AKP DÖNEMİ — 28 ŞUBAT KARŞILAŞTIRMASI: BETERİN BETERİ VAR.

Derdim acıları yarıştırmak değil.

28 Şubat döneminde devletin hukuk dışına çıkarak yaptığı adaletsizlikler birçok insana telafi edilemez maddi ve manevi zararlar verdi.

Devlet hizmet etmesi gereken insanların haklarını gasp ederek suç işledi.

Kamu görevlileri hukuka aykırı tutumlarıyla anayasa ve kanunları ihlal etti.

Devlet bu şekilde hukuk dışına çıktığı için toplumun hukuka olan inancı ve güvenlik ortamı da zarar gördü.

Bu eylemlerin hepsinin çok kötü olduğu konusunda toplumda geniş bir mutabakat var.

28 Şubat’ta kötü olan faiiler değildi. 28 Şubat’ta kötü olan fiillerdi. 28 Şubat’ın aktörleri belli eylemleri gerçekleştirdikleri için kötü sonuçlara yol açtılar ve kötü oldular.

Bugünü de bu perspektifle bir kere daha değerlendirmemiz gerekiyor. Sormamız gereken soru esasında karşımızda apaçık ortada. Eğer 28 Şubat kötüyse, eğer 28 Şubat’ta devletin meşru otoritelerin rutin dışına çıkarak yaptıkları hukuk dışı eylemler büyük zararlara yol açtığı için bu dönem bir kötülük abidesi olarak bugün hatırlarda yer ettiyse, içinden geçmekte olduğumuz bugünleri nasıl tanımlayacağız?

28 Şubat’ta mağdur olduğu için bir insan başkalarına zulmetme hakkına sahip midir? Bir dönem mağdur olmak, bir insana hangi zulmü yapma ruhsatı verir? Şüphesiz mağduriyet sadece haksızlık yapandan bu mağduriyetlerin giderilmesini talep etme hakkını doğurur. 28 Şubat’tan ve diğer mağduriyetlerden öğrenilmesi gereken haksızlığın kötü olduğudur. Devlet hukuk dışına çıkamaz. Devlet insanların temel hak ve özgürlüklerini gasp edemez. Eğer böyle vakalar vuku bulursa o halde devlet yöneticileri bu eylemleri sebebiyle sorumludur.

İlk önce ölçüyü doğru koyalım. 28 Şubat’ta ne oldu?

  • 1995 yılında yapılan genel seçimlerde Refah Partisi yüzde 21,38 oy oranıyla birinci parti oldu. 158 milletvekili ile TBMM’de temsil hakkı kazandı.
  • 28 Haziran 1996 tarihinde Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi’nin kurduğu koalisyon hükümeti güvenoyu alarak iş başına başladı.
  • 28 Şubat 1997 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesinin talebi ve Erbakan liderliğindeki dönemin hükümetinin onayıyla MGK’da alınan kararlarla “post modern” bir darbe süreci başladı.

Bu tarihten 2001 yılına kadar geçen süreç de “28 Şubat süreci” olarak tarihte yerini aldı.

Şimdi karşılaştırmalı olarak 28 Şubat dönemi ile AKP dönemini verilerle karşılaştıralım.

1- Yargı Bağımsızlığına müdahale

28 Şubat Dönemi:

28 Şubat döneminde Genelkurmay yargıya açıkça müdahale etti. Genelkurmay Başkanlığı’nda verilen “irtica brifingi”ne yaklaşık yüksek yargı üyesi yaklaşık 400 hakim katıldı. Burada kendileri irtica konusunda bilgilendirilerek, yargı kararlarında bu hususlara dikkat etmeleri talep edildi.

AKP Dönemi:

AKP döneminde, 2010 yılında referandumdan sonra artan şekilde hükümet yargı bağımsızlığına açıkça müdahale etti.

Adalet Bakanlığı “Adalet Bakanlığı Listesi” adıyla bir liste hazırlayarak seçimlere katılacak Hakim ve Savcılara baskı uyguladı. Bir çok hakim ve savcı bu baskılara dayanamadığı için oyunu Adalet Bakanlığı Listesi lehine kullandı. (Bkz: Yargı Meselesi Hallolundu, Yargıçların Eşekli Demokrasi ile İmtihanı. Orhan Gazi Ertekin)

Ergenekon, Balyoz, Oda TV, 3 Temmuz, KCK Ana Davası ve Özel Yetkili Mahkemelerde görülen diğer davalar hükümet tarafından “bağırsak temizliği” olarak tanımlandı. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan bu davaların savcısı olduğunu ilan etti. Böylelikle Adalet Bakanlığı’na sahip, hakim ve savcıların sicil işlemlerini yürüten iktidar partisi adı geçen davaların tarafı haline geldi. Açılan davaların tamamı yargı bağımsızlığında asla olmayacak şekilde öncelikle hükümet bilgilendirildi ve izni arandı. Görülen davalarda uzun tutukluluk süreleri, iletişimin gizliliğinin ihlali, masumiyet karinesinin yok edilmesi, adil yargılanma hakkının ortadan kaldırılması tipik bir uygulama halini aldı. Yalnızca Ergenekon davası kapsamında 100 binden fazla telefon izlendi, 60 bin telefon dinlendi, 3000 kişi teknik takibe alındı, 588 kişi tutuklandı, 7 sanık ifadesini veremeden hayatını kaybetti, 7 sanık kansere yakalandı. Çok sayıda tutuklu 5 yada 8 yıl arasında değişen fahiş ölçülerde haklarında hiçbir mahkeme kararı bulunmadan özgürlüklerinden mahrum edildi.

17/25 Aralık sonrasında ise AKP hükümeti yargıya yine doğrudan müdahale etti. Bu olaydan sonra Fethullahçı Terör Örgütü Üyesi oldukları şüphesiyle 2 bin 664 hakim ve savcı sürüldü. 50’nin üstünde savcı ve hakim meslekten men edildi. Adli kolluk hizmeti veren yaklaşık 80 bin polisin görev yeri değiştirildi. Örneğin Hakkâri, Şırnak, Van gibi illerde Terörle Mücadele’de görev yapmış amir ve komiserler Emniyet Genel Müdürlüğü’nden Devlet Opera ve Bale Genel Müdürlüğü’ne atandı. Yaklaşık 2000 polis müdürü zorla emekliye ayrıldı, yüzün üstünde polis müdürü ise ihraç edildi.

Bugün Türkiye Hukuk Devleti Endeksi’nde 102 ülke arasında 82’inci sırada. [2]

2- Hükümet Medya ilişkileri ve Basın Özgürlüğü

28 Şubat Dönemi

Meşhur andıç olayı ile bazı gazeteciler hedef haline getirildi. Bu gazeteciler işlerini kaybettiler. İrticacı olduğu gerekçesiyle bazı basın organlarına çeşitli düzeylerde baskılar kuruldu ancak Refah Partisi’ne yakın Yeni Şafak gazetesi dahil hiçbir gazeteye devlet el koymadı, hiçbir yayın organının faaliyeti durdurulmadı. Eğitim Bir-Sen’in hazırladığı 28 Şubat raporuna göre 1990–2002 yılları arasında kamu bankalarından medya şirketlerine 3 milyar lira boyutunda kredi kullandırıldı. [1] Bu rakamın ne kadarının doğrudan 28 Şubat döneminde verildiğine yönelik bir veri bulunmuyor. 2002 yılı itibariyle Türkiye basın özgürlüğü bakımından 139 ülke arasında 99’uncu sıradaydı. [3]

AKP Dönemi

Devlet çeşitli gerekçelerle Akşam, Star, Sabah, Güneş, Takvim, Fotomaç gazetelerine el koydu. ATV, Show TV, Star TV, NTV ve birçok önemli yayın organı TMSF bünyesine aktarılarak buradan yandaş iş adamlarına satıldı. Bugün alınan karar ile Koza — İpek Grubuna da el koyularak grup bünyesindeki KanalTürk ve Bugün TV ile gazetelerin yönetimi de hükümet idaresi altına alındı.

17/25 Aralık iddianamelerinde yer alan iddialara göre AKP hükümeti çeşitli iş adamlarına baskı uygulayarak bazı medya organlarının satın alınması için havuz oluşturdu. Bu havuzdan kullanılan paralarla Sabah grubunun Çalık Holding bünyesinden başka bir gruba geçmesi sağlandı.

TMSF 2013 yılında özel bir şirkete ait olan ve yayıncılık yapan Digiturk’e de el koydu. Daha sonra Digiturk Katarlı Bein Media Group’a devredildi.[4]

Doğan Holding’e yönelik baskılar sonucunda Doğan Holding elinde bulunan Vatan ve Milliyet Gazeteleri’ni satmak zorunda kaldı. Bu gazeteleri daha önce medyada hiçbir yatırımı bulunmayan Demirören grubu satın aldı. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Demirören bu işe Erdoğan için girdiğini kabul etti. [5]

Kredi konusuna gelince. Biraz yukarıda 1990–2002 döneminde kamu bankalarından medya kuruluşlarına bağlı şirketlere verilen kredi tutarının 3 milyar TL seviyesinde olduğu yer almaktaydı. AKP döneminde tam bir billanço henüz ortaya çıkmadı. Ancak sadece Çalık Holding’e Sabah — ATV ihalesi sırasında Vakıfbank 375 milyon dolar, Halkbank 375 milyon dolar olmak üzere toplam 750 milyon dolar kredi verildi. 750 milyon dolar bugünkü parayla 2 milyar 175 milyon lira değerinde. Yani sadece Çalık Holding’e, Sabah — ATV grubunu alması için verilen para 1990–2002 döneminde verilen kredi miktarının yüzde 72’si kadar. [6] Kredi uygulamasında bir ilginç nokta da eskiden kamu bankalarından şirketlere kredi verilirken bu dönemde yandaş yazarlara da kredi verilmesi oldu. Örneğin 17 Aralık sonrasında hükümeti savunan gazetecilerin konut kredisi borçları kapatıldı. Konut kredisi olmayan yandaş gazetecilerin ise, konut kredisi almalarında yardımcı olundu. Bu nedenle kamunun uğradığı toplam zarar ise şu an için bilinmiyor. [7]

Bu dönemde yüzlerce gazeteci çeşitli terör örgütlerine üye oldukları gibi soyut gerekçelerle ancak gazetecilik faaliyetleri nedeniyle hapse atıldı. Türkiye bugün basın özgürlüğü bakımından 180 ülke arasında Endonezya, Malezya ve Bengladeş’in gerisinde 149’uncu sırada.

3- Siyasi Partilere Yönelik Müdahaleler ve Anti Demokratik Uygulamalar.

28 Şubat Dönemi

28 Şubat döneminde Emek Partisi, Refah Partisi, Demokratik Kitle Partisi ve Fazilet Partisi açılan davalarda kapatıldı.

Refah Partisi davasında Necmettin Erbakan, Şevket Kazan, Ahmet Tekdal, Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan ve İbrahim Halil Çelik’e 5 yıl süreyle siyasi yasak getirildi. Aynı dönemde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan Siirt’te yaptığı bir konuşmada halkı kin ve düşmanlığa sevk ettiği iddiasıyla yargılandı, suçlu bulundu ve Pınarhisar Cezaevi’nde 4 ay 10 gün tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı.

28 Şubat döneminde seçim güvenliği konusunda ciddi bir sorun olmamasına karşın, seçim barajı ve siyasi partiler kanunu temel bir mesele olarak varlığını sürdürdü.

Siyasi adil rekabet ortamı açısından ise TBMM’de grubu bulunan siyasi partilere hazine yardımı yapılması uygulamasının yanı sıra, seçim öncesinde ulusal kanallarda tüm partilerin temsilcilerinin katıldığı açık oturumların yapılmasına devam edildi. Örneğin 2002 yılında Deniz Baykal ve Tayyip Erdoğan’ın katıldığı açık oturum sorunsuz yapılabilmişti.

AKP Dönemi

AKP döneminde Halkın Demokrasi Partisi ve Demokratik Toplum Partisi kapatıldı.

Faaliyet gösteren çeşitli siyasi partilere mensup siyasi parti liderleri ve üyeleri Özel Yetkili Mahkemeler’de görülen davalar kapsamında tutuklandı ve siyasi faaliyetlerini yürütemez hale getirildi. 2011–2014 yılları arasındaysa CHP, MHP ve BDP’ye mensup 8 milletvekili cezaevinde tutuklu bırakıldı. Dönemin Başbakanı Erdoğan tutukluluk kararını savunarak “Bu iş, bu sorun AK Parti’nin sorunu değil. Onların sorunu” diyerek görüşünü ortaya koydu. [8] Bunun yanı sıra çok sayıda yerel yönetici yine terör örgütü üyesi oldukları gerekçesiyle tutuklandı. Aynı dönemde muhalif belediyelerin basılması ve Belediye Başkanlarının “ekonomik çıkar amaçlı suç örgütü üyesi olduğu” gerekçesiyle yargılanması rutin uygulama halini aldı. Örneğin İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu çete lideri olmak iddiasıyla 397 yılla yargılanırken, bu yazının yazılmasından 12 gün önce Batman Belediye Başkanı da görevden alındı.

AKP döneminde seçim güvenliği konusunda çok önemli endişeler ve usulsüzlükler de daha öncesiyle karşılaştırılamaz derecede arttı. Örneğin 7 Haziran seçimlerinde AGİT Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın adil siyasi rekabet ortamına aykırı bir şekilde hareket ettiğini açıkça beyan etti. Fazla basılan oy pusulaları, çeşitli düzeylerde yaşanan usulsüzlükler ve baskılar da seçimlere damgasını vurdu. Örneğin yerel seçimlerde Ankara’da oy sayımı sırasında dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala yanında çevik kuvvet polisleri ile birlikte oy sayım yerine giderek, oy sayım işlemlerine hakkı olmamasına rağmen nezaret etti. Yine Van’da oylar AKP’nin itirazları üzerine 13 kez sayıldı daha sonra tekrarlanan seçimlerde AKP seçimi bir kez daha kaybetti.

Seçim barajı uygulaması ve Siyasi Partiler Kanunu aynen devam etti. Bu dönemde muhalefet partilerinin çeşitli kereler verdikleri yasa değişimi teklifleri de AKP tarafından reddedildi.

Siyasi adil rekabet ortamı açısından ise, TRT’nin bağımsızlığı tamamen kayboldu. Örneğin 10 Ağustos tarihinde yapılan seçimler öncesinde YSK, TRT Türk’ün 6 Ağustos-8 Ağustos arasındaki üç günde Erdoğan’ın faaliyetlerine 5 saat 26 dakika 3 saniye yer verdiğini, diğer adaylara hiç yer ayırmadığını tespit ederek ceza verdi. RTÜK’ün verilerine göre 7 Haziran seçimleri öncesinde 1 aylık TRT kanallarında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a 45 saat, AK Parti’ye 54,5 saat, CHP’ye 14 saat, MHP’ye 7.5 saat ve HDP’ye sadece 3 saat yer verildi. [9] Aynı dönemde medyaya yönelik ambargolar da yaşandı. HDP temsilcilerinin ulusal yayın yapan kanallara çıkması hükümet tarafından yasaklanırken, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a bile TRT ve yandaş kanallar tarafından ambargo konulması durumun vehametini bütün açıklığıyla ortaya koymakta. AKP döneminde TBMM’de grubu bulunan siyasi partilerin hazine yardımı alma hakkı da ortadan kaldırıldı. Yeni yapılan düzenleme ile ancak seçimlere katılarak yüzde 7 oy oranını aşan partilere hazine yardımı yapılması kabul edildi. Bu sebeple seçimlere bağımsız olarak girerek TBMM’de grup kuran partiler siyasi haksızlığa uğrarken, 20 milletvekilinin TBMM’de grup kurarak bir partiye katılması halinde bu partiye verilecek siyasi yardım da ortadan kaldırıldı.

Bu dönemde ortaya çıkan bir yeni durum ise AKP’nin baskısıyla siyasi partilerin uğradığı propaganda yasakları oldu. Örneğin CHP’nin “ Vatandaş vergisini veriyorsa hükümet de hesabını verecek” afişleri AKP’nin baskısıyla kaldırıldı. [10]

4- Fişleme, Memur ve Bürokratlara baskı

28 Şubat Dönemi

Eğitim Bir- Sen raporuna göre 1997–2001 yılları arasında 1635 personel irtica gerekçesiyle YAŞ Kararlarıyla ordudan ihraç edildi. 1997–2001 yılları arasında 11 bin öğretmen çeşitli gerekçelerle istifa ederken, 3527 öğretmenin görevine son verildi. 2639 kamu personeli MİT tarafından irtica ile ilişkili olduğu için fişlendi. 71 Kaymakam irticacı olduğu gerekçesiyle meslekten el çektirildi. 331 Emniyet mensubu hakkında soruşturma başlatıldı. 53 Emniyet mensubu idari cezaya uğradı.

AKP Dönemi

Özel Yetkili Mahkemelerde görülen davalarda birçok subay, astsubay ve TSK personeli tutuklandı. 2012 yılı itibariyle verilen bir soru önergesine Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’ın verdiği cevaba göre bu davalarda 58 general/amiral, 140 subay, 7 astsubay, 1 uzman erbaş, 1 sivil memur tutuklu, 64 general/amiral, 273 subay, 60 astsubay, 4 uzman erbaş, 3 sivil memur tutuksuz olarak yargılanmaktaydı. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un da aralarında dahil olduğu 4 Kuvvet Komutanı “terör örgütü yöneticisi olmak” suçlamasıyla tutuklandı.

MİT’in CHP ve MHP milletvekilleri dahil bu siyasi partilere mensup bir çok üst düzey yöneticisiyi fişlediği, dahası bu partilere yakın iş adamlarının da fişlenerek kamu ihalelerine girmekten men edildiği iddiaları ulusal basında yansıdı. Ortaya çıkan bir başka belgeye göreyse Milli Eğitim Bakanlığı’nın KPSS’ye giren adayları fişlediği, Alevi, Kürt veya ulusalcı adaylara listelerde kırmızı olarak yer verildiği görüldü. [11] CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise TBMM’de yaptığı bir grup toplantısında 77 milyon vatandaşımızın Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı tarafından fişlendiğini ortaya koydu. Kılıçdaroğlu’nun açıkladığı belgelerde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı DEVA 1 ve DEVA 2 adı verilen programlarla halkın tamamına ait verilerin toplandığı ve istihbari kişisel verilerin saklandığını ifade etmekte. [12]

Bu dönemde siyasi sebeplerle görevden alınan Vali, Kaymakam veya üst düzey bürokrat sayısı henüz belli değilken, bu konuda bir araştırma yapılması ihtiyacı da gözüküyor. Buna karşın sadece 17/25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları sonucunda ise 2 bin 664 hakim ve savcı sürüldü. 50’nin üstünde savcı ve hakim meslekten men edildi. Adli kolluk hizmeti veren yaklaşık 80 bin polisin görev yeri değiştirildi.

5- Faili Meçhul Cinayetler

28 Şubat Dönemi

1990–2001 yılları arasında Türkiye’de yaklaşık 17 bin faili meçhul cinayet işlendiği, bu cinayetlerin çok büyük kısmının devlet yetkilileri veya bu yetkililerle ilişkili çeteler tarafından ifa edildiği kabul edilmektedir. 1997–2001 yılları arasında kaç faili meçhul cinayet işlendiğine yönelik bir bilgi bulunmamaktadır.

AKP Dönemi

AKP en çok “faili meçhul cinayetleri bitirmek” ile övünse de bu iddianın hiçbir geçerli tarafı yok. Bu konuda en güncel veri 2013 yılına ait. Ağır Ceza Mahkemelerinde görülen faili meçhul dosyalarına bakıldığı zaman sadece 2013’te Ağır Ceza Mahkemelerine gelen dosya sayısı 2.518. Önceki yıllardan devredenlerle birlikte toplam faili meçhul dosya sayısı 19.077 iken yıl içinde faili bulunan dosya sayısı sadece 24, zaman aşımına uğrayan dosya sayısı ise 1.756’dır. Faili meçhul dosyaların yarısından fazlası, 10.130 tanesi Diyarbakır’dadır. Diyarbakır’ı 3.882 dosya ile Van takip etmektedir. [13]

İHD’nin her yıl hazırladığı Türkiye İnsan Hakları İhlalleri raporlarına göreyse 2002 yılından bu yana 456 faili meçhul cinayet işlenmiş. Ceylan Önkol, Hrant Dink, Rahip Santoro, Muhsin Yazıcıoğlu cinayetlerinin yanısıra Roboski Cinayeti, Uludere, Zirve Yayınevi Suikasti de henüz aydınlatılmış değil.

AKP bu dönemde CHP’nin bir çok kez verdiği faili meçhul cinayetleri araştırma komisyonu kurulması önerisini reddederken, Roboski Katliamı’nın araştırılmasına yönelik önergeler de AKP oylarıyla reddedildi.

6- Toplantı ve Gösteri Hakkı’na Aykırı Uygulamalar, Orantısız Şiddet, İşkence ve Kötü Muamele

28 Şubat Dönemi

Devletimizin bu bakımdan karnesi hiçbir zaman iyi değildir ama 28 Şubat döneminde toplantı ve gösteri hakkı bakımından bugün arasında bir fark olduğu kabul edilmeli. Buna karşın o dönem coplu müdahale ve çeşitli gözaltı uygulamaları olduğu biliniyor. Örneğin 1997 yılında eylem yapan öğrencilere copla saldıran polis bazı öğrencileri yaraladı. Yine aynı yıl Beyazıt Camii’nde Cuma Namazı sonrası eylem yapan bir gruba polis müdahale ederek bazı şahısları gözaltına aldı. 16 Şubat 1999 tarihinde İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi önünde, türbanlı ve sakallı öğrencilerin üniversitelere alınmamasını protesto etmek amacıyla eylem yapmak isteyen öğrenci grubuna polis müdahale etti. Müdahale sonucu yaklaşık 13 öğrenci gözaltına alındı. 2001 yılında ise Ankara’da yapılan esnaf eylemleri kitlesel gösterilere dönüştü. Esnafın Ankara Tandoğan Meydanı’nda yaptığı eyleme polis müdahale etti. 70 bin kişinin katıldığı Tandoğan’daki mitingte, kürsü esnaf tarafından işgal edildi, kalabalığı provokasyon konusunda uyaran esnaf temsilcilerini esnaf yuhaladı. Daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) yürümek isteyen esnafa polis; panzerle, göz yaşartıcı bombayla ve havaya ateş ederek müdahale etti. Üç gazeteci ağır, 100 esnaf ve 50 civarında da polis yaralandı, 100 kişi de gözaltına alındı. Esnaf Gaziantep, İzmir, Konya, Mersin, Kütahya, Sivas, Denizli ve Ceyhan’da da miting ve yürüyüş yaptı. İzmir’de 40 bin, Gaziantep’te 10 bin, Konya’da 30 bin, Denizli’de 10 bin, Sivas’ta 5 bin kişi yürüyüş ve mitinge katıldı. İzmir’de ortamın gerginleşmesi üzerine mitinge süresinden önce son verildi, Konya’da mitingten sonra dağılmayan gruplar kentte eylemlerine devam etti.

İşkence ve kötü muamele açısından da 28 Şubat döneminde devletin sicili kötüydü. Özellikle tutuklulara yönelik işkence ve kötü muameleler nedeniyle Türkiye AİHM’den bir çok kereler ceza aldı.

AKP Dönemi

Bu dönemde polisin orantısız şiddeti devlet politikası haline geldi. Aralarında Metin Lokumcu, Çayan Birben ve Mehmet İstif’in de bulunduğu çok sayıda vatandaş biber gazı nedeniyle hayatını kaybederken, sadece Gezi Olayları sırasında 11 kişi orantısız şiddet ile öldürüldü, 8163 kişi yaralandı, 91 kişi kafa travmasına uğrarken, en az kişi 10 gözünü kaybetti. Kamu Denetçiliği Kurumu da bu olaylarda devletin vatandaşlara orantısız şiddet uyguladığını kabul etti. [14]

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan orantısız şiddete arka çıkarken “emri ben verdim” diyerek bu konudaki sorumluluğunu ortaya koydu.

İşkence ve kötü muamele ise AKP döneminde devam etti. Türkiye İnsan Hakları Vakfı 2014 yılı Raporu’na göre sadece bu yıl içinde 6 kişi gözaltında, 45 kişi cezaevinde ölürken, 1008 kişi işkence gördü. Sadece bu yıl toplantı ve gösteri özgürlüğünün ihlali nedeniyle 54 kişi hayatını kaybederken, 1095 kişi yaralandı, 6168 kişi gözaltına alındı.

Bir yıllık rakamlar bile durumun vehametini ortaya koymaya yetiyor.

Sonuç:

Hukuk devleti ilkesi yok olmuş durumda.

Siyasi kararlarla insanlar gözaltına alınabiliyor, tutuklanıyor, işadamlarının mallarına el konuluyor.

Yargı bağımsız bir hukuk otoritesi olarak değil adeta AKP’nin ajandasını uygulayan bir aparat olarak çalışıyor. Hakim ve savcılar her yönden baskı altına alınarak vicdanlarına uygun karar almaları engelleniyor, kendi görüşlerini açıklayan Anayasa Mahkemesi Başkanları bile ağır bir saldırıya hedef oluyor.

Basına her açıdan tehdit ve saldırılar yöneliyor. Gazeteciler keyfi gerekçelerle tutuklanıyor, açılan davalar ve anti demokratik baskılarla basın kuruluşları otosansüre zorlanıyor, gazeteciler işten atılıyor, gazete, TV ve yayın kuruluşlarına keyfi olarak el konuluyor.

Mülkiyet hakkı ihlal ediliyor. Kamu ihaleleri keyfi olarak iptal ediliyor.

Toplumun bütçe hakkı elinden alınıyor, Sayıştay üzerinde baskı uygulayarak Sayıştay Raporlarının doğru hazırlanması ve TBMM’ye sunulması engelleniyor.

Vatandaşlar dinleniyor, takip ediliyor, fişleniyor. İster MHP’li, ister CHP’li, ister HDP’li olsun, ister Alevi, ister Kürt, ister Türk, isterse başka bir etnik gruba mensup olsun, yakasında AKP rozeti olmayan ve “Öteki” olarak kabul edilen tüm insanlar ayrımcılığa uğruyor.

Halkın tamamı tarafından finanse edilen kamu kurumları tek yanlı olarak sadece bir partinin çıkarları için çalışıyor.

Hükümete muhalif tüm toplantı ve gösteriler orantısız şiddet ile bastırılıyor, burada polis tarafından öldürülen insanlar mitinglerde yuhalatılıyor, öldüren polisler serbest bırakılıyor.

Tüm kamu kurumlarında memurlar izleniyor, fişleniyor, AKP’ye yakın olmayanlar görevden alınıyor.

AKP rejimi 28 Şubat’tan daha keyfi, daha fütursuz ve daha baskıcı. Bütün baskı enstrümanlarını en şedit haliyle uyguluyor.

Evet 28 Şubat kötü bir dönemdi. 28 Şubat’ı kötü yapan şeyse anti demokratik uygulamalar, insan hak ve özgürlüklerine yönelik ihlallerdi. O zaman devlet “bazen rutin dışına çıkabilir” deniyordu. Bugün devletin “rutin içinde” yaptığı tek bir faaliyet yok.

AKP rejimi anti demokratik bir baskı rejiimi olma konusunda 28 Şubat’ı uygulamalarıyla aşmıştır. Gün gelecek tarihi bunu böyle yazacak ve bu dönemin tüm sorumluları da tarih önünde her zaman utançla anılacak.

[1] http://www.egitimbirsen.org.tr/ebs_files/files/yayinlarimiz/28_subat_rapor_web.pdf1
[2] https://www.cihan.com.tr/tr/dunya-adalet-projesi-turkiye-hukuk-siralamasinda-59dan-82incilige-geriledi-1908499.htm
[3] http://en.rsf.org/press-freedom-index-2002,297.html
[4] http://www.ntv.com.tr/ekonomi/digiturk-katarli-beln-media-tarafindan-satin-alindi,MCoMFuSSJUqGQthPmSq0SQ
[5] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/48011/Erdogan_fircaladi__Demiroren_agladi.html
[6] http://t24.com.tr/yazarlar/dogan-akin/atv-sabah-grubu-28-subat-rekorunu-koruyor,5614
[7] http://www.memurhaber.com/yandas-basina-kredi-kiyagi-h38637.html
[8] http://www.sabah.com.tr/gundem/2012/04/18/erdogan-tutuklu-vekiller-icin-konustu
[9] http://www.bugun.com.tr/gundem/trtnin-1-aylik-secim-karnesi-1678154.html
[10] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/17081/CHP_reklamlarina_AKP_sansuru__.html
[11] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/42455/Memur_adaylarina_kafatasci_fisleme.html
[12] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/231955/Fislenmeyen_kalmadi.html
[13] http://www.dogrulukpayi.com/beyanat/5628b7ed5b207
[14] http://www.aljazeera.com.tr/haber/gezi-olaylarinda-orantisiz-guc-kullanildi

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.