ÖTEKİ

Stanford Hapishane Deneyi, otoritenin birey davranışları üzerindeki etkisini inceleyen bir çalışma olarak başladı. Ne var ki çarpıcı sonuçları kadar etikliği ile de daha uzun yıllar tartışılacaktı. Üniversite öğrencileri arasından tercih edilen, yetmiş beş kişilik gönüllü grubu bir çok kişilik testi ve mülakattan geçti. Testlerin ardından, içlerinde en sağlıklı ve normal yirmi dört lisans öğrencisi seçildi. Denekler tutuklu ve gardiyanlar olarak rastgele ayrıldılar. Gayet sağlıklı ve normal bireyler… Görevleri ise basit görünüyordu iki hafta boyunca otoriteye sadık kalmak.

Polo Alto polisi tarafından tutuklu denkler evlerinden alınmaya başlandı. Bu şekilde alınacakları söylenmemiş üstelik komşuları da öğrencilerin bir deneyde olduklarını bilmiyordu. Suçları ise silahlı soygun… Daha sonrasında ise getirildikleri binanın hapishane görünümlü bodrum katına, hücrelerine yerleştirildiler. Gardiyanlar kendilerine söylenen yere gelmiş, verilen üniforma ve aynalı gözlükleri ile görevlerine çoktan hazırlanmışlardı. Gardiyanlara verilen görev açıktı; sükuneti ve disiplini sağlamak ancak bunu yaparken fiziksel şiddet yok, aşırılık yok, aşağılamak kısmen… Olaylar Zimbardo‘nun beklediğinden de hızlı gelişti. Denekler rollerine çoktan adapte olmuşlardı. O kadar hızlı ki iki haftalık deneyin daha ikinci gününde mahkum deneklerden biri psikolojik travma geçiriyordu. Durumu zor da olsa kabullenen Zimbardo onu deneyden çıkarmak zorunda kaldı. Gardiyan grubu da sınırlarını bilemez bir şekilde şiddete meyil gösterdiler. Ayrıca işlerine o kadar bağlandılar ki fazla mesaiye bile kalıyorlardı. Hatta deney planlanan süreden önce bitirildiğinde duruma tek üzülen yine onlar oldu. Mahkumlar ise ilk başta çıkardıkları isyanların ardından durumu inanılmaz ölçüde kabullenmiş, artık otoriteye karşı hiçbir girişimde bulunmuyorlardı. Mahkum deneklere hakaretler ediliyor, soyuluyor, ruhsal ve fiziksel olarak her türlü aşağılanıyorlardı. Bunu yapanlar kimlerdi peki, kendileri gibi normal diğer arkadaşları. Deney artık çığırından çıkmaya başlamış, sadece denekler değil Zimbardo dahi kendini kaptırmıştı. Üstelik olaylar kontrolden çıktığında kayıtsız kalacak, deneyin durması gerektiğini ona asistanı söyleyecekti “Bu çocuklara yaptığın korkunç bir şey. Onlar tutuklu değiller, gardiyan değiller, onlar çocuklar ve bundan sen sorumlusun”. Deneye altıncı gününde son verildi. Öyle ki bir çok mahkum psikolojik travma geçirmiş, gardiyanların bir kısmı ise sadist eğilimlerinden dolayı yargılanmıştı. Peki ama neden normal bir grup insan bambaşka kişiler olmuşlardı ? Zimbardo bunu şöyle özetliyor; ” Kendinin bireysellikten çıkması. Kişisel sorumluluğun dağılması. Otoriteye körü körüne bağlılık “.

Stanford prison experiment, Milgram deneyi ile bir çok noktada paralellik gösterdi, otoriteye sorgulamadan itaat eden bireylerde kişisel ahlak değerlerinin önemini yitirmesi. Deney sonucunda da görüldü ki insanlar en ilkel reflekslerini sergiliyorlar, güçlü olan bunu sonuna kadar kullanma eğiliminde iken güçsüz kabullenmeyi seçiyor. Öyleyse kötü olmak bize bir üniforma, bir statü kadar yakınken bizler ne yapabiliriz ? Diğer bir açıdan ise anonim temelli, bireysellik barındırmayan bir eğitim sisteminin bize ve geleceğimize ne faydası olacağı… Peki ya doğru olana ulaşmada temeli ön yargıları olan insana birey olgusunu kazandırdığınız taktirde bu yeterli olacak mı ?

Martin Luther King 4 Nisan 1968 de suikaste uğradı. Jane Elliott ise öldüğünü akşam televizyondan öğrenecekti. Oysa ki öğrencilerine tanıttığı, adaleti savunan iyi bir insandı. Ancak bunu öğrencilerine nasıl anlatabilirdi, üstelik ırkçılık kötü bir şeydi ve bunu da anlatmalıydı. Kendisi dahi bir siyahi göreli yıllar olmuş, bırakın bir öğrenciyi ailelerinin dahi bir siyahi ile tanışıklığı yoktu. Bildiklerinin çoğu televizyondan gördükleriydi. Irkçılığı kelimeler ile anlatmak, hayatında daha önce hiç görmemiş birine renkleri anlatmaktan farksızdı. Bunun kime ne yararı olabilirdi ki ? Üstelik daha önce hiçbir ayrımcılığa maruz kalmamış bir insan, nasıl bilebilirdi bunu ? Daha sonra çeşitli üniversitelerde zorunlu eğitim olarak sunulacak, bir çok belgesel ve programa konu olacak o özel dersi başladı…

Jane Elliott dersine başlamadan önceki ilk sorusu şu oldu; siyahiler hakkında ne biliyorsunuz ? Cevaplar ürpertici oldu. Onlar kötüydü, pislerdi, cahil ve tembeldi de. Peki ama hayatında daha önce hiç bir temas kurmadığı insanlar hakkında nasıl olur da böyle düşüncelere sahip olabilirdiler ? Yaşadıkları kasabada siyahilere rastlanmazdı, kapalı bir beyaz kasabasıydı onlarınkisi. Elliott sonrasında sınıfı ikiye ayırdı, kahve rengi gözlüler ve mavi gözlüler olarak. Mavi gözlüler kendilerine verilen siyah bantları taktılar, bu bir şekilde Zimbardo’nun mahkum deneklere numara vermesine benziyordu. Anonim olmaları maruz kalacakları genel yargıları güçlendirecek bir faktör olabilirdi. Elliott söz aldı ve kahve rengi gözlere sahip arkadaşlarının mavi gözlülerden daha zeki ve çalışkan olduklarını söyledi. Mavi gözlü bir çocuk buna karşı çıktı ancak Elliott bunu tekrar yineledi. Tüm bunları bilimsel veriler ile kanıtlamaya başladı ne de olsa bilimsel veriler durumu inanılır kılacaktı. Mavi gözlülerin beyinleri daha küçüktür, tembel ve pekte akıllı değillerdir. Göze rengini veren çeşitli kimyasallar vardır, bunlar zekayı ve kişiliği de etkiler. Kahve renkli gözlü çocuklar ise daha zeki ve akıllıydılar öyleyse mavi gözlüler onlarla aynı haklara sahip olamazlardı. Teneffüsler onlar için daha kısaydı, ayrıca kahve rengi gözlülerle oynayamazlardı da. Daha sonrası Stanford deneyinde de olacağı gibi gelişti, öğrenciler rollerine girmişlerdi bile. Kahverengi gözlü çocuklar mavi gözlüleri aşağılamaya çoktan başlamışlardı. Elliott dersi pekiştirmek için mavi gözlülerin üzerine biraz daha gitmeye başlasa da görülen buna pekte gerek yoktu, nede olsa eski sıra arkadaşları her fırsatta mavi gözlüleri aşağılamaya devam ediyordu. Mavi gözlüler ise cesaretlerini çoktan kaybetmişler, başarıları ise gözle görülür düzeyde düşmüştü. Sınıfın en çalışkanı dahi basit problemleri çözemez olmuş, savaşmaktan vazgeçmiş durumu çoktan kabullenmişti. Bu onun suçu değildi elbette, ama ne yapabilir ki mavi gözlü doğmuştu. Üstelik kahverengi gözlüler mavi gözlü olduğu için bayan Elliott’ı bile aşağılamaya başladılar. Daha sonra ki derslerinde Elliott bir hata yaptığını söyledi, aslında bilimsel veriler mavi gözlülerin değil kahve rengi gözlülerin az zeki ve tembel olduğunu söylüyordu. Öyleyse kol bantlarını değiştirmeleri gerekecekti. Elliott kuralları en baştan belirledi ancak sonuç ilkinden de ilginçti mavi gözlüler bunu yaşamışlardı. Ne kadar acı verdiğini de biliyorlardı. Davranışları kahve rengi gözlüler gibi acımasız olmadı. Her şey açıktı, eğer kötü olmamak için empati önemli ise: Bilmediğiniz bir duyguyu nasıl simüle edebilirdiniz ki… Jane Elliott bu deneyi defalarca tekrarladı, üstelik bunu yetişkinler üzerinde de denedi, her seferinde aynı sonuçları aldı. Deneyi bilmelerine rağmen insanların aynı davranışları sergilemeleri ise daha çarpıcıydı. İyi olarak nitelendirilenlerin örnekleri dahi aynı kalıptan geliyordu, kötü komşuları vardı ve bunlar mavi gözlüydüler. Belki de bu Confirmation bias ‘ın bir etkisiydi. Ne de olsa ön kabullerimize uygun örnekler bulmakta pekte zorlanmıyorduk. Sebepler ne olursa olsun, Elliott ‘un öğrencileri artık renkleri görebiliyorlardı.

Bizler renkleri görebilir ya da iyi, kötü ayrımlarımız anonim olandan sıyrılabilir mi ? Peki körlüğün sebebi doğru ve yanlışlarımızda saklıysa ? Doğru ve yanlışlarımızı, karar alma sürecini hızlandıran algı filtreleri olarak tanımlaya biliriz. Ancak başka bir sorun var ki bu tehlike anında hayat kurtaran bir süreç olabilirken, insani konularda ilkel birer kalıptan ötesine geçmiyor. Sorularımız, ne kadar doğru ve ne kadar yanlış oluncaya kadar, verdiğimiz kararlarda hep muhtelif miktarda ön yargı olacaktır. Doğumumuzdan bu yana kazandığımız kesin kurallar bütünü… Toplumsal gerçekliklerimiz adı altında, bulunduğumuz coğrafyanın vazgeçilmez bir aktivitesi olan toplumsal öz eleştiri olayına, fazla girmek istemiyorum. Zira öz eleştirilerimizin arkasından bir çözüm gelmiyor, nedensellikten uzak ve asıl önemlisi birer öz eleştiri de değiller. Farklı ideolojide olduğun aynı toplum insanına entelektüel çakma biçimi… Öyleyse yaptığımız hatalar üzerinden değil, yapmamız gereken doğrular üzerinden değerlendirelim. Bir başka önerme; doğru olabileceğini varsaydıklarımız ile… Kararlarımız ve esnekliğimiz bizlere çizilen rollerden fazlası değilken… Eğitim!

Jane Elliot ve Zimbardo’nun gördüğü sadece karanlık tarafa geçen insanlar değildi. Güçlü olana karşı boyun eğen ve rollerini kabullenen ikinci bir grup vardı. Bu öyle bir kabullenme ki, içselleştirilmiş ırkçılıkgibi bir trajediyi de görecektik. Hayatınızı daha en başında aldığınız bir senaryo olarak düşünsenize. İyi ve kötü rolleriniz, bulunduğunuz toplum tarafından yazılmış olsun.. Böyle bir toplumda aradığın özgürlük, kendin için olandan fazlası olabilir mi ? Elliott çözümü eğitimde buldu. Alışa geldiğiniz bir kavram olarak değil, zira ortada ezberlenecek bir şeyde yoktu… Deneyimleyerek, hissederek alabileceğiniz bir eğitim. Zimbardo ise “çözüm kahramanlıkta” dedi. Nede olsa doğru olanı yapmak kahramanlık gerektiriyordu. Bireyselliği güçlendirmemiz gerekmekte, zira anonimlik kötü olmanın anahtarı gibiydi. Öyleyse bireyselliğin olmadığı bir eğitim sisteminin bizlere ne faydası olabilir ki ? Eğitim okullarda değil, nefes aldığınız anda başlıyorsa, çocuklarımızın yetişmesinde de daha en başından sorumluyuz. Peki ya bizlerin bu kadar ötekisi varken…