Beyler, Kesin Bilgi mi?

6 Haziran 1944 gününün ilk saatleri… General Dwight David Eisenhower, meteorolojinin yaptığı fırtınanın hafifleyeceği tahmininden bir süre sonra, Manş’ı geçme emrini verdi. Bir meteoroloji tahminine güvenmenin doğurduğu risk ne kadar büyük olsa da, yaklaşık 4 bin gemi ve 1 milyona yakın asker ile personelin bulunduğu dev armadayı daha fazla tutmak tam bir kabus olacaktı. Üstelik Atlantik’te devam eden fırtının daha ne kadar süreceği de belli değildi. Aynı meteoroloji tahminini Almanlar’da aldı ancak onlar yapılacak bir saldırının, ihtimal fakat muhtemel olmayacağını düşünerek hazırda ki hiçbir birliği uyarmadılar. Üstelik Hitler’in müttefik işgaline karşı, Fransa sahilini korumakla görevlendirdiği General Erwin Johannes Eugen Rommel; fırtınadan dolayı müttefiklerin bir süre daha hareketsiz kalacağını düşünerek, izne çıkmıştı.

Gece yarısından sonra Alman karargahlarına ilk bilgiler düştü, iç bölgelere paraşütçüler yağmaya başlamıştı. Ancak Rommel izinde ve Hitler de uykusunda. Kendisine en yakın generallerden General Alfred Jodl da, gece çalışan Hitler’i uyandırmaya çekiniyor. Bir çok general gibi oda saldırının bir şaşırtma olduğunu düşünüyor olabilir. Zira Hitler saldırıyı öğle saatleri uyandığında öğrenecekti. Peki müttefikleri nasıl bir Alman gücü karşılayacaktı? Batı cephesini savunmakla görevli asıl güçlerin sadece bir kısmı Normandiya’da bulunuyordu. Üstelik Almanların batı cephesindeki asıl gücü olan elli sekiz panzer tümeninden ise sadece biri buradaydı. O 12. SS Panzer tümeni bile Caen de İngiliz güçlerini yararak sahile kadar ulaşacaktı. Bir kaçıyla bile savaşın kaderi değişebilirdi, ancak olmadı. Hitler ne Rommel’in; tank birliklerini küçük gruplar halinde sahile yakın yerlerde konuşlandırıp, çıkarma anında hızlı karşılık verme, planını dinledi. Nede Gerd von Rundstedt’in; saldırının müttefiklerin donanma gücü nedeni ile sahilde değil, Paris yakınlarında konuşlandırarak düşmanı içeride avlama planını dinledi. Hitler, tankları ortada bir yere yerleştirerek hem Rommel’in hem de Gerd von Rundstedt’in planlarını etkisiz hale getirmişti. Tek hatası bu da değildi tüm zırhlı güçleri kendi komutası altına alarak, emri haricinde ki tüm birliklerin hareket etmelerini de yasakladı. Hitler’in uyanmasını bekleyen birlikler için ise artık çok geçti. Normandiya’ya çıkan müttefikler köprü başını ele geçirdiler. Bundan sonra ellerinden almakta artık mümkün değildi. Tüm bu hatalar ile birlikte BBC tarafından Fransızlara gönderilen “Les sanglots longs des violons de l’automne” mesajını doğru yorumlamışlar fakat Normandiya’daki 7. Ordu yerine Sen’in Kuzeyindeki 15. Ordu’yu alarma geçirmişlerdi. Peş peşe yapılan bunca hata, yoksa kaybettikleri bir savaş daha mı vardı?

İLK SAVAŞ DEZENFORMASYON

In wartime, truth is so precious that she should always be attended by a bodyguard of lies.”
Winston Churchill

Müttefikler yapılacak en ufak yanlışın bile, geri dönüşü olmayacağını çok iyi biliyorlardı. Çıkarmanın başarısızlıkla sonuçlanması ise Avrupa’da mutlak bir Alman egemenliği anlamına gelebilirdi. Öyleyse ilk savaş için hazırlıklar başlamalıydı. Müttefiklerin iki hedefi vardı, Almanları yer ve saldırının büyüklüğü konusunda yanıltmak.

Bunun için İngiltere’nin Dover bölgesinde hayali bir birlik kuruldu. Asıl amaç çıkarmanın, Fransa’nın Calais bölgesine yapılacağı izlenimi vermek. Tarihin bu zamana kadar gördüğü en büyük trollük girişimi için, titiz ve detaylı bir çalışma başlamış oldu. Her ayrıntı önemliydi zira doğacak en ufak bir kuşku, tüm operasyonun başarısızlığı anlamına gelebilirdi. Londra tiyatrosu ve Hollywood’dan set ekipleri ile bir çok görsel sanatçı getirtildi. Dev bir zırhlı birliği, şişme tank ve maketlerden oluşturdular. Bunların görevi Alman Keşif uçaklarını yanıltmak. Keşif uçaklarının ardından, tüm birliğin havası indiriliyor, başka bir bölgeye taşınıyor ve tekrar şişiriliyor. İşte size hareket halinde koca bir tümen. Tabi görsel kanıtlardan önce yapılması gereken başka bir şey daha vardı. Almanların dikkatini bu bölgeye çekebilmek. Bunun içinde, gerçek bir tümenin telsiz trafiği bire bir kopyalandı. Müttefikler aslında 2 çıkarma planı yaptılar, birisi Hayalet orduları, diğeri ise Dwight Eisenhower komutasında ki gerçek orduları için. Peki ya Almanlar yemi yutmuş muydu? Bunu öğrenmek için Almanların şifreli haber ağına sızmaları gerekiyordu. Her ne kadar İngilizler Enigma makinesiyle üretilen şifreli mesajları çözebiliyor olsalar da; Almanlar Enigma ile aynı çalışma prensibine sahip olan fakat daha karmaşık şifreleme yapabilen Lorenz SZ 40/42 makinesini kullanıyorlardı. Enigma ile üretilen şifreler elle çözmek mümkündü fakat Lorenz ile üretilen şifreler için pek mümkün olmuyordu, kısacası artık bir bilgisayara ihtiyaç vardı. İngiliz Posta Ofisi Araştırma İstasyonu’nda, programlana bilen gerçek anlamda ki ilk bilgisayar tasarlandı, Colossus. Lorenz SZ40/42 makinesi ile üretilen şifreleri çözebilen Colossus, aynı zamanda şifreleri taklit de edebiliyordu. Anlayacağınız kaynağa ulaşacak bilgileri çarpıtabilmeniz de muhtemeldi. Gerçek manada ki bu ilk bilgisayarın dezenformasyon için kullanıldığını söylemek, yanlış olmayacaktır.

Operasyonun adı Glimmer; kuzey de bir çok radar üssü bombalanmaya başlanmasına karşı, bazılarına hiç dokunulmadı, amaç tabi ki gelecek dezenformasyon için açık kapı bırakmaktan başka bir anlam taşımıyordu. 617. Hava birliği bombardıman uçakları alüminyum parçalardan oluşan yükleriyle havalandılar. Rotaları üzerinde daireler çizerek ilerliyorlar ve hedeflerine yaklaştıkça da yüklerini boşaltıyorlardı. Artık havalanan bir grup bombardıman uçağı, düşman radarlarında dev bir filo olarak gözüküyordu. Tüm bunlarla beraber denizde de durum pek faklı değil. Almanların artık hiç şüphesi yok, devasa bir ordu kuzeyden geliyor. Bilgiler o kadar netti ki Müttefikler Normandiya da çıkarmaya başladıklarında, bunu uzunca bir süre daha şaşırtma saldırısı olarak yorumlayacaklardı. Üstelik Hitler ve Rommel doğru tahmin etmişlerdi, müttefikler Normandiya’dan saldırdılar…

GÖRDÜĞÜN KADAR DOĞRU

Almanlar neden sadece gördüklerine ve duyduklarına inanmayı seçtiler? Peki ya doğru bilgi için bunlar yeterli miydi? Yoksa asıl olan bilginin kendisinden ziyade, onu nasıl sindirdiğimiz miydi?..

Bölüm 1 : Bilişsel Önyargılar, kontrolsüz bilgi filtresi…

Bilişsel Önyargılar (Cognitive bias) özünde, karar almamız için gerekli bilgiyi önceki bilgilerimizden yola çıkarak bir varsayma durumudur. Karar almamız için beynimizin kullandığı bir kısa yol da diyebiliriz. Ancak bu durumu biz kontrol etmeyiz. Üstelik rasyonel bir durum olması da önemli değildir. Kısa süreçli basit kararlarda işe yarar gözüksede, varılan kararın hatalı olma ihtimali her zaman yüksek olacaktır. Araştırmacılar Bilişsel Önyargılar altında uzun bir önyargı listesi derlediler. Bunlardan bizi özellikle ilgilendiren bir kaçı var ki, dezenformasyon için eşsizler…

6 Haziran 1944 günününe geri dönelim. Her ne kadar, Hitler ve Rommel doğru tahmin etmiş olsalar da, diğer generaller saldırıyı kuzeyden bekliyorlardı. Çünkü kuzey daha yakın ve mantıklı olan ise saldırının en kısa yoldan yapılacağı idi. Bunu öylesine kabullenmişlerdi ki, kuzeydeki her faaliyeti koşulsuz kabul ederken, çıkartma başladığında dahi bunu bir şaşırtma olarak kabul edecekler, gelen bilgileri reddetmeyi sürdüreceklerdi.

Doğrulama Önyargısı (Confirmation bias), sahip olduğunuz ön kabulleri doğrulayacak enformasyonu arar, edindiğiniz enformasyonu ise bu kabuller doğrultusunda yorumlamaya çalışır, aksi durumları da, göz ardı etme eğilimi gösteririz. Üstelik bizimle aynı fikirde olanları severken, kabullerimiz dışında ki fikirler karşısında kendimizi güvensiz hissediyoruz. Fikrimizi destekleyecek her şeyi koşulsuz referans gösterebilirken, ( Sosyal medya kanallarında ortaya attığınız dezenformasyon ne kadar saçma dahi olsa, çığ gibi büyüye biliyor. İçerisinde bulunduğumuz dönemde örneklerini çok gördük.) ne kadar doğru ve rasyonel olduklarını dikkate almadan aksi durumları görmezlikten geliyoruz. Kendi ön kabullerimizi destekleyen kanalları ( Tv, Gazete, İnternet Siteleri vb.) kullanma eğilimi gösterdiğimiz de düşünülürse, yaymak istediğiniz dezenformasyonun hedef kitlesine ulaşması pek zor olmuyor.

Kan varsa ilgi çeker, neden mi? işi varlığımızı tehdit eden ne varsa keşfetmek olan, beynimizde küçük bir bölge bulunur, amigdala. En güçlü dürtümüz olan yaşama dürtüsüne sahip olan beynimiz, her gün maruz kaldığımız sayısız enformasyon arasından bize tehdit oluşturacak ne varsa yakalar. Anlayacağınız tehdit içeren ve içeriği olumsuz olan enformasyona öncelik gösteriyoruz. Durum buyken Almanlar için seçici olamak daha zor olsa gerek. Savaş gibi bir ortamda tehditlere karşı daha duyarlı olduğunuz bir dönemde, üzerinize gelen ordunun sahte olabileceğini düşünmezdiniz sanırım… Hazırladığınız dezenformasyona biraz kan eklemeye ne dersiniz? ilgi çekici olacaktır.

Doğru bilgiye ulaşmada ki tüm bu handikaplarımız ile birlikte dikkatimizde sınırlı bir kaynak. Bu duruma değişim körlüğünü (Change blindness) örnek verebiliriz. Beynimiz çevreyi iki kademede algılar, ilki ilgilendiğimiz durum ki ikincisi algımız için sadece dekor kalıyor. Bu yüzdende değişim gözümüzün önünde dahi olsa değişimleri fark edemiyoruz. Peki o zaman bakarken, düşünürken, karar verirken ve bilgi ile ilgili yürüttüğünüz her türlü etkinlikte, yanılmaya bu kadar müsait bir tür olarak. Doğru bilgiye rahatlıkla ulaşabileceğinizi mi düşünmüştünüz? Doğru sandıklarınız? Üstelik bundan daha büyük bir sorunumuz var, dezenformasyona maruz kalmanız ise düşündüğünüzden çok daha kolay. Öyleyse her gün açıp okuduğunuz gazetelere, yazarlara, takip ettiğiniz TV kanallarına, hatta Twitter’da takipçisi olduklarınıza bir göz atın. Ne kadar da aynı fikirdesiniz değil mi?.. Eğilimlerinin farkında olarak kaç kişi doğru bildiklerine acaba diye yaklaşabilecek bilmiyorum ancak, sunduğum bu tip rasyonel bilgiler karşısında tavır alanları da gördüm. Fikrim odur ki bu bilgilerin en genel çerçevesi dahi (Bildiklerimizin yanlış olabileceğini gösteren araştırmalar.) bizleri rahatsız etmeye yetiyor ve doğrularımız için birer tehdit arz ediyor.

Dezenformasyona giriş yazısı diyebileceğimiz bu yazımı, üzerine düşünülecek bir çok konu ile birlikte şimdilik burada noktalıyorum. Şu ana kadar insan faktörünü ele almış olsak ta, Almanların yanılmasında tek neden elbette sadece insanın kaynağa olan yaklaşımı değildi. Kaynağın kendisi de etkenlerden birisi ancak en önemli etken hala insan. Devam eden yazılarda diğer etkenleri, yine insan ile birlikte, tarihin en büyük dezenformasyon örneği üzerinden incelemeye devam edeceğiz. Ne de olsa ilk Colossus’tan bu yana dünya çok değişti…