Neden

İnsan bir hayvandır. Sorular soran bir hayvan. Ne var ki, diğer hayvanlardan onu ayıran yegâne fark da budur. İnsanın üstünlük niteliği olarak tanımladığı zekası, ilk olarak kendini, sorularda gösterdi. Beyin, sürekli sorular soran ve cevaplar arayan bir mekanizma olarak gelişti, gelişti. Her icat, her yenilik, iyilik hatta kötülük bir soruyla başladı ve cevap oldu.

İnsanoğlu soru sorma kısmında başarılıydı; ancak hangi soruyu soracağı konusunda hep sınıfta kaldı. Gördüğü her şeyi sorguladı, süzgeçten geçirdi. Bir çoğu yanlış sorular sorarak ömrünü tüketti ve hayat vaktini anlamsızca harcadı. Ama bazıları vardı ki, bu insanlar kesinlikle seçilmiş insanlardı, onlar doğru soruları sordu. Ve insanları dehşete düşüren, ama bir o kadar da devrim niteliğinde bir olaya imza attılar. Çözüm üretmemek.
Şimdiye kadar sorular soran ve cevaplar arayan insanoğlu, bu birkaç akıl adamının yarattığı anlamsızlık kuyusunda kayboldu. Öyle sorulardı ki bunlar, sadece tek bir insanın gündelik merak konusu değil; bütün insanları ilgilendiren bir dava oldu adeta. Herkes korkuyla izledi olanları. Geceleri uyumadan önce kimin aklına geldiyse uykusu kaçtı, kim sabah uyandığında gökyüzünü seyretse aklında o sorular belirdi, huzuru kaçtı. Ancak, bir süre sonra bu fikir adamları, yarattıkları tüm o anlam karmaşasının ardından, dünyadan göçüp gittiler. Dünyada bıraktıkları ise kendi et ve kemikleri değil; gözle görülmeyen, elle tutulmayan ve karşı konulamaz düşünceler oldu sadece. Gün geldi, geçti. Başka çaresi olmayan insanlar, unutmayı seçti. Her gün ve her gece zihinlerini meşgul ederek tüm bu olanları unuttu. Görmezden geldi. Her dönem yeni bir filozof geldi ve sorular sordu. Hepsinin adı akım oldu. Sorular soruldu, filozof öldü ve insanlar unutmayı seçti. Bu döngü devam etti. Bir yerden sonra intiharlar başladı. Bazı insanlar beyinlerinde o kadar çok soru dolaştırdı ki, buna bir son veremediler ve ölümü seçtiler. Bazı insanlar akıl sağlığını yitirdi, yani onlara öyle dendi. Onları diğer, sözüm ona normal insanlardan ayrı tuttular. Bir de utanmadan kaçık dediler. Düşünen ve cevapsız soruları sormaktan korkmayan insanların sayısı zamanla giderek arttı. Dolayısıyla deli vakaları ve intiharlar da çoğaldı. Bir kesim insanlar hayatlarına hiçbir şey olmamış gibi devam etmeyi seçtiler ve zamanı gelince anlamsızca yok oldular. Dünyaya sadece belli bir alan işgal etmek için ve yalnızca yarını düşünerek yaşayan bu asalak insanlar, zamanı gelince öldüler, anlamsızca. Bir kesim insanlar ise irdeledi, derine indi, cevap aramak yerine yeni sorular sordu. Manasız hayatlarına en azından bir anlam yüklediler ve öyle göçtüler bu dünyadan. Hüzünle yaşayıp, şarkılar dinlediler. Anlamsız geçirdikleri tek bir dakika bile olmadı. Ve öldüklerinde cesurca, korkmadan ve gururla arkalarına baktılar. Ölüme hep yakın oldular. Ölümü kabullendikçe yaşadıklarını hissettiler. Ölüm korkusunu, onu kabullenerek yendiler.

Çocukluğumuzda elbet anne veya babamıza “dünyaya nasıl geldim?” diye sormuşuzdur. Belki de hepimiz farklı cevaplar aldık. Kimimizi leylekler getirdi, kimimizi melekler indirdi. Hepimizin aldığı bir cevap vardı elbet ve o gün o konu kapandı. Büyüdük. Ansızın bir soru beynimizi en şiddetli deprem kadar sarstı.

Neden?

Çocukluğumuzdaki soru aslında şu şekilde olmalıydı: “Dünyaya neden geldim?”
Hepimiz bu soruyu sorduk ve öylece kaldık. Çünkü cevabımız yoktu. Hiçbir cevap bizi tatmin etmiyordu, gün içinde bir metroda, bazen bir şarkıda ya da içki kadehinin dibinde hep aynı soruyla karşılaştık. Sessizlik bizim düşmanımız, kalabalıklar sığınaklarımız oldu. Bu soruyu ve onun türevlerini düşünmemek için elimizden geleni yapmaya çalıştık. Ama olmadı. Cevabı bilinmeyen soruları sormanın verdiği esrarengiz haz hepimizi ele geçirdi, yavaşça. Kanımız uyuştu her gece, her gün daha boşluk dolu bir güne uyandık. Bazı geceler uyuyup uyanmamayı istedik. Artık suretin arkasındaki suretle ilgilenir olduk ve gözler önündeki dünyayı bıraktık. Derin düşünür ve yüzeysel yorumlar yapmaz olduk. Sorular yeni soruları doğurdu. Neden üzerine kurulu sorular tüm vücudumuzu kemirdi. Sonunda hiçliğe ulaştık. Sadece hiç.

Böylesine muazzam bir evrende, koca galaksi ve yıldızlar arasında minik bir gezegen olan dünyada doğduk ve öldük. Nedenimiz olmadan doğduk ve neden arayışında öldük. En büyük lanetimiz sorular sorabilmemiz oldu.
Düşünmek, insanlığın yol göstericisi ve celladıdır.

(Bir uzay belgeselinden bir kesit.)

“…Kopernik bize özel bir dünyada yaşamadığımızı söylemişti. Şimdi iki şey biliyoruz.. aslında bir şeyi. Bu, bize düşündüğümüzden çok daha önemsiz olduğumuzu anlatıyor. Evreni, gördüğümüz her şeyi ele alırsanız; yıldızlar, galaksiler ve kümeleri, gördüğümüz her şey. Bunları kaldırıp atın, evren yine aynı evrendir. %30'u karanlık madde ve %70' karanlık enerji olan bir evrende, %1'lik bir kirlilik yaratıyoruz. Tamamen anlamsısız. İçinde bu kadar anlamsız olduğumuz bir evrenin neden bizim için yaratılmış olduğu fikri beni aşıyor.”

Like what you read? Give Batuhan a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.