazlarını ancak kendileri tarafından kontrol edilen silahlı bir güçle koruyabileceklerini kavradılar, &quot;<em>bu kamu gücü her devlet içerisinde mevcuttur. Sadece silahlı kuvvetler halinde değil, hapishaneler ve tüm baskı kurumları halinde de…&quot;</em> (Engels)</blockquote><p>Devletin tanımıyla birlikte, parlamento ve devlet ve demokrasi ilişkilerine dair (s. 65):</p><blockquote>Parlamentoda diğer sınıfların temsilcileri de bulunur ve özellikle bu temsilciler egemen sınıfın çıkarlarını sınırlayan yasalar çıkartmaya çalışırsa o zaman parlamentonun devlet mekanizmasını zerre kadar kontrol etmediği de gün gibi ortaya çıkar. Tarihte egemen sınıfın çıkarlarına zıt yasalar çıkarmaya çalışmış birçok meclis vardır. Fakat bu meclislerin hepsi de ya kapatılmışlar ya da egemen sınıfların emriyle hareket eden silahlı kuvvetler vasıtasıyla dağıtılmışlardır.</blockquote><blockquote>(…) Temsili kurumlardaki demokrasi ne kadar ileriye gitmiş olursa olsun, gerçek açıkça göstermektedir ki, devlet mekanizmasının çekirdeği daima egemen sınıfların kontrolünde kalmaktadır.</blockquote><p>Emile Burns, devletin durumu ve egemen sınıflarla ilişkisini ortaya koyduktan sonra; işçi sınıfının yapacağı devrimin ancak devlet mekanizmasını değiştirdikten sonra tamamlanacağını belirtir (s. 66):</p><blockquote>Diğer bir deyişle, kapitalist devlet mekanizması değiştirilmeden, işçilerin kendi taleplerini gerçekleştirmeye imkan yoktur.</blockquote><h3>Sosyalist topluma dair</h3><p>Emile Burns, Marx’a da yaptığı atıfla, kapitalizmden sonra gelecek olan toplumun oluşumunun temellerini açıklar (s. 71):</p><blockquote>Marx’ın ortaya koyduğu en önemli nokta şuydu: Yeni toplum gökten zembille inmeyecekti, dolayısıyla kendi temelleri üzerinde kurulmuş bir sosyalist toplum yaratamazdık. Aklımıza gelen en iyi özellikleri keyfi bir şekilde bir araya getirip bir hiçten sosyalist toplum yaratamazdık. Böyle bir çözüm yolunun bilimsel olmayacağı gibi, gerçeklerle uyuşmasına da imkan yoktu.</blockquote><p>Sosyalist toplumun, kapitalist toplum ile karşılaştırılması (s. 72):</p><blockquote>Kapitalist üretim düzeninde üretimin giderek toplumsallaşmasına, yani üretimin bir ortak çalışmanın sonucu olmasına rağmen, ürünler toplumun değil, bir kişinindir. O halde sosyalist bir toplumun kuruluşunda ilk adım, üretimi o şekilde düzenlemelidir ki, sonunda ürünler toplumun malu olsun, bu üretimden yararlanan gene toplum olsun. Bu ancak, toplumun üretim araçlarına sahip olmasıyla mümkündür.</blockquote><p>Emile Burns, sosyalist toplumda el ve zihin emeklerinin birbirinden ayrılmasıyla oluşturulan üretimin sonucu olarak ortadan kalkan yaratıcılığın yeniden oluşturulmasının da gerekli olduğunu belirtir (s. 80)</p><p>Kapitalizmin buhranlara sebep olan fazla üretime karşılık, sosyalizmin planlı üretimine bir bakış (s. 82):</p><blockquote>Marx’a göre, sosyalizm, ekonomik alanda üretim araçlarının bir bütün olarak toplumun mülkiyetine girmesi, üretim güçlerinde büyük ve çabuk bir gelişimin gerçekleşmesi ve planlı üretim anlamına gelmektedir. Üretimin planlı oluşu sayesinde, üretim güçlerinin sürekli olarak gelişmesine rağmen, toplumun talep ettiğinden fazla üretim söz konusu olmaz.</blockquote><p>Sosyalist bir toplumda fiyatların aldığı rolün, kapitalist üretim düzenindeki rolü ile karşılaştırılması (s. 83)</p><blockquote>Kapitalist düzende fiyat dalgalanmaları taleple arz arasındaki ilişkiyi belirtir. Fiyatların yükselmesi, arzın azığı anlamına gelir. Bu durumda kapitalistler üretimi artırmak yoluna gitmeye çalışırlar. fiyatların düşük oluşuysa arzın fazla olduğu anlamına gelir. Dolayısıyla kapitalistler üretimi kısma yoluna giderler. Oysa sosyalist toplumda fiyatlar üretimi değil tüketimi etkiler, tüketimde düzenleyici rol oynar. Üretim plana uygun yapılır, fiyatlar bilinçli olarak sabit tutulur ki, üretilen malların tümü tüketilebilsin.</blockquote><p>Sosyalist toplumda çocukların yeri, rolü ve eğitilmesine dair (s. 86):</p><blockquote>Çocuklar zihinleri kadar ellerini de kullanmasını öğrenirler. Zihin ve el emekelerinin bu eşitlenme süreci, bütün halk kitlelerine yayılır. Herkes bir ‘aydın’ olur, ayrıca aydınlar artık kendilerini el emeğinden ayırmaz, el emeğinin üstünde görmezler.</blockquote><blockquote>&quot;Emek sadece yaşam aracı olmaktan çıkmış, gönüllü bir etkinlik halini almıştır.&quot; (s. 88)</blockquote><p>Emile Burns son olarak kaydedilen ilerlemelerle birlikte varılan ve Marx tarafından az da olsa tarif edilen ‘son aşama’ tarifini yapıyor (s. 91):</p><blockquote>Bu son aşamada insanlık tarihindeki sınıfsal bölünmeler ve sınıf kavgaları sona ermiş olacaktır. Çünkü bu sınıfların doğmalarını gerektiren koşuların hepsi ortadan silinecektir. Toplumun üretim seviyesinin düşük olduğu aşamalarda daha iyi üretim yöntemlerini bulacak kişilere, üretim araçlarının kişilerin elinde toplanmasına ihtiyaç vardı. Fakat insanların bir iki saatlik bir çalışmayla bütün isteklerini sağlayabildikleri bir üretim gücüne varılmış bulunan bu son aşamada sınıfsal bölünmelerin gereği yoktur ve bölünmeler sona erecektir. İnsan bu noktadan itibaren doğayla olan mücadelesinde ilk defa olarak daha üstün durumda bulunacaktır.</blockquote><h3>Materyalizm’e dair</h3><p>Emile Burns, insanın özünün dünyanın gelişiminde gizli olduğunu belirtir. Bunun bilimsel açıklaması da insanın daha önceki hayat türlerinden gelişmesidir. Buradan işaretle denir ki, madde, bilinçten önce vardır (s. 93).</p><p>Maddeciliği (materyalizm) karşı olan yani dış dünyanın gerçek olmayıp akılda ya da üstün bir varlığın aklında olduğunu söyleyen görüşe ise idealizm adı verilir (s. 93).</p><p>Maddeciliğin ve idealizmin açıklanması (s. 93):</p><blockquote>Dış dünya bir gerçekliktir. Bizim bilincimizden bağımsız olarak vardır. Hareket ve gelişimi belirli yasaların kontrolü altındadır. İnsanlar bu yasaları keşfedebilir ve kullanabilirler.</blockquote><blockquote>Buna karşılık, dış dünyanın sadece ikinci dereceden bir gerçeklik olduğunu ileri süren idealizme göre, gerçekliği bilmemize, dünyanın esrarını çözmemize, varlığın hikmetini anlamamıza imkan yoktur.</blockquote><p>Emile Burns, bu tanımların hemen ardından, böyle bir karşılaştırmanın yapılma sebebi anlatıyor (s. 93):</p><blockquote>(…) Çünkü burada sorun, sadece bir soyutlama olmayıp, son tahlilde eyleme nasıl gidileceği sorunudur. İnsan dış dünyayı sadece gözlemekle kalmaz, eylemleriyle doğayı sürekli olarak değiştirir ve böylece kendisini de değiştirmiş olur.</blockquote><blockquote>Kavramlar, fikirler dış gerçeklikten türerler. Kaynakları dış gerçekliktir. Elbette bu, bütün fikirlerin, bütün kavramların ‘doğru’ olduğu, gerçekliği tümüyle yansıttıkları anlamına gelmez. Burada belirtilmek istenen nokta şudur: Gerçeklikle doğrudan doğruya temas halinde olmadan, gerçeklikle karşılaştırmadan, gerçeklikle denemeden bu kavramların doğru ya da yanlış olduklarını belirtmek imkansızdır.</blockquote><blockquote>Buna karşılık idealist, ezelde ebede kadar geçerli olan ilkelerin varlığına inanır, dolayısıyla bu ilkelerin gerçeklikle uyuşup uyuşmadıyla hiç ilgili değildir.</blockquote><p>Diyalektiğin ortaya koyduğu gerçeklikler (s. 98):</p><blockquote>(I) Her şey birbirine bağlıdır: Dünyada hiçbir şey bağımsız bir varlık değildir. Bütün olaylar ve gerçekler birbirine bağlıdır. Birbirlerini sürekli olarak değiştirirler.</blockquote><blockquote>(II) Her şey sürekli olarak değişime uğrar.</blockquote><blockquote>(III) Üçüncüsü diğer ikisi kadar meydanda olmamakla birlikte:</blockquote><blockquote>Olaylarda, varlıklarda, şeylerde beliren gelişim tamamen basit ve pürüzsüz değil, bir yerde kesik kesik ya da birden bire olmaktadır. Belirli bir varlık, belirli bir süre için pürüzsüz ve basit bir şekilde gelişebilir, bu süre içerisinde genellikle bu varlığın belirli özelliğinde nitelik değişimi olmaktadır. Su örneğini ele alalım: Suyun sıcaklığını artırırken belirli bir noktaya kadar su, su olarak kalır, suyun özelliklerinde belirli bir değişiklik ortaya çıkmaz. Fakat sıcaklığın belirli bir noktaya çıkmasından sonra suyum tüm özellikleri, tüm nitelikleri değişir ve su buharlaşır. Isınını azaltılmasında da suyun buza dönüşümü ve tüm niteliklerin değişmesi aynı şekilde birdenbire olur. Görülüyor ki nicelikte bir artış, belirli bir noktadan sonra nitelikte de topyekun değişmeler yaratmaktadır.</blockquote><blockquote>(IV) Her varlığın, her gerçeğin bir olumlu bir de olumsuz yönü vardır. Her varlığın belirli yönleri gelişip ağır basarken yine belirli yönleri de geriler, eski üstünlüklerini yitirir. Varlıkların bir yanı onları açılmaya, büyümeye yönlendirirken, diğer yanı ise bunu önlemeye çalışır. İşte bu karşıtlar arasındaki sürekli savaş, varlığın, gerçekliğin sürekli olarak gelişmesine sebep olduğu gibi sonuda da kökten bir değişme yaratır.</blockquote><p>Burns, bu açıklamalardan sonra diyalektik materyalizmi tanımlar (s. 100):</p><blockquote>Gerçeklik bizim bilimcimizden bağımsız olarak mevcuttur. Gerçekliğin bölümleri birbirinden bağımsız, birbirlerinden ayrı değil, birbirlerine sürekli olarak bağlıdırlar. Her şey yine sürekli olarak değişme ve hareket halindedir. Her varlığın, her gerçekliğin bir gelişen, evrimleşen yanı, bir de gerileyen, kaybolup giden yanı vardır. Belirli bir noktaya kadar her gelişim derece derece, giderek, düzgün bir şekilde yer alır. Fakat bu noktada geçmişten ani bir kopma, beklenmedik değişim belirir ve yepyeni bir varlık, yepyeni bir gerçeklik ortaya çıkar.</blockquote><blockquote>Pratik teoriden, eylem, düşünceden önce gelir. (s. 102)</blockquote><p>Bu kitaplık bu kadar.</p><p>Yordam’ın cep kitapları serisi çok başarılı. Kimin emeği varsa tebrik etmek gerek.</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=69da12d07ac5" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
        <item>
            <title><![CDATA[Türkiye’de Sınıf Mücadeleleri — Sungur Savran]]></title>
            <link>https://medium.com/@okunankitap/t%C3%BCrkiyede-s%C4%B1n%C4%B1f-m%C3%BCcadeleleri-sungur-savran-fe853e665af0?source=rss-4f10e6197bc8------2</link>
            <guid isPermaLink="false">https://medium.com/p/fe853e665af0</guid>
            <category><![CDATA[siyaset]]></category>
            <category><![CDATA[kitap]]></category>
            <category><![CDATA[sungur-savran]]></category>
            <category><![CDATA[sınıf-mücadeleleri]]></category>
            <dc:creator><![CDATA[Okunan Kitap]]></dc:creator>
            <pubDate>Thu, 09 Nov 2017 12:57:15 GMT</pubDate>
            <atom:updated>2017-11-09T12:57:15.667Z</atom:updated>
            <content:encoded><![CDATA[<p>İlk baskısı 1992 yılında yapılan kitabın dördüncü baskısı (Nisan 2016) elimde. Kitabı okumaya, gün geçtikçe azalan sınıf perspektifi ve sınıf tartışmalarına kendi açımdan katkı sunmak amacıyla başladım.</p><p>Zannediyorum üzerinde en çok not aldığım ve notların ardına en çok ek okuma yapılması gereken kitaplardan biri oldu benim için.</p><p>Birinci, ikinci ve dördüncü basıma yazılmış önsözler ile başlayan kitap, birinci cilt olarak 1908–1980 arası için hazırlanmış. İkinci cilt için çalışamaların durumu (kitapta belirtilene göre) belirsiz.</p><figure><img alt="" src="https://cdn-images-1.medium.com/max/1024/1*fDUwlDx01XSLqcbgVZSTuw.png" /></figure><p>Sungur Savran kitabın yazılış amacını şöyle açıklıyor (s. 38):</p><blockquote>20. yüzyıl Türkiye’sinin politik gelişimi sınıf mücadelelerinin prizmasından ele alınmadıkça doğru biçimde kavranamaz. Bu gelişim tarihinin bütün önemli dönüm noktaları (II. Meşrutiyet, Milli Mücadele ve Cumhuriyet, Çok partili hayata geçiş, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül vb.) ancak sermaye birikiminin verilmiş bir evresinde ve belirli bir uluslararası konjonktürde sınıfların karşılıklı mücadelelerinin ve mevzilenmelerinin bir ürünü olarak kavranabilir.</blockquote><h3>Temel itirazlara dair</h3><p>Sungur Savran en temelinde, Osmanlı’dan ile Cumhuriyet arasında bir süreklilik olduğunu iddia eden ve sol liberalizmin savunduğunu söylediği bu teze karşı çıkıyor. Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçerken bir kopuş olduğundan söz ediyor (s. 25).</p><p>Sungur Savran, Türkiye’de hakim akımları ikiye ayırıyor, bunlardan ilkine resmi ideolojiyi solun diline çeviren <strong>sol Kemalist</strong> akım diğerine ise 1980&#39;li yıllardan itibaren kazanan, sol Kemalizmin tam karşı kutbunda yer alan onun ak dediğine kara diyen ancak yine sol Kemalizm gibi burjuva ideolojisi sınırlarının dışına çıkamayan <strong>sol Liberalizm</strong> (s. 26).</p><p>Savran, hakim akım tartışmalarının ardından Türkiye’deki yapılan teorik/ideolojik tartışmalardaki Marksizm eksikliğini belirtiyor (s. 27):</p><blockquote>Tartışmalar üç yönlüdür ya da en azından öyle olması gerekir: Burjuva ideolojisinin tutsağı olan bu iki akımın (sol Kemalizm ve sol liberalizm) dışında bir de Marksist kutup vardır, olmalıdır. Ama gazete köşelerinde <strong>yapılan analizlerin sığ sularında</strong>, Marksizm bazen liberalizmle bazen de Kemalizmle karışabiliyor.</blockquote><p>Savran, sınıf mücadelelerini; solda baskın olan iki akımın karşısında yer alabilecek bir anahtar olarak değerlendiriyor (s. 28).</p><p>Sungur Savran, geçmişe bakınca <strong>doğrusalmış</strong> gibi görünen tarih tablosuna itiraz ediyor (s. 60):</p><blockquote>Gerçek tarihte, sınıflar, sınıf katmanları ve dilimleri, uluslararası alanda devletler ve ülke içinde politik güçler, verilmiş koşullar altında kıyasıya mücadele ederler, yer yer boğaz boğaza gelirler. Nihai sonuç ancak bu karmaşık ve çok yönlü mücadelelerin bir son ürünü olarak biçimlenir. Sözü edilen bütün gelişmeler (…) zorlu sınıf mücadelelerinin bir sonucu olarak gerçekleşmiştir.</blockquote><p>Aynı tarih tablosuna başka bir itiraz (s. 123):</p><blockquote>Tarih yığımlı olarak ilerler; tekerrür etmez, özgül ve somut bileşimler içinde hareket eder. Bir tarihsel olgu; toplumların genel hareketinin yasalarına ne derecede uygun olursa olsun verilmiş bir zaman ve mekanın somut ürünüdür.</blockquote><h3>Sınıf ve Sınıf Mücadelelerine Dair</h3><p>Savran, kitabın adı ve içeriğine ilişkin; sınıf mücadelesinin artık moda olmamasına ve bununla birlikte sınıf değil birey, mücadele değil uzlaşmanın öne çıktığı bir hakim görüşe itiraz olarak kaleme alındığını belirtiyor (s 37):</p><blockquote>Toplumların hayatında sınıf mücadelelerini görmezlikten gelmek, doğada fizik yasalarını görmezden gelmek gibidir. Sonuçları ölümcüldür.</blockquote><p>Sungur Savran’ın sınıf ve sınıf mücadeleleri denildiğinde akla gelenlere dair temel bir itirazı var (s 31):</p><blockquote>Sınıf mücadeleleri dendiğinde, işçi sınıfının kapitalist sınıfı karşı verdiği mücadele akla geliyor sadece. Oysa, bu modern kapitalist toplumda kilit önem taşıyan sınıf mücadelesi türü olduğu halde ve kapitalizm devrilerek yerine sınıfsız topluma doğru yürüyüşün yolunu açacak olan sosyalist bir rejim kurulmasında belirleyici mücadele olmasına rağmen, sınıf mücadeleleri (çoğul) bundan ibaret değildir. Bu kitabın içeriğinin ve tezlerinin doğru anlaşılması bakımından da genel olarak Marksist analizin anlamlı biçimde kullanılması açısında da bu gerçek büyük önem taşır.</blockquote><p>Ardından da sınıf mücadeleleri ile neyi kastettiğini açıklıyor (s. 31):</p><blockquote>Burjuvazinin tarihsel oluşumu içinde yaşadığı farklılaşmalar sonucunda bu sınıfın farklı dilimlerinin birbiriyle giriştiği mücadeleler de sınıf içi mücadelelerdir ama geniş anlamıyla sınıf mücadeleleridir.</blockquote><p>Bu açıklamaların ardından, burjuvazi ile proletarya arasındaki mücadelede, mücadele edenin sadece proletarya olmadığını ve bununla birlikte burjuvazinin savunma pozisyonunda yer aldığı görüşlerine itiraz ediyor (s. 32):</p><blockquote>Burjuvazi de bir toplumu yönetirken proletaryaya ve öteki emekçi sınıflara değişik anlarda değişik taktiklerle yaklaşır. Her durumda yaptığı sınıf mücadelesidir, ama bazı dönemlerde bu mücadele son derece aktif ve saldırgan biçimler alır. Yani sadece işçi sınıfı burjuvaziye karşı değil, burjuvazi de işçi sınıfına karşı mücadele eder. Bunu anlamak da ok önemlidir.</blockquote><h3>Resmi ve Gayriresmi İdeolojilere Dair</h3><p>Kemalizm’in resmi ideoloji olarak <strong>gerici ve ilerici olmak üzere ikili bir karakteri</strong> olduğunu; gericiliğini 20&#39;li ve 30&#39;lu yıllarda modern burjuva toplumun yanında yer almasıyla, ilericiliğini ise mücadele vermekte olduğu kapitalizm öncesi toplumun güçleri karşısında yer alan tarihsel konumuyla temsil ettiğini belirtiyor (s. 42).</p><p>Öte yandan gayriresmi ideoloji için de, ideolojiyi tanımlayanın liberalizm prizmasından ve burjuva sosyal biliminin kategorileriyle yapılmasından hareketle sol için ‘yağmurdan kaçarken doluya tutulma’ tehlikesinden söz ediyor (s. 44).</p><p>Kitapta yer alan tüm görüşlerin bu iki görüşe de karşı olacak şekilde yeni bir tartışma içinde sergilendiğini belirtiyor (s. 45).</p><p>Sungur Savran, Türkiye’deki tüm anti-demokratik baskıların Kemalizm olarak teşhis edilmesiyle; burjuvazinin ve sınıf mücadelelerinin üzerine bir gizem perdesi örtüldüğünü belirtiyor. Ardından da Kemalizmin, sol liberaller için bir saplantı olduğunu söylüyor (s. 45):</p><blockquote>Resmi ideoloji bütün sorunların kaynağı olarak algılanır. Buna karşılık bir burjuva toplumu olan Türkiye’de hakim sınıfların fikirlerinin nasıl hakim fikirler haline geldiği sol liberalleri ilgilendirmez. Başka bir biçimde söylersek, sol liberalizm resmi ideoloji saplantısından hakim ideolojinin belirleyiciliğini fark edemez, resmi ideolojinin uzun bir dönem üzerinden düşünüldüğünde ancak hakim ideoloji ile uyuştuğu ölçüde yaşayabileceğini, dolayısıyla hakim ideolojinin sınırları içinde kalındığı taktirde toplumsal ve ulusal baskının bir biçiminden bir başkasına geçişten başka bir şeyin mümkün olmadığını gözlerden saklar.</blockquote><p>Ardından sol Liberalizmin yalnızca Kemalizm özelinde değil, yaşanan tüm devrimlere bir antipatisi olduğunu anlatıyor (s. 48):</p><blockquote>Devrimler bütün çağlarda ve bütün ülkelerde toplumu ‘normal’ gelişme dönemlerinde olduğundan çok daha sert ve acımasız biçim ve tempolarda değişime sürüklemiştir. Liberalizmin Batı’daki temsilcileri nasıl Fransız devrimini iki yüzüncü yıldönümünde karalamak için ellerinden geleni yapmışlarsa, Türkiye’nin sol liberalleri de sadece Türkiye’nin 20. yüzyılın ilk çeyreğinde İttihat ve Terakki ile Kemalizm önderlikleri altında yaşadığı altüst oluşları değil, Ekim devrimini de (Stalinizm öncesi Bolşevizmi de) karşılarına alırlar.</blockquote><p>Ortaya konan görüşlerle birlikte resmi ideolojiye alternatif getirme iddiasında bulunan gayriresmi ideolojinin de eleştirisinin büyük önem taşıdığını belirtiyor (s.49).</p><h3>Burjuvaziye Dair</h3><p>Resmi ideoloji ve sol versiyonları, Kemalizm’i, kendisinin öncülü olan İttihatçılıktan kopararak anlatmaya çalışır (s 51). Gayriresmi ideoloji ise benzerini devlet geleneğinin değişmediği, cumhuriyetin bir kadim bir geleneğin devamı olarak gösterir (s 52). İki tezin de kaçırdığı cumhuriyet tarihini ve dolayısıyla burjuvazinin oluşum sürecini yanlış anlamalarıdır.</p><p>Osmanlı’nın yükseliş zeminini oluşturan Ortadoğu ticaret tekeli, kendi karşıtının da hareket geçmesine yol açıyor ve ticaretin yolu yükselen kapitalizmin tüccar sermayesince değiştiriliyor (s 53).</p><p>Tüccar ve mültezimin elinde yavaş yavaş biriken parasal sermaye ve sonuçlarına ilişkin (s. 56):</p><blockquote>Bütün kapitalizm öncesi toplumlarda doğrudan üreticinin kanını emen bir kategori niteliğiyle tefeci sermayesi ortaya çıkar. Tarımsal üretimin gözeneklerinde tüccar ve tefeci sermayesi her zaman toprakta özel mülkiyetin ön koşulu olmuştur. Osmanlı toplumu da bu kuralın istisnası olmayacaktır.</blockquote><p>Savran, Burjuvazinin temel ihtiyacını şöyle anlatıyor (s. 58):</p><blockquote>Bu yeni doğmakta olan sınıf dilimlerinin ortak ihtiyacı, ister toprakta, ister öteki alanlarda olsun, özel mülkiyetin güvenceye kavuşturulmasıydı.</blockquote><p>Özel mülkiyete ve güvencesine Osmanlı’da yapılan ilk adımlardan biri 1839 Tanzimat Fermanı ve 1858 tarihli Arazi Kanunnamesi’dir. Bu belgelerle birlikte, padişah ilk kez tebaasına karşı güvence vererek özel mülkiyeti garanti altına almıştır. Ancak bu güvencelerden zaman zaman geri adımlar da atılmıştır (s. 59)</p><p>Cumhuriyet, Osmanlı’da fiilen yaygınlaşan üretim araçlarındaki özel mülkiyetin, burjuva toplumuna özgü biçimlerde hukuksal planda sağlamlaşmasını gerçekleştirecektir (s. 59).</p><p>Sungur Savran, 19. yüzyılın başından itibaren karşılıklı mevzilenen iki sınıftan (ve ittifak ettiklerinden) bahsediyor ve Osmanlı’nın hedef ve faaliyetlerinin ancak bu iki temel sınıf ittifakı arasında mücadeleler üzerinden okunarak kavranabileceğini belirtiyor (s. 62):</p><blockquote>(I) Bir yanda, geleneksel Osmanlı düzeninin muhafazasını savunan, İslamı ve şeriatı gittikçe daha fazla kendine bayrak edinen bir sınıf ittifakı: Bu ittifakın vurucu gücü, lonca örgütlenmesiyle iç içe geçmiş olduğu için zanaat çıkarlarını da temsil eden ve dolayısıyla sanayi devrimi sonrasında Osmanlı pazarını İngiliz mamul mallarının istila etmesinden son derecede rahatsız olan Yeniçeri ocağıdır. (II) Bu ittifakın karşısında ise Avrupa devletlerince desteklenen büyük kent komprador burjuvazisi ve toprakta özel mülkiyeti sağlamlaştırmayı hedefleyen büyük toprak sahipleri vardır.</blockquote><h3>Cumhuriyet’in Kuruluşuna Dair</h3><p>Cumhuriyetin, sol liberaller tarafından Osmanlı’nın devamı olduğu tezine itiraza ilişkin (s. 69):</p><blockquote>Bir toplumun yaşamındaki her altüst oluş, bir toplumsal hareketin her büyük yenilgisi, tarihin yeniden düşünülmesine ve yazılmasına yol açar. Maddi yaşamın ve toplumsal mücadelelerin bilinç üzerindeki belirleyiciliğinin en belirgin kanıtlarından biridir bu durum.</blockquote><p>Cumhuriyet’in bir burjuva devrimi (hatta yazar kitlesiz burjuva devrimi olarak tanımlıyor) olarak belirtmeden önce yapılan burjuva devrimi tanımı (s. 71):</p><blockquote>Kapitalizm öncesi sosyoekonomik formasyonun kapitalizmin gelişmesinin önüne diktiği engelleri yıkarak bir burjuva toplum ve devletinin temellerini atar bütün burjuva devrimleri.</blockquote><p>Sungur Savran, burjuva devrimlerinin iki evresinden söz eder. İlk evre devrimin geniş halk kitlelerini seferber etmesi, güçlü kitle ayaklarına yaslanmasıdır. Bunun örnekleri olarak 1640 İngiliz Devrimi’ni, ulusal bağımsızlık yönü ağır basan ABD Devrimi’ni (1776) ve Fransız Devrimi’ni gösterir (s. 73). İkinci evre ise burjuva devrimlerini geç yaşayan toplumlarda ortaya çıkar: Burjuvazi yapılan devrimin daha öte geçeceği korkusuyla eski rejimle yani kapitalizm öncesi hakim sınıfların iktidarıyla uzlaşma sağlama yoluyla iktidarı deviremez (s.74). Sungur Savran, ikinci evreyi tepeden burjuva devrimleri olarak tanımlıyor bunu da eski düzenin hakim sınıflarıyla yükselen burjuvazinin bir uzlaşmasıyla açıklıyor (s. 75).</p><p>Burjuva devrimlerinin demokratikliğine ilişkin (s. 75):</p><blockquote>Türkiye’de yaygın olarak kabul gören bir kanının aksine, ‘burjuva demokratik devrim’ kategorisi evrensel değildir. Yani kapitalizm öncesi toplumdan kapitalizme geçişteki bütün devrimci dönüşümler demokratik nitelik taşımaz. Burjuva devrimleri bir ilk aşamada kitleleri seferber edebildiği için demokratik bir boyut taşımıştır ama 19. yüzyılın ortasından itibaren bu demokratik geri plana düşmüş, demokratik olmayan burjuva devrimleri dizisi tarih sahnesine çıkmıştır.</blockquote><p>Sungur Savran, cumhuriyetin ve benzerlerinin neden tepeden devrim olarak tanımlanacağını açıklıyor (s. 76):</p><blockquote>Eski rejimin devletinin devreden çıkması ne kadar gecikirse, bir devrimin burjuvazi için o kadar riskli olacağı açıktır. Çünkü sermayenin gelişmesinin ters yüzü modern proletaryanın gelişmesidir.</blockquote><p>Tepeden devrim tanımına ilave olarak da, tepeden devrimlerin, burjuva devrimin görevlerini ancak kısmen yapabileceğini belirtiyor (s. 79):</p><blockquote>Buna şaşırmamak gerek: Geleceği temsil eden toplumsal güçlerden ürkenler, geçmişin toplumsal güçlerine, şu ya da bu ölçüde, yaslanmak ve teslim olmak zorundadır. Tepeden devrim, bir yönüyle kitlelerin katıldığı ve burjuva demokratik bir nitelik taşıyan ‘aşağıdan devrimler’i bastırır, engeller.</blockquote><blockquote>&quot;Devrimler, en güçlü aktörlerinin bile denetleyemeyeceği süreçlerdir: Yürümekte olan devrimin nerede sonuçlanacağı hiçbir zaman kestirilemez.&quot;</blockquote><p>Sungur Savran, neden tepeden burjuva devrimlerinin yaşandığını yani burjuvazi zamanla devrimden uzaklaştığı halde neden devrimler çağının sona ermediğini açıklıyor (s. 80):</p><blockquote>Çalışan sınıflardan ürktüğü için onları eski düzenin hakim sınıflarına karşı mücadelesinde seferber edemeyen burjuvazi, kapitalizm öncesi devlet aygıtını varolduğu biçimiyle kullanmaya çalışır. Böylece, siyasal iktidarı ve devlet biçimini değiştirmeden toplumsal yaşamın öteki alanlarını denetimi altına alma çabasına girişir sermaye. Ama değişim ihtiyacı zamanla öylesine kökleşir ki, sonuçta ortaya çıkan, eğitimde, hukukta, ideolojide hatta devlet aygıtının düzenlenmesinde bir altüst oluş, bir devrimdir. Burjuvazinin eski rejimi içten fethetme yolundaki bu taktiğine, merkezi devlet ve siyasal iktidar da genel çizgileriyle olumlu bir yaklaşım içindedir.</blockquote><p>Politik/sosyal devrim ayrımlarından bahsederek tepeden devrim için söylenenler (s. 84):</p><blockquote>Tepeden devrim politik devrimi olmayan bir sosyal devrimdir ama bu politik devrim sadece doğrudan, dolayımsız biçimde yoktur. Aslında, her sosyal devrimin öncülü, en azından başka bir ülkede yaşanmış olan bir politik devrimde yatar. Örneğin, Alman ve İtalyan birliklerinin öncülü Fransız devrimidir. Dahası var. Kendisi, yenilgiye uğramış olsa da, bir politik devrim yaşamış olan bir ülkede tepeden devrim çok daha hızlı ve tutarlı ilerler.</blockquote><p>Savran, Türkiye’de devletin ve devlet bürokrasisinin artan ağırlığının Kemalizm’e atfedilmesiyle ilgili itiraz eder. Bunun Türkiye’ye özgü değil, tepeden devrimlerin ortak özelliği olduğunu belirtir (s. 85).</p><h4>Cumhuriyet Burjuva devrimi mi?</h4><p>Sungur Savran bu soruya dair cevapları 6 temel başlıkta yapıyor:</p><blockquote>1) Türkiye’de 1920&#39;li ve 30&#39;lu yaşanan süreç bir <strong>sosyal devrimdir</strong>. <br>2) Bu köklü değişimi olanaklı kılan 1919–23 arasında yaşanan ve eski devletin parçalanması ile sonuçlanan <strong>politik devrimdir</strong>. Ancak Türkiye’de tek bir burjuva devrimi yaşanmamıştır. 1908 devrimi, 1923&#39;ün koşullarını hazırlayan ilk ve yarım kalan burjuva devrimidir.<br>3) Devrim sonucunda doğan devlet, çalışanların örgütlenmesinin ve mücadelelerin ezilmesine yönelik bir yapıya sahiptir. Bu bakımdan, burjuva demokratik devrimi değildir. <br>4) Türkiye’de burjuva devrimi tamamlanmamış bir nitelik taşır<br>5) Cumhuriyet, Türkiye’nin tarihinde burjuva toplumuna doğru atılan kesin bir adımdır. Bu yüzden de bir tarihsel kopuşu temsil eder. Geçmişin kalıntısı olan bir devlet değildir.<br>6) Sol Kemalist tezler tarihi başaktörlerinin gözünden (ideolojisinin içinden) görmekten öteye gidemez.</blockquote><p>Sungur Savran bu temel tezler ile birlikte 20&#39;li ve 30&#39;lı yıllarda yaşananları yani gerçekleşenleri anlatıyor (s. 94):</p><blockquote>Kapitalizm öncesi dünyanın toplumsal biçimleri yerini, kapitalizmin içinde çok daha hızlı gelişebileceği bir kabuğa terk etmiştir.</blockquote><p>Yapılan değişikliklerin bazıları (s.96):</p><blockquote>(I) Ticaret, sözleşme, mülkiyet, miras, aile hukuku konularında Türkiye’nin hukuksal düzeni, kısmen şeriata dayanan, yoğun olarak kapitalizm öncesi hukukun öğeleriyle örülmüş bir hukuk sisteminden koparılarak, kıta Avrupası’nın gelişmiş kapitalist ülkelerinin hukuk sistemine uyarlanmıştır.</blockquote><blockquote>(II) Eğitim laikleştirilmesi ve birleştirilmesi.</blockquote><blockquote>(III) Dinin bastırılması ve devlet denetimine alınmasının hilafetin ilgası ile sürdürülmesi.</blockquote><p>Sungur Savran, tepeden burjuva devrim tanımlamasına ilişkin, yapılan devrimin gerçekleştiremediklerini (I) demokrasi, (II) kent/kır ilişkileri ve (III) toprak sorunu olarak değerlendiriyor.</p><p>Demokrasi eksikliğine ilişkin sonuç: Denenen çok parti yaşam girişimlerine rağmen, özellikle 1925&#39;ten sonra meclisin parti içi bir danışma meclisi niteliği kazanmasıdır (s. 99).</p><p>Kır/Kent ilişkilerini düzenleyememesinin sonucu: Hukuk, ideoloji, kültür, eğitim, kadın vb. alanlardaki değişimin kent toplumuyla sınırlanması, kırların büyük ölçüde (toprak mülkiyetinin sağlamlaşması ve aşarın kalkması türünden önemli istisnalar dışında) bu değişimin dışında kalmasıdır. (Sungur Savran daha sonra burjuvazinin hegemonyasından uzak kalan köylülerin/köylülüğün iktidara taşınmasını anlatıyor) (s. 100).</p><p>Toprak sorununun sonucu: Büyük toprak sahipliğinin çeşitli dilimleriyle uzlaşmak zorunda kaldığı için tarım sorununun bir türlü çözülmemesi. Sungur Savran bu sorundan kaynaklanan sonuçların yalnızca erken Cumhuriyet döneminde değil, daha sonraki iktidarlar için de sorun olarak yaşanacağını belirtiyor (s. 101).</p><p>Sungur Savran bu sorunların karşısına bir çözüm sunuyor (s. 101):</p><blockquote>(…) Kesin ve geri dönüşü olmayan çözümünün ancak burjuva toplumunun çok ötesine geçen bir toplumsal sıçrama ile gerçekleşebileceğidir. Öyleyse Türkiye devrimi, nesnel görevleri açısından, demokratik görevleri de çözecek olan bir proleter devrimi olacaktır.</blockquote><p>Sol liberaller tarafından savunulan ‘Cumhuriyet, Tanzimat’ın başladıklarına yenilerini ekleyerek bitirmiştir’ tezine dair verilen cevap (s. 104):</p><blockquote>Burjuva devrimi yaşamış bütün ülkelerde, daha devrimden önce, kapitalizme özgü ekonomik, toplumsal, giderek politik ilişki ve biçimler, kapitalizm öncesi toplumun bağrında önemli mevziler kazanır. Kapitalizm öncesi devlet kendini bu yeni duruma kısmen uyarlayarak çeşitli alanlarda yenilenmeye gider. Kapitalizmin beşiği olan coğrafi bölgede, Batı Avrupa’da, bunun ifadesi, feodal yalıtılmışlık ve bölünmenin aşılmasının sonucu olarak ortaya çıkan mutlakiyetçi devlet olmuştur (…) Burjuva devrimi, kendi görevlerini bu hazırlığın sağladığı zemin üzerinde tamamlar. Devrim sonrasını devrim öncesinden ayıran, her şeyi yoktan var etmesi değil, daha öncesi kısmi tek yanlı ve dağınık biçimde ortaya çıkmış olan yeni öğeleri burjuva toplumuna uygun ilkeler temelinde yeniden biçimlendirerek tamamlanmış, sistematik ve tutarlı bir bütün senteze ulaştırmasıdır. En önemlisi de burjuva devriminin bu yeni toplumsal yapıları siyasal iktidarın güvencesine bağlamasıdır. Devrimin birincil ürünü bir burjuva devletidir.</blockquote><p>Sol liberallerin getirdiği teze dair ikinci cevap (s. 105):</p><blockquote>Tanzimat, burjuva devrimi öncesinde görülen kapitalizm öncesi mutlakiyetçilik ile tepeden devrimin Osmanlı koşullarına özgü bir sentezidir.</blockquote><p>Sol liberallere verilen cevapla birlikte cumhuriyete yeni bir bakış (s. 106):</p><blockquote>Cumhuriyet tam da siyasal iktidarı burjuva hakimiyetinin bir aracı haline getirmiş olduğu içindir ki, Tanzimat’ın seksen yılda yapamadığını on beş yıl içinde ve çok daha köklü biçimde gerçekleştirmiştir. Tanzimat ile cumhuriyet, aralılarındaki benzerlikler ne olursa olsun asli bir farklılık taşır: Biri, kapitalizm öncesi bir devletin, Engels’in deyişiyle, ‘yok olma tehdidi altında’ geleceğe doğru geri geri yürüyüşünü, öteki ise (tamamlanmamış da olsa) bir burjuva devriminin yeni bir topluma doğru atılımını temsil eder.</blockquote><p>Sol Liberallerin, süreklilik tezini desteklemek amacıyla, Cumhuriyet’i kuran önder kadronun aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin üst düzey bürokratları olduğu belirtmesine verilen cevap (s. 111):</p><blockquote>Bu kadroları ‘Osmalı’nın son paşaları’ olarak nitelemek, 1908&#39;de burjuva devriminin Osmanlı Devleti’nde yarı yarıya zaten iktidar gelmiş olduğunu unutmak, her tür paşayı aynı kaba koymak, kapitalizm öncesi rejimin olduğu kadar burjuvazinin de paşaları olabileceğini görmelikten gelmek anlamını taşır.</blockquote><p>Milli Mücadele’nin emperyalizm ile ilişkisine ve anti-emperyal olup olmadığına dair görüşler (s. 126):</p><blockquote>(I) Milli mücadele (…), burjuva devrimlerinin klasik ‘yurt savunması’nın özgül bir örneğidir. Bu anlamda ve yalnızca bu anlamda, Milli Mücadele anti-emperyalist bir nitelik taşır.</blockquote><blockquote>(II) Buna karşılık, Milli Mücadele’nin Kemalist önderliği, emperyalizme karşı mücadele veren bütün burjuva ve küçük burjuva önderlikler gibi, emperyalizmle her an uzlaşmaya açıktır ve sonunda uzlaşmıştır. Ne var ki, başka bazı örneklerden farklı olarak, bu uzlaşmanın bağımsızlık temelinde gerçekleşmiş olması önemlidir.</blockquote><blockquote>(III) Emperyalizmin hakimiyeti altındaki herhangi bir ülkede (bu ülke ister bir sömürge olsun, ister yarı-sömürge) burjuvazinin anti-emperyalizmi zorunlu olarak sınırlı ve tutarsızdır.</blockquote><blockquote>(IV) Kemalizm hiçbir an tutarlı olarak anti-emperyalist olmamış, her adımda değişik emperyalist güçlerle uzlaşma olanakları aramış, siyasal programının ürünü olan burjuva cumhuriyeti de emperyalizmle ilişkileri yeniden düzenlemekle sınırlı kalmıştır.</blockquote><p>Milli Mücadelenin sonuçlarına ilişkin (s. 134):</p><blockquote>Milli mücadele tehlikeye düşmüş olan bağımsızlığı yeniden kurmanın ötesinde, Osmanlı’nın yarı-sömürge statüsünü de sona erdirmiştir.</blockquote><h3>1908 ve 1923&#39;e dair</h3><p>Kurucu paşaların, İttihatçılarla olan ilişkilerine dair (s. 142):</p><blockquote>Kemalist önderliğin kendinden önceki İttihatçı önderlerden uzak durması, hatta onlara düşman olması dolayısıyla, sol Kemalizmin aydınları, eskiden İttihatçılarla aralarına ciddi bir mesafe koyarlardı. İttihat ve Terakki’nin Birinci Dünya Savaşı’nda benimsediği fütuhat politikasına karşıt olarak, Birinci Dünya Savaşı yenilgisinin ürünü olan Kemalizmin çok daha gerçekçi bir milliyetçi projeyi temsil ettiğine bu kitabın başka yerlerinde işaret ediliyor. Elbette, milliyetçilik her zaman bağrında ciddi çelişkiler taşır. Sol Kemalizmin de İttihatçılar karşısında örtülü bazı çelişkilere yok değildi.</blockquote><p>Sungur Savran, sol Kemalistlerin, İttihatçılara dair bazı çelişkilerinin içerisinde 1915 Çanakkale Savaşı’nı ekliyor. Buna gerekçe olarak da, Çanakkale’nin doğrudan doğruya Birinci Dünya Savaşı’na emperyalistler arasındaki girmenin sonucu ve savaşın muharebelerinden biri olmasını gösteriyor (s. 143).</p><p>Bununla beraber, geçmişte sol Kemalistlerin sıklıkla eleştirdiği İttihatçı anlayışla; konu Kürt sorunu ve Ermeni soykırımı olduğunda İttihatçıları yücelten açıklamalar yapıldığına ve yayılmacılık hırsı dolayısıyla Enver Paşa’nın yüz binin üzerinde askeri ölüme götürdüğü 1915 Sarıkamış muharebesinin her yık kutlama/anma yapılmasına işaret ediyor (s. 144).</p><p>Sungur Savran, ilk burjuva devrimi olarak adlandırdığı 1908 Devrimi’nin iktidarın sınıf karakterinde bir değişiklik yarattığını ve bunun devrim yerine II. Meşrutiyet olarak anılmasıyla devrimin gizlendiğini söylüyor. Yine örnek olarak Amerikan Bağımsızlık Savaşı diye yapılan adlandırmanın burjuva tarih yazımı kaynaklı olduğunu, ancak Marksistler tarafından ‘Amerikan Devrimi’ olarak adlandırıldığını gösteriyor (s. 146).</p><p>Türkiye’nin siyasal ve toplumsal gelişiminin kendine özgü olduğunu iddia edenlere cevap olarak (s. 147):</p><blockquote>Türkiye’nin tarihsel gelişme bakımından kendine özgülüğü (‘particularism’ veya ‘exceptionalism’) tezlerini ısrarla işleyen ve gerek 1908 devrimine, gerekse 1923&#39;te cumhuriyetin kuruluşuna Osmanlı bürokrasisinin oyunları olarak bakıp burjuva devriminin atılımlarını görmezlikten gelen teorik yaklaşımların genellikle hiç sözünü etmedikleri bu senkronizasyon da 1908&#39;in burjuva devrimi karakterine ilişkin önemli bir karinedir.</blockquote><p>1908 devrimine dair genel iddia (s. 148):</p><blockquote>Türkiye’de burjuva devriminin gelişme patikası bakımından son derece önemli olduğu için en baştan vurgulanması gerekiyor: 1908 devrimi Kemalist devrimden çok daha büyük ölçüde bir halk devrimidir.</blockquote><p>Savran, daha sonra bu iddasını, ‘halk devrimi’ kavramı özelinde açıyor (s. 148):</p><blockquote>Adına layık her devrim, aslında bir halk devrimidir. Sosyalist devrimler için istisna tanımayacak kadar doğru olan bu önerme, bir mülk sahibi sınıfın, yani modern çağda burjuvazinin hakimiyetinde yürüyen devrimlerde bile geçerlidir. Burjuvazi, feodalizme ve öteki kapitalizm öncesi toplumlara karşı, emekçi halk sınıflarıyla birlikte<strong>, çoğu zaman onları kışkırtarak ve ayağa kaldırarak</strong>, onların önüne düşerek mücadele ettiğinde gerçekten devrimci bir geçiş sağlanmış olur.</blockquote><p>Buradan da yola çıkarak, daha önce kitlesiz burjuva devrimi olarak tanımladığı 1923 ve 1908&#39;e ilişkin (s. 149):</p><blockquote>(1923 için) Bu devrimde halk kitleleri (emekçi sınıflar) yeni bir toplumun yaratılması için canı gönülden seferber olmamıştır. Kısacası 1908 devrimi, Kemalist devrimden çok daha fazla klasik burjuva devrimlerinin (Fransız, Amerikan, 1848 vb.) kalıbı taşır. Zaten 1908 devrimi bilinçli olarak Fransız devrimine öykünmüştür.</blockquote><p>1908&#39;in, 1923&#39;e kıyasla daha büyük ölçüde halk devrimi olmasına dair (s. 149):</p><blockquote>Osmanlı ülkesinin dört bir köşesinde halk yıllar boyunca muazzam bir devrimci enerji ortaya koymuştur. Hatta ironik biçimde, devrimden birkaç ay öncesine kadar İttihat ve Terakki’nin subayları, düşünceleri bakımından ne kadar devrimci olsalar da, pratikleri bakımından karşı devrimci bir rol oynamaktadırlar.</blockquote><blockquote>(…) Devrim ertesinde derhal on tane siyasi parti kurulmuş, 353 tane gazete ve dergi yayınlanmaya başlamıştır. Başta İstanbul olmak üzere, kısmi bir kapitalistleşme yaşayan kentlerde işçi sınıfı grev üzerine grev yapmaya başlar. 1808&#39;in Ağustos ve Eylül ayları, ta 1960&#39;lı yıllara kadar eşi görülmeyen bir grev dalgasına sahne olmuştur.</blockquote><p>1908&#39;in ilhamının nereden alındığına dair (s. 154):</p><blockquote>Jön Türk devrimi başka bir devrimin ayak izinde ortaya çıkmıştır: Makedonya devrimi. Makedonya’nın Hıristiyan ahalisi 2 Ağustos 1903&#39;te ‘Bulgar Makedonyası ve Edirne Devrimci Örgütü’ adını taşıyan bir gizli devrimci örgütün yönetiminde ayaklanmıştır. ‘İlinden ayaklanması’ olarak bilinen bu ayaklanmaya bölgenin hemen bütün köylüleri katılmış, ilk anda başarı kazanan devrimcilerin kurduğu ‘Kruşevo Cumhuriyeti’ daha sonra Osmanlı ordusunca ezilmiştir. Edirne’de 19 Ağustos’ta başlayan ayaklanma ise ‘Istranca Komünü’ adıyla 20 gün ayakta kalabilmiştir. Bu yenilgilerden sonra Makedon devrimcileri, II. Meşrutiyet’in ilanına kadar gerilla savaşı vermişlerdir.</blockquote><p>1908 devriminin çok uluslu bir rejim yönünde kazanım sağlandığına ilişkin açıklamalar (s. 156):</p><blockquote>II. Meşrutiyet’in ilanından sonra yapılan ilk seçimlerden doğan parlamentoda, milletvekillerinin arasında 142 Türk, 60 Arap, 25 Arnavut, 23 Rum, 12 Ermeni, 5 Yahudi, 4 Bulgar, 3 Sırp, bir de Ulah vardı. (Bunların büyük çoğunluğu da İttihatçıdır). 1915 Ermeni katliamından 7 yıl önce yapılan bu seçimlerde milletvekilleri arasında milliyetçi Ermeni örgütleri Taşnak ve Hınçak partilerinden temsilciler de vardı.</blockquote><p>1915&#39;in sınıf perspektifiyle bakıldığında görülen sonuçlarına dair (s. 163):</p><blockquote>Ermeni soykırımı, Müslüman-Türk burjuvazisinin ilk birikiminin ilk merhalesidir. 1915&#39;te sadece Ermeni burjuvazisi ve küçük burjuvazisi Anadolu’dan tasfiye edilmemiş, mal ve mülkleri de Türklerin (ve Kürtlerin) zenginleşmesine olanak sağlamıştır.</blockquote><p>İttihat ve Terakki için kısa özet (s. 165):</p><blockquote>İttihat ve Terakki önce Osmanlı burjuvazisinin, çok kısa süre içinde daha dar olarak Osmanlı ülkesinin hakim ulusu Türk burjuvazisinin çıkarlarını tarih sahnesinde temsil eden bir siyasi harekettir. Başlangıçta burjuva devrimini halk kitleleriyle birlikte hızla ileri taşımak anlamında Jakoben bir karakter taşır. Ama kısa süre içinde, aynen Fransız devrimini şiddet ve kanla Avrupa’ya yayan Napolyon gibi, Enver Bey de (yeni adıyla Enver Paşa) Türk burjuvazisinin çıkarlarını bütün Müslüman Asya’ya taşımaya girişmiştir.</blockquote><h3>Darbelere Dair</h3><p>Savran’ın Türkiye’de yaşanan askeri darbelerin neden gerçekleştiğine ortaya konan tezlere itirazı ve darbelerin sebeplerine ilişkin temel tezi (s. 168):</p><blockquote>Kuşkusuz en basit ve basit olduğu kadarda basitleştirici açıklama, bütün müdahaleleri ABD emperyalizminin ihtiyaçlarına ve yönlendiriciliğine bağlamayı yeterli bulan yaklaşım. (…) Yaşanan askeri müdahaleleri, ister iktisadi, ister siyasal nitelikte çevrimsel bir gelişme açıklama çabası da, aynı şekilde en önemli sorunlardan soyutladığı için anlamlı sonuçlara ulaşmaz. Aslında, yüzeyse ya da derin, her bunalımın parlamentarizme darbe vurulmasıyla sonuçlanacağı görüşü ne teorik, ne de tarihsel açıdan inandırıcı olabilecek mekanik bir bakı. Daha da önemlisi, 1960–1971–1980 dizisini bir çevrimsel gelişmenin halkaları olarak görmek, bu olayları basit birer ‘kesinti’ ya da ‘ara rejim’ olarak tanımlamak olur ki, bu da her müdahalenin bir sonraki döneme ötekilerden farklı bir rejim bıraktığını görmezlikten gelen, askeri müdahaleler dışında Türkiye’de de demokrasinin özsel bir süreklilik taşıdığını varsayan bir anlayışı simgeler.</blockquote><p>Savran’ın darbelere ilişkin itiraz ettiği diğer bir tez de, sol liberal kesim tarafından söylenen bürokrasinin (özellikle askeri bürokrasinin) kendisi bütünüyle demokrasi yanlısı olan toplum üzerinde bir hakimiyet kurma iddiasıdır (s. 168).</p><p>Sungur Savran’a göre darbeler, burjuvazi ve proletaryanın karşılıklı ilişkilerinden yani sınıf ve sınıf mücadelelerinden bağımsız değerlendirmek mümkün değildir (s. 169):</p><blockquote>Türkiye’de siyasal yaşamın evrimini sanayi burjuvazisinin hegemonik yönetimindeki burjuvazi ile modern proletaryanın karşılık ilişkileri ve mücadeleleri dışında ele almak mümkün değildir.</blockquote><p>1960 darbesinin öncesi ve gerçekleşme sebeplerine dair (s. 178):</p><blockquote>Doğuş dönemindeki sınıf ittifakının (köylüler ve büyük toprak sahipleri) damgasını taşıyan, parti aygıtı tarım burjuvazisi ve büyük toprak sahipleri tarafından kontrol edilen ve oy deposunun geniş köylü kitleleri arasında bulan DP, sanayi burjuvazisinin bu yükselişine rağmen sanayiye karşı tarıma ve ticarete öncelik veren eski çizgisini inatla sürdürecektir. Kuşkusuz, bir burjuva partisi olarak DP’nin sanayi burjuvazisinin çıkarlarına bilinçli bir tavırla aykırı davrandığı söylenemez. Dahası, bu dönemde uygulanan iktisat politikalarının bazıları bilinçli, bazıları ise dolaylı yolsan sınai sermaye birikimine katkıda bulunmuştur. (…) Önemli nokta şudur: DP’nin izlediği kredi politikası, ithalatta genel olarak benimsediği liberasyon ilkesi sanayiye özel teşvik önlemleri uygulamaktan kaçınışı, ekonominin bütününün sanayinin çıkarlarını temel alan bir planlama yoluyla düzenlenmesi karşı direnişi vb. dolayısıyla, sanayi sermayesinin çıkarlarını, sınıfın öteki dilimlerinin çıkarlarının önüne almaktan uzak durmuştur.</blockquote><p>1960 darbesi sonrasında kurulan rejime bir bakış (s. 180):</p><blockquote>1960 sonrası rejimin birçok ayırıcı öğesi, 1960 öncesinden sanayi burjuvazisinin sözcüleri, sanayi burjuvazisini gittikçe daha çok destekleyen uluslararası finans kuruluşları, Hürriyet Partisi ve bu sonuncusunun katılımından sonra CHP tarafından savunulagelen bütünsel bir programın öğeleridir. Örneğin Menderes döneminin kaotik ekonomi yönetimine bir almaşık olarak planlama, 1960 öncesinden hem OECD, hem de burjuvazisinin sözcülerinden Forum dergisince savunulmuştur.</blockquote><p>27 Mayıs 1960 darbesinin tarihsel gelişme içerisinde değerlendirilmesi (s. 181):</p><blockquote>Her şeyden önce, darbe, sanayi burjuvazisinin, iktidar blokunun o güne kadar yönetici konumda olan öteki unsurlarıyla çelişkisinin, başka araçlarla çözülemediği bir durumda, zora dayanan bir çözümüdür. Dolayısıyla, sol liberalizm gibi, 27 Mayıs’ı ‘bürokrasinin 1950’de iktidardan dışlanmış olmasına karşı tepkisi’ veya İttihat ve Terakki’nin ve Kemalizmin ‘devletçi ideolojisi’ni izleyen bazı aydınların burjuvaziye karşı hareketi olarak yorumlamak yanlıştır. Bu yorumlar, ne 27 Mayıs’a öngelen dönemde toplumda patlak veren sarsıntıyı, ne de yönetim döneminde Milli Birlik Komitesi’nde ortaya çıkan çatlak ve çatışmaları açıklama olanağına sahiptir.</blockquote><p>Sungur Savran’a göre, 27 Mayıs’ın tarihsel anlamı, siyasal üstyapının tarımsal/ticari sermaye birikiminden sınai sermaye birikimine geçişin ihtiyaçlarına uyarlanmasıdır (s. 183).</p><p>27 Mayıs’ın etkileri üzerine tespitler (s. 183):</p><blockquote>(I) Kördüğümün ordunun kılıç darbesiyle çözülmesi, silahlı kuvvetlerin yeni dönemde siyasal yaşam üzerinde sürekli olarak ağırlığını duyurmasının yolunu açacak, ‘demokratik’ dönemlerde dahi önemli müdahale araçlarına sahip olmasına neden olacaktır (bkz: Milli Güvenlik Kurulu)</blockquote><blockquote>(II) Küçük burjuva radikalizminin güç kazanması ve 1970&#39;li yılların başına kadar sesini güçlü biçimde duyurmaya devam etmesi.</blockquote><blockquote>(III) 27 Mayıs’ın başarısı, 60&#39;lı yıllarda sosyalizme dönen öğrenci gençliğe gerek hedefler, gerekse strateji bakımından yanıltıcı bir miras bırakacak, bu mirasın cenderesi ancak 12 Mart müdahalesinin sol üzerinde yaratacağı soğuk duş etkisi sonucunda kırılacaktır.</blockquote><p>1960–1980 arası yaşanan döneme dair bazı tespitler (s. 184):</p><p>1960 sonrasında, 1971&#39;de yaşanan kısa bunalıma rağmen, Türkiye kapitalizmi, konjonktür ve devlet desteğinden de yararlanarak hızlı bir genişleme dönemi yaşamıştır (s. 184).</p><p>Yaşanan birikim, ‘ithal ikameci sanayici’ olarak adlandırılır. Yani yabancı veya yerli fark etmeksizin, sermayenin faaliyeti iç pazara yönelik üretim dallarına yoğunlaşmıştır (s. 184).</p><p>1960 sonrası dönemde yaşanan temel sorunlar: (I) Cumhuriyetin kuruluşunda kırsal bölgelerdeki büyük toprak sahiplerinin hakimiyetine son verilmemesiyle başlayan ve büyük <strong>‘<em>kırsal ittifaklar sorunu</em>’</strong>. (II) İç pazara dönük üretimin sonuçlarından biri olan ve <strong><em>‘yabancı sermaye sorunu’</em></strong> olarak da belirtilen, yatırım olarak gelecek sermayesinin zayıflığı. (III) İç pazara dönük birikim tarzının başka bir problemi olarak, rekabet gücünün zayıflaması. (IV) En önemlisi olarak da belirtilen, işçi sınıfının müdahaleleri kaynaklı yatırımın ülkeye gelmemesi. (s. 188)</p><p>9 Mart ve 12 Mart’a dair tespitler (s. 195):</p><blockquote>12 Mart’ın bir ‘cuntalar savaşı’ olarak okunmasının gerekçesini oluşturan 9 Mart cuntası da, dönemin gerilla hareketleri de sınıf mücadelesinin yükselişinin ürünlerinden başka bir şey değildir. İlki mücadelenin küçük burjuva radikalizmi tarafından evcilleştirilmesi ve kanalize edilmesi yolunda bir çabadır; ikincisi ise sosyalist mücadelenin gençlik içinde bulduğu yankının sivri ucu.</blockquote><p>12 Eylül’e giden yollara dair (s. 198):</p><blockquote>Eski birikim tarzının can damarları tıkanmıştır; Türkiye kapitalizminin yeni bir doğrultuda gelişebilmesi için yolun açılması gereklidir. İşçi sınıfı ve öteki emekçi katmanların mücadeleciliği bu yeni atılımın önündeki en büyük engeldir; bastırılması gerekir. İşçi sınıfı hareketinin geçici olarak bastırılması yeterli değildir [1971&#39;e atıf]; emekçilerin gerek iktisadi kazanımlarının, gerekse siyasal mevzilerinin kalıcı biçimde geriletilmesi gereklidir. 12 Mart deneyimi, 1960 sonrası siyasal rejimde kısmi değişikliklerin yeterli olmadığını, sistemin bir bütün olarak ortadan kaldırılması gerektiği dersini öğretmiştir. Burjuvazi karşısında bu yakıcı görevlere karşılık, burjuva siyasal önderliği keskin bir bölünme içinde felç olmuştur. İşte 12 Eylül burjuva toplumunun bu önderlik bunalımına bir cevap olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Bu anlamda, hakim sınıfların siyasal bölünmüşlüğünü aşmasına olanak tanıyan bir burjuva birleşik cephesi niteliğini taşır.</blockquote><p>24 Ocak ve 12 Eylül ilişkisine dair kurulan sebep-sonuç ilişkilerine Sungur Savran tarafından getirilen bir itiraz (s. 200):</p><blockquote>Hem 24 Ocak, hem de 12 Eylül Türkiye’de sermaye birikiminin ulaştığı somut evrede bu evrenin somut tıkanıkları karşısında, sermayenin, önündeki engelleri aşmak için yaptığı atılımın birer ürünüdür. Her ikisi de <strong>aynı nedenin sonuçlarıdır.</strong></blockquote><p>Neden askeri darbeler sorusuna cevap (s. 201):</p><blockquote>Buraya kadar yapılan tahlilin amacı, Çağdaş Türkiye’nin tarihinde ortaya çıkmış olan üç askeri müdahalenin de sınıf mücadelelerinin ürünü olduğunu, her birinin bu mücadelelerin yol açtığı farklı türden çıkmazları çözmeyi üstlendiğini ortaya koymaktı.</blockquote><p>Sungur Savran, Türkiye’de yaşanan askeri müdahalelere, liberaller tarafından, bürokrasinin burjuvazi ile çelişkisinin bir ürünü olarak ortaya çıkışı olarak değerlendirilmesi sınıf mücadelelerini es geçmek ve sorunu en baştan yanlış koymak anlamına gelmektedir (s. 205)</p><p>Sosyalistler 27 Mayıs’a ve 12 Eylül’e nasıl bakmalıdır sorusuna cevap (s. 210):</p><blockquote>27 Mayıs ve 12 Eylül Türkiye’de sınıf mücadelelerinin çok farklı aşamalarına karşılık verir ve çok farklı sorunlara birer cevap olarak ortaya çıkmışlardır. <strong>Birincisi, esas olarak hakim sınıflar içindeki bir çelişkiyi çözmeye yöneliktir; ikincisi ise hakim sınıflarla emekçi emekçi sınıflar arasındaki bir çelişkiy</strong>i.</blockquote><p>27 Mayıs darbesine, sol tarafından destek verilmesine gelen sistemli eleştirilere yapılan itiraza dair (s. 211):</p><blockquote>27 Mayıs’ın ‘solun kamburu’ olduğu iddiasına ilişkin tartışmanın esas noktası budur. Sorun, 27 Mayıs’ın savunulması değildir, 27 Mayıs ile 12 Eylül’ün özdeşleştirilmesine karşı çıkılmasıdır. (…) 27 Mayıs, kendisine öngelen tüm kitle hareketliliğine rağmen, kesinlikle bir devrim değil bir askeri darbedir.</blockquote><blockquote>Kapitalizm ile demokrasi arasında kurulan zorunlu bağıntı gerçekte sivil toplumculuğun asli unsurlarından biridir. (s. 215)</blockquote><h3>Sosyal Demokrasi’ye Dair</h3><p>Sungur Savran, Sosyal Demokrasi’yi söz edilen bölüm başlığında ‘burjuvazinin öteki yüzü’ olarak tanımlıyor bunu artan huzursuzluk ve yükselen mücadeleye karşı düzen içine akıtma uğraşı olarak değerlendiriyor (s. 221):</p><blockquote>İşçi sınıfının ve öteki emekçi katmanların artan huzursuzluğunu ve yükselen mücadeleciliğini, bu siyasal hareket aracılığıyla düzenin kanalları içine akıtmayı ve evcilleştirmeyi denedi.</blockquote><p>Sosyal demokrat olması iddiasındaki partilere geçmeden önce, siyasal parti nedir sorusuna cevap (s. 224):</p><blockquote>Siyasal partiler, toplum içindeki, farklı çıkarlara sahip çeşitli toplumsal grupların, en başta da toplumsal sınıfların, birbirlerine karşı verdiği mücadele içinde devlete ve siyasal iktidara hakim olma çabasının bir ifadesidir.</blockquote><p>Sungur Savran’a göre bir partinin konumunu belirleyen dört kıstas (s. 227):</p><blockquote>(I) Partinin dünya işçi sınıfı hareketinin tarihsel geleneği karşısındaki konumu.</blockquote><blockquote>(II) Günümüzde uluslararası örgütlenmeler içindeki yeri</blockquote><blockquote>(III) Siyasal eyliminin temelini oluşturan teori/ideoloji/program üçlüsü.</blockquote><blockquote>(IV) Dar anlamda örgütlenmesinin ve toplumsal köklerinin sınıfla ilişkileri.</blockquote><p>Sungur Savran, sosyal demokrat partilerin anti-kapitalist programlara yaslansalar bile, pratikte bunun seçimler yoluyla iktidara gelmeye ve kapitalizmi yönetmeye ve işçi sınıfı lehine reformlarla razı olmaya evrildiğini söylemektedir (s. 230).</p><blockquote>Sosyal demokrasi günümüzde, reformizmine, kapitalizmle pratik içinde uzlaşmış olmasına, burjuvaziyle sınıf işbirliğini son sınırına kadar götürmesine rağmen bir işçi sınıfı hareketidir. (s. 239)</blockquote><p>Bu tespitlerle birlikte, 1970 sonrasında kendini Bülent Ecevit ile birlikte ‘ortanın solu’ olarak konumlandıran bakışa ilişkin bazı itirazlarda bulunur (s. 243):</p><blockquote>CHP yönetimi, özellikle Ecevit ekibi, burjuvazinin siyasal güçleri içinde, işçi sınıfının bağımsızlaşması tehlikesinin en erkenden gören ve bu tehlikeye karşı baskıya değil eritmeye dayanan önlemler geliştirmeyi hedefleyen öğe olmuştur. Ecevit bunu gerek 60&#39;lı yılların başında yazdığı gazete yazılarında, gerekse de 1965&#39;te yayınladığı ve ilk manifestosu kabul edilebilecek kitabında hiç sıkılmadan açıklamıştır.</blockquote><p>Tarif ettiği bu durumdan hareketle dönemin diğer partisi AP ile CHP arasındaki farkı açıklar (s. 245):</p><blockquote>CHP ve AP, 70&#39;li yıllar boyunca sanayi sermayesinin bu iki sorununun çözümü açısından karşıt kutuplar oluşturacaktı. AP, bütün mülk sahibi sınıfların birliği temelinde işçi sınıfı hareketinin bastırılması stratejisini benimserken, CHP giderek işçi sınıfı, öteki kentsel emekçi sınıf dilimleri ve yoksul ve orta köylülük üzerinde kurduğu hegemonya yoluyla, sınai sermaye birikiminin önünde birer engel haline gelmiş olan teki mülk sahibi sınıfları geriletme stratejisini sunuyordu sanayi burjuvazisine.</blockquote><p>Sungur Savran, CHP’nin sanayi burjuvazisinin çıkarlarını toprak, ticaret vb. çıkarlara karşı savunmasının belirtileri olarak 1976 yılında kabul edilmiş olan son programını gösterir (s. 246):</p><blockquote>‘Hakça kazanç’ başlığı altında, partinin hangi gelir kategorilerine karşı mücadele edeceği açıklanmaktadır. Bunların hızlı gözden geçirilmesi, sanayinin toplam artı değerden aldığı payın yükseltilmesinin amaçlandığını ortaya koymaktadır. Söz konusu gelir kategorileri şunlardır: (I) Ticarette aracılık karları. (II) Arsa spekülasyonu vb. (III) Gereksiz sübvansiyon ve korumacılıktan elde edilen aşırı-karlar. (IV) Vergi kaçırma (V) Tefeci karı. (VI) Büyük toprak sahiplerinin rantı.</blockquote><p>CHP’nin Sosyal Demokrat olup olmadığı sorusuna verilmiş yanıt (s. 255):</p><blockquote>CHP 60&#39;lı ve 70&#39;li yıllarda geçirdiği önemli değişime rağmen, bir işçi sınıfı partisi haline gelememiştir. Buna ne tarihsel geleneği, ne örgütsel yapısı, ne de programı izin vermektedir. Dolayısıyla da, partinin bir ‘sosyal demokrat’ parti olduğu önermesi, sadece bir iddayı, bir dileği ya da içi boş bir etiketi temsil edebilir ancak.</blockquote><blockquote>CHP hiçbir zaman sosyal demokrat bir parti olmamıştır. Siyasal yelpazedeki yeri açıkça ‘merkez sol’dur. Sosyal demokrat olarak anılması da olsa olsa partinin sınıf doğası konusunda bir mistifikasyon doğurmaya yol açar.</blockquote><h3>Sonuçlar</h3><p>Sonuçlara geçmeden önce (s. 262):</p><blockquote>Yeni olan her şey eskinin içinden çıkar, onun çelişkilerinin bir ürünü ve çözüm tarzıdır ve eskiyi aşmakla birlikte onun damgasını bir doğum izi gibi yaşamı boyunca taşır.</blockquote><p>Başlıca sonuçlar (s. 262&#39;den itibaren):</p><p>(I) 1923–1980 arası -sıkça iddia edildiğinin aksine- sivil toplumun tümüyle devlete tabi olduğu bürokratik toplum değildi. Kapitalizm öncesi bir toplum hiç değildi.</p><p>(II) Ülkeyi ne küçük burjuvazi, ne de ‘bürokrasi’ yönetiyordu; zaman zaman içinde bürokrasinin de ağırlık bir unsur olduğu bir sınıf ittifakı yönetiyordu.</p><p>(III) Cumhuriyetin harcında sınıf mücadeleleri vardır. Dolayısıyla bunlar Türkiye’nin tamamlanmamış olan burjuva devriminin tarihsel aşamalarıdır.</p><p>(IV) Cumhuriyetle birlikte Türkiye’de bir burjuva devleti kurulmuş, bu devlet son dönem mutlakıyetçiliğinin kapitalizmin gelişmesinin önüne çıkarttığı engellerin bir bölümünü (ama sadece bir bölümünü) ayıklama çabasına girilmiştir. Bu açıdan bakıldığında, Osmanlı ile cumhuriyet arasında dolaysız bir süreklilikten söz edilemez; tam tersine, sınıf dinamikleri açısından bakıldığında, cumhuriyet Osmanlı’dan köklü bir kopuşu temsil eder.</p><p>(V) Kemalist bürokrasi, Osmanlı’nın hakim sınıfından çok farklı bir sınıfsal niteliğe sahip, burjuva bir siyasal güçtür.</p><p>Özetin de özeti (s. 265):</p><blockquote>Savaş sonrası Türkiye’sinin politik gelişmelerinin anahtarı, sınıf mücadeleleridir. Asker müdahaleler de, anti-demokratik yapı ve uygulamalar da Kemalizmin ya da ordunun ya da sivil toplumu boğmak isteyen devletin değil, burjuva hakim sınıflar blokunun kendi iç çelişkilerinin ya da bir bütün olarak işçi sınıfına ve öteki ezilenlere karşı verdiği sınıf mücadelesinin sonuçlarıdır.</blockquote><h3>Yazarın Özeleştirisi</h3><p>Sungur Savran dördüncü basımla birlikte, kitabın eksiklerini 4 madde ile açıklıyor. Bunlardan birincisi 1908 devriminin ayrı bölümde ele alınmamış olması. İkincisi Türkiye’deki faşist harekete ve iç içe çalıştığı kontrgerillaya dair hemen hiçbir şey olmaması. Üçüncüsü İslamcı hareketin, dönemin burjuvazisinin müttefiki olarak ele alınmamış olması. Son olarak da işçi sınıfı hareketinin ve sosyalist solun daha derinlemesini ele alınmamış olması (s. 34)</p><p>Bu kitaplık bu kadar.</p><img src="https://medium.com/_/stat?event=post.clientViewed&referrerSource=full_rss&postId=fe853e665af0" width="1" height="1" alt="">]]></content:encoded>
        </item>
    </channel>
</rss>