Fatih Sultan Mehmet, Akşemseddin ve Pasteur

Çocuk tir tir titriyordu. Ama titremesi acıdan değil, kısa bir süre sonra öleceğini bilmesindendi. 9 yaşındaki Joseph Meister’in bacağını 14 yerinden ısıran köpek kuduzdu ve 1885 yılında bu kesin olarak ölümle sonuçlanacak bir hastalıktı. Dışarıda yağmur alabildiğine yağıyordu. Paris civarındaki eski bir imparatorluk şatosunun laboratuara dönüştürülmüş büyük salonlarından birindeydiler. Aniden çakan bir şimşek, Joseph’in baş ucunda elinde bir şırınga ile bekleyen sakallı, uzun boylu gölgenin endişeli yüzünü aydınlattı.

Adamın adı Louis Pasteur’dü ve küçük Joseph’in kaderi onun elindeki şırıngaya bağlıydı. Pasteur, yıllarca o günkü inanışın tersine, hastalıkların insanlarda kendi başına ortaya çıkmadığını, mikroplar tarafından bulaştığını ispat etmeye çalışmış, kuduz aşısını bulduğunu söylemiş ama kimse tarafından ciddiye alınmamıştı; mikrop da neydi ki?

Şimdi eline bir fırsat geçmişti. Ama bu aşıyı insanlar üzerinde hiç denememişti. Ya yanılıyorsa, ya aşının dozunu kaçırırsa… Sonra bütün bu endişeleri kafasından sildi ve enjektörü Joseph’in yumuşak derisine batırdı…

1885 yılındaki o yağmurlu gece, sadece kuduz aşısının keşfine tanık olmamış, ayrıca Pasteur’ün ‘mikropların varlığı’ teorisinin bütün dünyaca kabul edildiği bir tarih olmuştu…

Acaba gerçekten öyle miydi?

Bu olaydan 400 yıl önce, ak sakallı, ak saçlı ve ak cüppeli bir adam, titrek mum ışıkları altında önündeki ciltli kalın deftere, kaz tüyü kalemi ve inci gibi el yazısıyla şu cümleleri yazıyordu… “Hastalıkların insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar insandan insana bulaşarak geçer. Bu bulaşma gözle görülmeyecek kadar küçük fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur…”

Meddet-ül Hayat adlı kitaptaki bu satırların sahibi, tıp, astronomi, biyoloji gibi dallarda Osmanlıda çığır açan büyük bir bilim adamı, düşünür Akşemsettin’e aitti. Pek çok kişinin bildiğinin aksine tarihte mikroorganizmalardan ilk bahseden Pasteur değil, mikrobiyolojinin babası sayılan bu Türk alimiydi. Mikroskobun bile 17. yüzyılda keşfedildiği göz önüne alınırsa onun nasıl bir dahi olduğu çok daha iyi anlaşılır.

Şam’da doğan Şeyh Mehmet Şahabattin Bin Hamza yani kısa adıyla Akşemsettin 15. Yüzyıl’ın en büyük mutasavvıflarından ve alimleriden biriydi. Daha 7 yaşındayken hafız olup babasıyla birlikte Göynük’e yerleşti. Öylesine zeki ve çalışkandı ki genç yaşta yörede hatırı sayılır bir alim olmuş, Osmanlı medreselerinde öğrenci okutmaya başlamıştı. Ama o, hakikati arıyordu. Bunun tek yolu da kendisine bir mürşid bulması ve onun peşinden gitmesiydi. Bunun için iki hedef bellemişti. Halep’teki Zeynüddin Hafi Hazretleri ve Ankara’daki Hacı Bayram Veli… Önce Ankara’ya gitti genç Akşemsettin. Fakat Hacı Bayram’ın öğrencilerinin yoksullara yardım etmek için de olsa kapı kapı dolaşıp teberrü topladığını gördü ve yıkıldı. Yanlış bir seçim yaptığını düşünerek Halep’in yolunu tuttu. Ama bir gece rüyasında boynuna bir zincir takılmış olduğunu, zincirin diğer ucunu tutan Hacı Bayram Veli’nin kendisini Ankara’ya çektiğini gördü. Şemsettin bu rüyadan müthiş etkilenmişti ve hemen Ankara’ya döndü.

Hacı Bayram’ın yanında geçirdiği yıllarda tasavvufun bütün inceliklerini öğrenen Akşemsettin sonunda ondan icazet aldı ve hilafet tacını giydi. Daha sonra da Edirne’ye yerleşti.

Osmanlı Padişahı 2. Murad, bu bilge alimin ününü duymuş, onu ziyaret ederek oğlunun eğitimini üzerine almasını rica etmişti. Böylece Akşemsettin Fatih Sultan Mehmet’in hocası ve en yakın danışmanı oldu.

Ve İstanbul’un fethi gelip çattı… Kuşatmanın 50. gününde moraller iyice bozulmuştu. Bizanslılar yıkılan siperleri hemen onarıyor, ateşli toplarıyla Osmanlı ordusunun yiğitlerini acımasızca öldürüyorladı. Bu arada Haçlı Ordusu’nun da yardım için yola çıktığı söylentileri yayılmıştı.

İşte o gün Akşemsettin orduya hitaben tarihi konuşmasını yaptı ve askerlerin manevi gücünü tekrar kazanmasını sağladı. Daha sonra Fatih’in yanına gitti ve “Sakın ha, asla vazgeçme” dedi. Onun kararına saygı duyan Fatih Sultan Mehmet vazgeçmedi…

Kısa bir süre sonra Bizans düşmüş, Osmanlı ordusu Sultan Mehmet ve Akşemsettin’in önderliğinde şehrin kapılarından içeri giriyorlardı. Rumlar, ak sakalı ve heybetli duruşuyla atının üzerinde ilerleyen Akşemsettin’i padişah sanıp ellerindeki çiçekleri ona vermeye çalışıyorlardı. Akşemsettin bu durumdan çok rahatsız olmuş ve ‘Padişah odur’ diyerek Fatih’i göstermişti. Ama Sultan Mehmet’in kalabalığa verdiği yanıt şöyle oldu; “ “Çiçekleri gene ona verin. Padişah benim ama o benim hocamdır.”

Günler akıp geçiyordu. Bir gün Fatih Sultan Mehmet devlet işlerini, sarayı, otağı bırakıp Akşemsettin’in tekkesine yerleşmek istemişti. “Hocam, izin ver müridin olayım, beni de dervişleriniz arasına alın” dedi. O güne kadar ona bir baba şefkatiyle davranan Akşemsettin birden celallendi; “Hayır” diye bağırdı “Osmanlının dervişe değil, sultana ihtiyacı var…”

Akşemsettin Sultan Mehmet’i iyi tanırdı, yine gelip aynı konuda ısrar edeceğini biliyordu. Buna fırsat vermemek için sessizce ayrıldı şehirden. Tekrar kuş uçmaz kervan geçmez bir yer olan Göynük’e yerleşti ve orada Hakkın rahmetine kavuştu.