15 Temmuz ve Yeni Düzenin İnşası

“Düzen konsensüsle oluşturulamadığı ya da zor kullanılarak dayatıldığı takdirde, korkunç sonuçlarla karşılaşılarak insanlık dışı bir bedel ödenecek ve sonuç kaos deneyiminden biçimlenecektir.”

Henry Kissinger | Dünya Düzeni

Düzen veya rejim, hükümet organlarının kuruluşu, işleyişi ve toplumsal yapıyla ilişkisini belirleyen sosyal, kültürel ve hukuki kurallar anlamına gelir. Düzenden anladığımız şey bu bakımdan kurumlar ve kuralları oluşturan hukuk sistemidir. Bu hukuk sistemi bir toplumsal uzlaşıya dayanır ve meşruiyetini toplumun genelinin kabulünden alır. Aynı tanımdan devam edersek, hukuk sisteminin olmadığı bir rejim de kolaylıkla anarşi olarak tanımlanabilir. İçinden geçmekte olduğumuz bugünlerin en belirgin özellliği de kendini bu noktada göstermektedir, bugün Türkiye’de kurumlar ve kurallar bulunmamaktadır, bugün Türkiye anarşi içerisindedir.

Bu kelimenin üstünde durmak gerekir. Anarşi, yani normsuzluk, kuralsızlık hali. Keyfi yönetimin olduğu, kimsenin belirli bir kural dizini ile bağlı olmadığı veya bu kurallar çerçevesinde hak sahibi olmadığı bir düzen. Kimsenin önünü göremediği, kimsenin geleceğinden emin olmadığı, doğal olarak korku içerisinde yaşadığı ve güçlülerin hakim olduğu bir orman düzeni.

Bugün Türkiye’de hâkim olan bir hukuk sistemi veya bu sistemi oluşturan kuralları uygulatacak olan bir yargı mekanizması bulunmuyor. Türkiye’nin hukuk devleti bakımından 102 ülke arasında 80’inci sırada olması bir tesadüf değil, bu somut durumun dünyadaki karşılığıdır. [1] Yargı sistemi çoktan iflas etmiş, siyasi iktidarın keyfi kararlarına göre yön alabilir hale gelmiştir. Bunun diğer anlamı, kimsenin belirli hakları olmadığı ve bu hakları talep edebileceği bir makam bulunmadığıdır. Ülkenin kurumları da yargı gibi çökmüş bir halde. Emniyet temelde iktidarın emniyetini korumakla yükümlü ve bununla sınırlı bir hareket alanı olan bir kuruma dönüşmüş durumda. Siyasi iktidarın 250 bin kişilik emniyet kurumu içerisinde Fethullah Gülen Terör Örgütü’ne bağlı 60 bin kişi olduğunu açıklaması, dünyada eşi benzeri olmayan ve bu kurumun çöktüğünü gösteren en net ibaredir. İstihbarat kuruluşları iflas etmiş, Cumhurbaşkanı kendisine yönelik darbe girişimini eniştesinden, daha şanssız olan hükümet yetkilileri ise konu komşudan öğrenmiştir. Güvenlik mekanizması bütünüyle çökmüş durumdadır. TSK’ne yönelik son kararname ise bu mekanizmayı bütünüyle mezara gömecek, Ordu’yu siyasallaştırarak, çok daha vahim gelişmelere kapı aralayacak yeni bir adım olarak karşımızda duruyor.

Hukuk yok. Yargı yok. Emniyet yok. İstihbarat yok ve Ordu yok.

Devlet kurumlarıyla vardır. Bu ülkenin basılı olarak var olan anayasası uygulanmamaktadır, hukuk kuralları bulunmamaktadır, kurumları ortada yoktur ve bunların ima ettiği gerçeklik, ne kadar kabul etmekte zorlansak da doğrudur. Bütün kurumları çöken bir devlet, temelde çökmüş demektir.

ÇÖKÜŞ VE İNŞA

Bugüne nasıl geldiğimiz noktasında da hiçbir tereddüt yok. 2002 yılında iş başına gelen AKP, rejimden kendisine yönelen tehditlere karşı en geniş koalisyonu kurarak zaman içerisinde hakimiyet stratejisi yürüttü. Bu dönemde bir yandan güçlenip, kendi kitle tabanını oluştururken, diğer yandan da “tehdit” olarak algıladığı yapıları sistemden tasfiye etmeye çalıştı. 2009 yılından itibaren hız kazanan bu süreç sonunda insan kaynağı yetersiz olan bu yapı, kurumlarda liyakat esasından sadakat esasına dönünce, yapıların alışık olduğumuz anlamda çalışması da mümkün olmadı. Ortaya çıkan sorunlar, daha fazla merkezileşmeyle halledilmeye çalışıldı. Bu durum güç yoğunlaşmasına neden oldukça toplumsal çatışma arttı. AKP yeni sahip olduğu imkânlar ve kapasitelerle Siyasal İslamcı ajandası doğrultusunda kendi ideolojisine uygun bir Türkiye yaratmaya koyuldu. Bu süreçte 2002 yılında kurduğu koalisyon yapılarının kendi üstüne yarattığı yüklerden de vazgeçerek, egemenliği bütünüyle kendi eline almak için yaptığı manevralar, koalisyon kurduğu eski yapılarla çatışma yaşamasını da zorunlu hale getirdi. AKP yönetimi kendi iradesini kalan herkese dayatmaya çalıştı ve buna yönelik reaksiyonlar tehdit algılamasını güçlendirdi. Bu da daha fazla güç yoğunlaşması ve merkezileşme, nihayetinde tek adamcılığa doğru giden bir süreç başlattı. AKP’nin eski ortağı FETÖ 15 Temmuz’da darbe girişiminde bulunurken, bu gerilimin en büyük aşamasına geldiğimizi ilan etti. AKP’nin mücadele ettiği “düzen” ve onun vücuda gelmiş hali olan devlet çöktü. AKP’nin Siyasal İslamcı bir parti olarak mücadele ettiği laik, demokratik, sosyal hukuk devleti ortadan kalkarken, yerine yeni bir şey koyamadığını da görüyoruz.

Bugün içinden geçmekte olduğumuz dönem bir inşa dönemidir. Bu anarşi hali veya olağanüstü hal sonsuza kadar devam edemez, çöken bir devlet, yeniden yapılandırılacaktır. Yeni bir düzen oluşacaktır.

AKP’NİN YOL HARİTASI

Bu noktada AKP’nin yol haritası ne olacaktır? Erdoğan’ın rasyonel bir aktör olarak davranması gerektiği düşünülebilir. Denebilir ki, bu durumda, bu kadar büyük tehditlerle karşı karşıya olan bir ülkede AKP de varlığını devam ettirmek için rasyonel davranmak zorundadır. Türkiye’nin sosyo ekonomik yapısı da belli olduğuna göre, AKP demokratikleşme yönünde adım atacak, laiklik ve hukuk devleti ilkelerinin kendisinin de güvenliğini sağlayan temel teminatlar olduğunu anlayarak bu ilkeler çerçevesinde yeni bir rejim oluşması için çalışacak, kaybolan uluslararası itibarını kazanmak ve ekonomik kazanımları devam ettirmek için çağdaş dünyanın değerleriyle uyumlu yeni bir düzen ihdas etmeye gayret edecektir.

Bu senaryo sadece naif değil, AKP gerçekliğine de uymuyor.

Erdoğan ve onun şahsına bağlı siyasi bir mekanizma haline gelmiş AKP laik, demokratik, sosyal hukuk devleti yönünde hiçbir adım atamaz.

Hukuk devleti en nihayetinde herkese eşit olarak uygulanan kuralları ifade eder. 17–25 Aralık’ta ortaya çıkan belgeler, İran ambargosunun delinmesine yönelik ortaya çıkan bulgular, IŞİD ile henüz boyutu belli olmayan ilişkileri gösteren deliller ve daha nice olay Erdoğan’ın üstünde hukuk devleti ilkesini kabul etmemesi için gereken baskıyı oluşturuyor.

Laiklik ilkesi sadece din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması değildir. Laiklik ilkesi aynı zamanda hangi dine veya hangi inanca inanırsa inansın bütün insanların devlet kademelerinde liyakat esasına göre yer alabileceği anlamına gelir. Laik bir toplumda, bir şahıs dininden veya kökeninden bağımsız olarak, kendi yetenek ve ehliyeti ölçüsünde her makama gelebilir. Erdoğan bu ilke çerçevesinde hareket edemez, devlet mekanizması bütünüyle kendisine bağlı olmadığı sürece kendisini güvende hissedemez.

Demokrasi de bildiğimiz anlamda Erdoğan için maliyetlerle dolu ve zaten inanmadığı bir rejimdir. Eşit ve adil bir seçim sistemi 7 Haziran’da ortaya çıkan “sürpriz”lere benzer sonuçlar üretecektir. Bir koalisyon hükümeti ile kendi mutlak egemenliğini kaybetmek Erdoğan için kabus senaryosudur.

Dolayısıyla Erdoğan toplumsal uzlaşmaya dayalı bir rejim inşası içerisinde yer alabilecek bir oyuncu değil. Pozisyonu el vermiyor.

Erdoğan için gereken ve yeterli olan milliyetçi muhafazakâr kesimleri arkasında toplayarak, güç yoğunlaşmasını kendi üzerinde sabitleyecek bir rejimin ihdası. Bugün NATO’dan çıkmanın konuşulması da bu bakımdan bir tesadüf değil bir zorunluluk. Kerry’nin belirttiği gibi demokrasi NATO’nun bir gereksinimi. [2] Üstelik NATO üyeliği, diğer darbelerde de gözüktüğü gibi, hükümet üzerinde doğal bir vesayet de üretiyor. Keyfi ve sınırsız bir şekilde bir ülkeyi yönetmek isteyen herhangi biri için Ordu’nun kendisine değil, NATO’ya bağlı olması önemli bir güvenlik tehdidi. Buna karşın içinde yaşadığımız bölge, dünyadan soyutlanmış bir halde, hiçbir güvenlik mekanizmasının parçası olmadan yaşamamıza da izin vermiyor. NATO’dan daha az isteği olan birlikler de var. Örneğin Rusya Federasyonu ile yapılacak bir “stratejik ortaklık” bu güvenlik ihtiyacını büyük ölçüde karşılayabilir. Üstelik Rusya’nın demokrasi yönünde hiçbir beklentisi de yok. İster başkanlık sistemi olsun, ister başkancı sistem veya bir diktatörlük olsun, Rusya bölgede sadece birlikte çalışabileceği partnerler istiyor ve bunun külfetini halkların ödemesinden de zerre kadar rahatsız olmuyor. Üstelik Rusya ile stratejik ortaklığın Erdoğan açısından kolay bir tarafı da var. Anti emperyalist veya batı düşmanı nüfusun batıya karşı bu kalkışmayı destekleyeceği, milliyetçi muhafazakâr kesimin önemli bir rahatsız duymayacağı ortada.

Böyle bir hamle elbette bedelsiz değil. Bunlar daha sonra konuşulmalı ancak bunun göz önüne alınıp alınmayacağının hesabı “iç savaş çıksın ezeriz” cümlesinde özetleniyor. [3] Erdoğan böyle bir hamleyi göze alabilir ve bunun sonuçları konusunda daha hassas davrandığını gösteren herhangi bir gösterge yok.

Bu tablo ise resmin bütünü içerisinde daha ürkütücü bir hale geliyor. Türkiye geleceğini tehdit eden çok büyük tehditlerle karşı karşıya. FETÖ 100 milyar dolardan fazla mali kaynağa malik, 750 bin ile 1 milyon üyeye sahip, TSK, Yargı ve Emniyet’te yetişmiş personeli bulunan bir örgüt. PKK tarihinin en avantajlı koşullarını yaşıyor. Suriye’de kurduğu uluslararası koalisyon, lojistik ve askeri imkânlarını benzersiz bir seviyeye taşımış durumda. IŞİD ve El Nusra terör örgütleri, Emniyet raporlarına göre 20 bin kişiyi bulan bir tabana sahipler. Her tür eylemi yapabilecek kapasiteleri var. Suriye İç Savaşı devam ediyor, bölgemizde tarihi bir dönüşüm süreci yaşanıyor, AB çatırdıyor, ABD yeni döneme hazırlanıyor, Türkiye ise bu dönemde güvenlik mekanizması tamamen çökmüş bir halde, büyük toplumsal sorunlarla felç olmuş durumda. Toprak bütünlüğümüzü korumaktan, iç savaşa kadar her senaryo masada.

Dani Rodrik’in açıklaması felaket tellallığı değil.

“Bence en iyi hal senaryosu Türkiye’nin bir tür Malezya’ya dönüşmesi olur: Ekonomik olarak gelişen ama kültürel olarak çok muhafazakâr, Batı standartlarında demokrasisi olmayan, azınlıkların ve siyasi muhaliflerin kötü muamele gördüğü bir ülke. Bu elimizdeki gerçekçi seçenekler içinden en hayra yorulabilecek olanı.

En kötü hal senaryosunda Sünniler, Aleviler, Türkler, Kürtler arasında iç savaş tehdidi var. Bu durumda ülke parçalanabilir. Terörden gündelik korku normalleşebilir, Türkiye ikinci bir Afganistan’a dönüşebilir” [4]

NE YAPMALI?

Dolayısıyla büyük soru tam karşımızda. Ne yapmalı?

Türkiye karşı karşıya olduğu bütün sorunları aşabilir. Bunun tek yolu, laik, demokratik, sosyal hukuk devletini yeniden kurmak. Bunu yeniden kurmak için de toplumsal bir ağırlığa ihtiyaç var.

Bu başkalarının bizim için halledebileceği bir sorun değil. Hiçbir dışsal özne bunu bizim yerimize gelip çözemez. Siyasi partiler veya hareketler bu bakımdan en fazla öncü olabilir, ancak hiçbir siyasi partinin mali ve beşeri kapasitesi bu sorunu tek başına halletmeye yetmiyor.

Laik, demokratik, sosyal hukuk devletinden yana tüm unsurların, kişilerin, sendikaların, meslek birliklerinin ve her türden sivil toplum örgütünün karşı karşıya kalınan tehditle orantılı bir şekilde, inşa sürecinde belirleyici olmak için “radikal” bir pozisyon alması gerekiyor. CHP’nin Taksim mitingi bu bakımdan önemli bir umut vaad ediyor. Bu umut devam ettirilmeli.

Bu yapılar arasında hızla bir istişare komisyonu kurulması, yeni toplumsal sözleşmenin temeli olacak ilkeler bütününde uzlaşması ve eşgüdüm içerisinde eylemselliğe geçmesi, geniş kitlenin de katılabileceği bir alan oluşturacak.

Tali meseleleri bırakarak esasta birleşme, kurucu bir irade ile yeniden şekil verme anlayışı başarılamaz, bu yönde geniş bir koalisyon oluşturulamazsa o zaman yeni düzenin inşasında tek bir yol kalıyor.

O yolu da bu yazının başında yer alan sözlerle Kissinger bize tarif ediyor:

“Düzen konsensüsle oluşturulamadığı ya da zor kullanılarak dayatıldığı takdirde, korkunç sonuçlarla karşılaşılarak insanlık dışı bir bedel ödenecek ve sonuç kaos deneyiminden biçimlenecektir.”

— — — — — —

[1] http://worldjusticeproject.org/rule-law-around-world

[2] http://tr.euronews.com/2016/07/18/demokrasi-nato-nun-bir-gereksinimi

[3] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kultur-sanat/550248/_ic_savas_cikar__diyen_burokrata_Erdogan_dan_yanit__Ciksin__ezer_geceriz.html

[4] http://t24.com.tr/haber/harvard-profesoru-dani-rodrik-turkiyenin-demokrasiye-geri-donebileceginden-umudu-kestim,352804